BEDİÜZZAMAN VE ANKARA
ANKARAN'IN MANEVİ ARKAPLANI
İstanbul’da Ebu Eyyûp el-Ensarî,
Konya’da Mevlâna,
Bursa’da Emir Sultan,
Aksaray’da Hamîdüddin Aksarâyî,
Nevşehir’de Hacı Bektaşi Velî,
Kars’ta Ebu’l-Hasan Harakâni,
Bilecik’te Şeyh Edebalı,
Kayseri’de, Erzurum’da ve Anadolu’nun birçok yerinde yüce erenler neyse, Ankara’da Hacı Bayram-ı Velî odur.
Yûnus Emre, “Dahi cihana gelmeden canım seni sever idi” derken,
Mevlâna, “Aşk öyle bir alev ki tutuştu mu maşuktan başka her şeyi yakar” derken,
Eşrefoğlu Rûmî, “Ol dost ben sevdiğim bu canımdan ileri” derken,
“Noldu bu gönlüm, noldu bu gönlüm
Derdi gamınla doldu bu gönlüm
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm” diyen Hacı Bayram-ı Velî, Fetret Devri ve İstanbul’un Fethi öncesi gönüllerde taht kurmuştur.
zülfazıl 'çok faziletli" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. bölgede çok sayıda inanç önderinin bulunması, Hacı Bayram Veli gibi önemli şahsiyetlerin bulunması da buna atıfta bulunulduğunu gösteriyor.
Bediüzzaman'ın Ankara Günlerinde yaşananlar
Bediüzzaman Said Nursi’nin tüm eserleri Risale-i Nur Külliyatı adıyla anılır. Bu külliyat içinde yer alan ve
Ne olmuştur bu sekiz/dokuz ay kadar kaldığı Ankara’da da? Kosturma sürgününden önce başlayıp yıllardır devam eden Eski Said’den Yeni Said’e ‘fikren dönüşüm’ bu dönemde ‘fiilen’ tamamlanmıştır? İşte bu sorunun cevabı Bediüzzaman’ın Ankara günlerinde gizlidir.
Bediüzzaman'a Mükerrer dâvetler ve Ankara’ya gelişi
O’nun İstanbul’daki mücâdelesini tâkip ve takdîr eden Ankara erkânı, berâber çalışmak için müteaddid def’alar dâ‘vet ederler.. Millî Müdâfaa Vekâleti Emekli Müftülerinden Osman Nûrî, dâ‘vet sayısının 18’i geçtiğini yazmaktadır.8
Bediüzzamanın yeğeni ve manevi evladım dediği Abdurrahman ile İstanbul'dan Ankara'ya [7 Teşrînisânî 1338 / 7 Kasım 1922] gelerek adını Hacı Bayram Veliden alan ve doğduğu Zülfazl (çok faziletli) köy/ mahallesindeki Hacı Bayram Veli Camii çilehanesinde kalır. Ne ilginçtir ki zülfazl ismi Ankaranın manevi mürşitlerinin izi silinmek için hiç bir anlam ifade etmeyen solfasol olarak değiştirilmiş Hacı Bayram veli
Bedîüzzamân, çeşitli vesîlelerle Külliyât’ın muhtelif yerlerinde bu dâ‘vetlere ve Ankara hâtıralarına yer verir:
“Bir zaman sonra Mustafa Kemâl iki def’a şifre ile Van vilâyetinin eski vâlîsi ve benim dostum Tahsin Beyin vâsıtasıyle beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte’ye mükâfaten taltîf için Ankara’ya celb etdi, gitdim.”9
“O, beni taltîf etmek ve bütün Vilâyât-ı Şarkıyeye Vâiz-i Umûmî yapmak içün, Ankara’ya istedi. Ben oraya gitdim.”10
“İstiklâl Harbinde Hutuvât-ı Sitte nâmında bir makale ile İstanbul’daki efkâr-ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirib Harekât-ı Milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya’da binler adama nutkunu dinletdiren ve Ankara’daki Meclis-i Meb’ûsânın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan (…)”11
.jpg)
TBMM’de Hôş-âmedî
Alkışlarla karşılanma hâdisesini I. ve II. Dönem Karahisârışarkī Meb’ûsu Ali Sürûrî Efendi, Günlüğünün 9 Teşrînisânî 1338 (9 Kasım 1922) târihli sayfasına şöyle kaydeder:
“İki gün evvel [7 Teşrînisânî 1338 / 7 Kasım 1922] Ankara’ya gelmiş olan Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî Efendi sâmiîn locasında idi. Vilâyât-i Şarkıyye meb’uslarından ba‘zısının takrîri üzerine Meclis alkışlarla müşârü’n-ileyhe beyân-ı hôş-âmedî etdi. Kendisi de locada ayağa kalkarak ta‘zîmâtla ve birkaç kerre selâm vermek sûretiyle teşekkürde bulundu.
Bil’âhare Riyâset Odasında görüştük.. 324’de [1908-1909’da] gördüğüm Saîd-i Kürdî hiç değişmemiş ve ihtiyarlamamış!.. Fakat rûhen hasta olduğu hem meşhûd, hem mervî.. Hattâ tedkīkāt ve te’lîfât-ı İslâmiyye a‘zâlığı teklif olunmuş ise de hastalığından bahisle i‘tizâr etmiş. Yine, kâ’l-evvel[evvelki gibi] millî elbisesiyle geziyor.”12
Buradan anlaşıldığına göre; “Diyânet Riyâseti Dâiresinde, Dârü’l-Hikmet a‘zâlarıyle berâber, eski vazîfemle memnûn etmek”13 teklîfi Ankara’ya geldiği ilk iki-üç gün içerisinde yapılmış..
“Ulemâdan Bedîüzzaman Saîd Efendi Hazretleri’ne beyân-ı hôş-âmedî
Reîs:
Efendim, Bitlis Meb’ûsu Ârif Bey’le rüfekāsının takrîri var:
‘Riyâset-i Celîleye,
Vilâyât-ı Şarkıyye ulemâ-yı benâmından olub Anadolu gāzîlerini ve Meclis-i Âlî’yi ziyâret etmek üzere İstanbul’dan buraya gelerek sâmiîn locasında bulunan Bedîüzzaman Molla Saîd Efendi Hazretlerine hôş-âmedi edilmesini teklîf eyleriz.’
Bitlis-Ârif, Bitlis-Derviş, Muş-Kāsım, Muş-(okunamadı), Siird- Sâlih, Bitlis-Resûl, Ergani-Hakkı
(Alkışlar)
Râsih Efendi (Antalya): Kürsiye teşriflerini ve duâ etmelerini kendilerinden ricâ ederiz.”14
Hôş-âmedî merâsimi ve alkışlar, TBMM Hükûmeti’nin sözcüsü durumundaki ve M. Kemâl’in de makālelerinin neşredildiği Hâkimiyet-i Milliye Gazetesinde (10 Teşrînisânî 1338/1922):
“Büyük Millet Meclisi’nde
(…)
Vilâyât-i Şarkıyye ulemâ-yı benâmından olub Anadolu gāzîlerini ve Meclis-i Âlî’yi ziyâret etmek üzere İstanbul’dan buraya gelen ve sâmiîn locasında bulunan Bedîüzzaman Molla Saîd Efendi Hazretlerine beyân-ı hôş-âmedî edilmesi hakkındaki Bitlis Meb’ûsu Ârif Bey ve rüfekāsının takrîri alkışlar arasında kırâat olundu.”15
Said Nursi ile M.Kemal'in Arasını Bozan Namaz Beyannamesi
Bedîüzzamân, Ankara reîslerinde Dîne karşı gördüğü lâkaydlık üzerine gelişinin 3. haftasında M. Kemâl ve sâir erkâna hitaben mektub yazar [*] (23 Teşrînisânî 1338 / 23 Kasım 1922):
Milletvekillerine de dağıtılan on maddelik beyannamede yazanlar Bediüzzaman ve M. Kemal’in arasındaki ipleri koparmıştı.
Milli mücadele yıllarında gösterdiği gayretlerle Ankara Hükümetince takdirle karşılanan Said Nursi Ankara’ya davet edilmiş ve 7 Kasım 1922’de bu ziyaret gerçekleşmişti. Ziyaretin hemen ardından milletvekillerinde baş gösteren batı aşıklığı ve ibadetler noktasındaki zaafiyeti gören Bediüzzaman, M. Kemal’e hitaben bir namaz beyannamesi kaleme alır.
İşte o beyanneme:
|
“İnne’s-salâte kânet ‘ale’l-mü’minîne kitâben mevkûta” Âlem-i İslâm kahramanı Paşa Hazretlerine; Evvela: Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i ilâhiye bir şükür ister ki, devam etsin ve ziyade olsun. Yoksa nimet şükrü görmezse gider. Mademki, Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle (yardımıyla) düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan salât (namaz) gibi feraizi imtisale teşvîk etmeniz lâzımdır. Ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüze tevali etsin (kesilmeden gelsin). Saniyen: Âlem-i İslâm’ı mesrur ettiniz (sevindirdiniz), muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam (yerine getirmek) ile olur. Zira Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi seviyorlar. Siz de şeairi ihya ile uhuvveti (kardeşliği) takviye ve rabıta-ı İslâmiyeye (İslamî bağlılığa) şuur veriniz. Salisen: Zat-ı âliniz başta sizin silah arkadaşınız olan kahramanlar bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evamir-i kat’îyyesini imtisal etmekle (kesin emrini benimsemek) ve ettirmekle öteki âlemde de o nuranî güruha imam olmaya çalışmak, sizin gibi âlî himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferinden istimdad-ı nur etmeye (nur dilenmeye) muztarr (mecbur) kalmak ihtimâli var. Bu dünya-yı deniyye (adi dünya), şan ve şerefiyle öyle bir meta‘ değil ki, sizin gibi âli ruhlu insanları işba‘ etsin (doyursun), tatmin etsin ve maksud-i bizzat (kendi başına istenen bir şey)olsun. Tasian: Sizin bu muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dılden seven, cumhur-i mü’minindir (müminlerin çoğunluğudur). Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki, sağlam Müslümandırlar. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’an’ı imtisâl ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zaruridir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden (uzaklaşan) bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu Frenk mukallitleri (taklitçileri) avam-ı müslimine tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa döndürmeye ve başkasından istimdad etmeye (yardım istemeye) mecbur kalacak. Şimdi, 24 saatten 1 saati işgal eden namaz gibi zaruriyat-ı diniyenin fi‘linde yüzde 99 ihtimal-i necat (kurtuluş ihtimali) var. Yalnız, gaflet, tenbellik haysiyetle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin (farzların) terkinde 99 ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflete, dalâlete istinad eden tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder? Bahusus bu güruh-i mücahidin ve bu Meclis-i âlînin ef’ali (fiilleri) taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlardaki hukukullah, hukuk-i ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili (delilleri) dinlemeyen ve safsata-i nefs ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakiki ve ciddi iş görülmez. Şu inkılâb-ı azimin temel taşları sağlam gerek. Bilirsiniz ki ebedi düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız İslam’ın şearini tahrip ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz şeairi (İslamın esaslarını) ihya ve muhâfaza etmekdir. Şe‘âirde tehâvün (önemsememe) milliyetin za‘fı[nı] gösterir. Zaaf ise düşmanı tevkîf etmez (durdurmaz), teşcî‘ eder (cesaretlendirir).
Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl ni‘me’l-Mevlâ ve ni‘me’n-nasîr. Fî 23 Teşrînisânî sene 1338 Ed-dâ‘î Saîd-i Kürdî |
Ey Gāzî-i Nâmdâr. Zât-ı âlîniz hem muzaffer ordu, hem muazzam Meclis’in şahs-ı ma’nevîsinin timsâlisiniz. (…)” cümleleriyle başlayan mektub muhteviyyâtı M. Kemâl’i çok hiddetlendirir!.. Aralarında şiddetli bir münâkaşa olur..
[*]: Üstâd Bedîüzzamân, M. Kemâl’e ve diğer erkâna yazdığı mektûbu az değişikliklerle Ankara hayâtının ileriki dönemlerinde meb’uslara hitâben beyannâme olarak dağıtır (19 Kânûnisânî 1339/1923) ve Hubâb isimli eserine de derceder.16
Birinci Grub üyelerinden Ali Sürûrî Efendi, bir kısmına şâhid olduğu bu tartışmayı günlüğünün 25 Teşrînisânî 1338 (25 Kasım 1922) târihli sayfalarında kaydeder:
“Takrîben akşam namâzı sıralarında Meclis dağılırken bakdım, Dîvân-ı Riyâset Odasında Kemâl Paşa ile Bedîüzzaman Molla Saîd-i Kürdî arasında bir mübâhase var. Ben de dinledim. Bir sâat kadar imtidâd etdi.
Mübâhasenin ibtidâsı; Bedîüzzamân’ın Kemâl Paşa’ya ve dahâ ba‘zı arkadaşlara yazdığı mektubda, namaz kılmalarını tavsiye etmesinden ve Mezheb-i Şâfi‘î’de, târik-i salâtın şehâdeti kabûl edilmeyeceğine nazaran Meclisin ekseriyeti târik-i salât ise, Meclis’in hükümlerinin medhûl ve gayr-i nâfiz olması lâzım geleceğini beyân etmesinden dolayı imiş.
Kemâl Paşa, meâl-i mektûbun siyâsete derkâr olan mahâzîrinden ve hiç olmazsa yalnız kendisine yazılsa idi bu mahzûrun o kadar vârid olmayacağından bahisle Bedîüzzamân’a darıldı. Bedîüzzaman da bu mahzûru düşünemediğini i‘tirâf etdi. Bedîüzzamân da, evvelce biraz haşînce söylüyor idiyse de sonra te’vil ve tahfif etdi. Ve aralarındaki kırgınlık zâhiren zâil oldu gibi ise de her hâlde iki taraf da birbirine muğber kaldılar zan ederim.
Kemâl Paşa, Bedîüzzamân’ı beğenmediğini söyledi
Kemâl Paşa, çok mühim mes’elelere temâs etdi ve hakīkaten zekâsını gösterdi.
Bedîüzzamân’ı yalnız şu mübâhasede dinleyenler, şöhretini pek de hakīkate muvâfık bulmadılar sanıyorum. Ma‘mâfih yine güzel cevablar verdi. Ve Meclis’in çok mübârek ve mübeccel olduğundan bahs etdi. O, bilhassa Kemâl Paşa’ya hitâben; ‘Siz Kur’ân’ı ve İslâm’ı kurtardınız. Kur’ân’ı omuzunuza kaldırdınız. Kur’ân ise, her sahîfesinde salât ile emr ediyor. Mâdem ki, Kur’ân’ı böyle muhâfaza etdiniz, onun emri olan salâta da beynel-Müslimîn te’mîn-i müdâvemet içün teşebbüs etmeniz lâzımdır. Ve o mektûbu size onun içün yazdım. Sizden başkalarına yazdığım doğru olmayabilir. Fakat, böyle bir teşebbüsü sizin hâtırınıza onlar da getirsin diye yazdım.’ meâlinde güzel sözler söyledi.
Bir aralık Bedîüzzamân, salona çıkmışdı. Kemâl Paşa, Bedîüzzamân’ı beğenmediğini söyledi. ‘Böyle ulemâdan Ümmet-i İslâmiyye’ye hayır gelmez.’ dedi.”17
Münâkaşanın diğer bir şâhidi, Siverek Meb’ûsu Abdülganî Bey’in hâtırası:
“Bedîüzzamân Hazretleri İstanbul’dan Ankara’ya ilk geldiği günlerde dahâ önceleri de birbirimizi tanıdığımız için, sık sık görüşüyorduk. Ankara’ya geldikten bir müddet sonra, meb’ûsları namaza dâvet etti. Bir beyannâme yazıp neşretmişti. Bu mevzûda Atatürk ile münakaşaları esnâsında ben hâzır idim. Atatürk’ün hiddetli bağırmasına karşı, Bedîüzzaman dahâ çok şiddetli ve hiddetli bir şekilde bağırarak, ona karşı namazı ve İslâm şeâirini müdâfaa etti. Münâkaşanın tam ortasında, yânî ikisi karşılıklı sert konuşurlarken; Sultan Abdülhamîd’in meşhur müezzini Hâfız Hüseyin Efendi meclis mescidinde ‘Allâhü Ekber Allâhü Ekber’ diye Ezân-ı Muhammediyye’ye başlar başlamaz, Bedîüzzamân o şiddetli münâkaşayı dakīkasında bırakarak, namaz yerine koştu.” (Abdülkadir Badıllı’dan nakil)18
Bedîüzzamân ne diyor?
Hem Ankara da, Dîvân-ı Riyâsetinde pek çok meb’ûslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddetle Dîvân-ı Riyâsetine girip, bana karşı bağırarak:
‘Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dâir şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.’ Ben de onun hiddetine karşı dedim: ‘Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.’ Dehşetli bir put [*] kırdım.
Hâzır meb’ûs dostlarım telâş ettikleri ve herhâlde beni ezeceklerini tahmîn ettikleri sırada, bana karşı bir nevi tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdetâ dehşetli bir kuvveti ve hakīkati hissedip geri çekilmesi, ikinci gün [**] husûsî Riyâset Odasında, Hücûmât-ı Sitte’nin Birinci Desîse içinde bulunan “Meselâ, Ayasofya Câmîi ehl-i fazl ve kemâlden, ilâ âhir...” cümlesinden başlayan, tâ İkinci Desîseye kadar, bir sâat tamâmen ona söyledim.
Bütün hissiyâtını ve prensibini rencîde etdiğim hâlde bana ilişmemesi, hattâ taltîfime çok çalışması (…) şüphesiz ki, Risâle-i Nûr’un, ileride kahraman şâkirdlerin şahs-ı ma‘nevîsinin hârika bir kuvveti ve Risâle-i Nûr’un parlak bir kerâmetidir.”19
[*]: Bâzı nüshalarda, “pot”. [**]: 26 T.sânî 1338 (26 Kasım 1922)
“1338[1922]’de Ankara’ya gitdim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gâyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek içün dessâsâne çalıştığını gördüm. ‘Eyvâh,’ dedim. ‘Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!’ O vakit, şu âyet-i kerîme bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edib, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir bürhânı, Nûr’un Arabî risâlesinde [Zeyl-üz Zeyl]20 yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab‘ etdirmişdim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla berâber, gâyet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhan te’sîrini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişâf etdi, hem kuvvet buldu.” (Lem’alar, YAN, 1999, s.239) (www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Lemalar&Page=181)
“Şeyh Sinûsî Kürdce lisânı bilmediğinden, beni onun yerinde üçyüz lira maâşla Vilâyât-ı Şarkıye Vâiz-i Umûmîsi, hem meb’ûs, hem Diyânet Riyâseti dâiresinde, Dârü’l-Hikmet a‘zâlarıyle berâber, eski vazîfemle memnûn etmek21 ve benim Van’da temelini atdığım Medresetü’z-Zehrâ ve şark dârülfünûnuma Sultan Reşâd’ın verdiği ondokuzbin altun lira, ikiyüz meb’ûs içinde yüzaltmışüç meb’ûsun imzâsıyla yüzellibin banknota iblâğ edilerek kabûl edildiği hâlde, ben Beşinci Şuâ‘ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecbûriyetle o çok ehemmiyetli vazîfeleri bıraktım. Ve ‘Bu adamla başa çıkılmaz, mukâbele edilmez’ diye, dünyâyı ve siyâseti ve hayât-ı ictimâiyeyi terk edip yalnız îmânı kurtarmak yolunda vaktimi sarf etdim.” (Şuâ’lar, YAN, 1994, s.314)
“Bundan oniki sene evvel Ankara reîsleri, İngilizlere karşı Hutuvât-ı Sitte nâmındaki mücâhedâtımı takdîr edib, beni oraya istediler. Gitdim. Gidişâtları, benim ihtiyarlık hissiyâtıma uygun gelmedi.
‘Bizimle çalış’ dediler.
Dedim:
‘Yeni Saîd öteki dünyâya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.’
Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirâk etmedim. Çünki, an’anât-ı milliyye-i İslâmiyye lehinde isti‘mâl edilebilir bir dehâ-i askerîyi, an’ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesîle oldu. Evet, ben, Ankara reîslerinde, husûsan Reîsicumhur’da bir dehâ hissetdim ve dedim:
‘Bu dehâyı, kuş kondurmakla 22 an’anât aleyhine çevirmek câiz değildir. Onun içün, ne kadar elimden gelmişse dünyâlarından çekindim, karışmadım.” (Târihçe-i Hayât, YAN, 1998, s.194, 195)
“Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyâya alıştırmak içün ba‘zı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:
‘Biz şimdi mecbûruz’ kâidesiyle, Avrupa’nın ba‘zı usullerini medeniyetin îcablarını taklîde mecbûruz’ dediler.
Ben de dedim:
‘Çok aldanmışsınız. Zarûret sû-i ihtiyârdan gelse, kat’iyyen doğru değildir; harâmı helâl etmez. Sû-i ihtiyârdan gelmezse, ya‘nî zarûret harâm yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam sû-i ihtiyârıyla harâm bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinâyet yapsa, hüküm aleyhine cârî olur, ma‘zûr sayılmaz, cezâ görür. Çünki, sû-i ihtiyârıyla bu zarûret meydana gelmişdir. Fakat bir meczub çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, ma‘zûrdur. Cezâ görmez. Çünki ihtiyârı dâhilinde değildir.’
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: ‘Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar hâricinde başka hangi zarûret var? Sû-i ihtiyârdan, gayr-ı meşrû‘ meyillerden ve harâm muâmelelerden tevellüd eden hareketler harâmı helâl etmeye medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâkî olmuşsa, mutlak zarûret olmadığı ve sû-i ihtiyârdan geldiği içün, harâmı helâl etmeye sebeb olamaz. Kânûn-i beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyâr hâricinde zarûret-i kat’iyye ile, sû-i ihtiyârdan neş’et eden hükümleri ayırmışdır. Kânûn-i İlâhî’de ise, dahâ esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrîk edilmiş.’” (Emirdağ Lâhikası, YAN, 1998, s. 456)
İlk zehirlenme mi?
“Yirmi sene evvel beni Ankara’da aşıladılar. Şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor.” (Şuâ’lar, YAN, 1994, s.272)
Medresetü’z-Zehrâ çalışmaları
“Bedîüzzamân, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark dârülfünûnunun te’sîsi için uğraşmaktan kat’iyen geri durmadı. Birgün me’bûslar hey’etine der: ‘Bütün hayâtımda bu dârülfünûnu ta‘kîb ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdcılar, yirmibin altun lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz.’
O zaman, yüzellibin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, ‘Bunu meb’ûslar imzâ etmelidirler’ der.
Bu hakīkatli ma‘rûzât üzerine, muhâlifler dışarı çıkıp, yüzaltmışüç meb’ûs o karârı imzâ ederler.” (Târihçe-i Hayât, YAN, 1998, s.128, 129)
“TBMM Riyâset-i Celîlesine
Harb-i Umîmî’den evvel Kosova Medresesi’ne tahsîs olunan yirmibin altun liradan onyedibin altun Van’da yapılacak Medrese-tüz- Zehrâ ismiyle müsemmâ bir Dâr-ül-Ulûm-i İslâmiyye’ye tahsîs edilmişdi. Van Vâlîsi Tahsin Bey’in ve aşâîrin teşebbüsleriyle temeli atıldı. Aşâir taahhüd etdiler ki, zekâtın bir kısmını Medreseye tahsîs edeceğiz. Hattâ zekâtın zekâtıyle ikibine yakın leylî talebe idâre edilecekdi. Hem de Mâliyye’in tasarrufunda olan oranın evkâfı da mühim bir yekûn teşkil eder. Şimdi ise oraların Ermeni ihtilâl komite menba‘ları olan münderis kiliseleri de oranın evkafına mâl olmuş. O vakitde öyle bir müessesenin vücûduna esbâb-ı mûcibe bir ise şimdi ondur. Çünki, o zaman yalnız bir hasm-ı dînî var idi. Şimdi cenûbdan, şimâlden, şark’dan hem de cehâlet-i dâhilî ile berâber ahlâk ve esâsât-ı dîniyyeyi ifsâd eden esbâb taaddüd edüb halkı kavgaya sevk ediyor. O nâzik mevki‘de ve öyle bir kavimde ki, her şey din nokta-i nazarından muhâkeme eder. Esâsât-ı dîniyyeyi i‘lâ ve takviye eden böyle bir müesseseden başka hiçbir tedbir ciddî semere vermez, verse de muvakkatdır. Binâenaleyh böyle bir müesese-i âliyye-i ilmiyyenin o havâlî halkının tahsîl-i ilm ve irfânına tahsîsi Vilâyât-ı Şarkıyyede Devlet’in âsâyîşinde, iktisâdiyyâtında, ahlâkıyyâtında müessir-i hayr ve şükran tevlîd edeceğinden v-el-hâlâtü hâzihî bir altun liranın mukâbili yedi lira ve levâzım-ı inşâiyye ve sâirenin fiyâtca eskisine nisbetle birkaç misli tezâyüd etmiş olduğundan bugünkü paranın kıymeti nazar-ı dikkate alınarak bu zîrdeki mevadd-i kânûniyyenin kabûliyle bu emr-i hayrın bir an evvel kuvveden fi‘le ısdârı mülk ve milletin selâmet ve saâdetini gâye-i emel tanıyan Meclis-i Âlî-i Millî’ye arz ve teklîf eyleriz. 17 Şubat sene 339 [17 Şubat 1923]
Van’da Medrese-tüz- Zehrâ nâmıyle bir dâr-ül-ulûm-i İslâmiyye inşâ ve küşâdı kabûl edilmişdir.
Masârîf-i inşâiyye içün 339 [1923] senesi Şer’iyye ve Evkâf büdcelerine yüzellibin lira idhâl edilmişdir.
İşbu kânun târîh-i neşrinden i‘tibâren mer’î olacakdır.
İşbu kânûnun icrâ-yı ahkâmına Şer’iyye ve Evkâf vekâleti me’mûrdur.
[167 İMZÂ]
M. Kemâl ve İsmet Paşalar da teklîfi imzâlayanlar arasındadır. (ABIBZSNİŞ-I, s.856)
Kayseri Meb’ûsu Âlim Efendi, Van Meb’ûsu Haydar Bey ve arkadaşları tarafından verilen 17 Şubat 1339 (1923) târihli kânun teklîfi, 19 Şubat’da Meclis Başkanlığına arz edilir, 21 Şubat’da Meclis’de görüşülerek Lâyiha (Kânun Teklifleri) Encümenine havâle edilir.
Bediüzzaman'ın Ankara'dan ayrılışı
Bediüzzaman Said Nursi sekiz/dokuz ay kadar Ankara’da kalmıştır. İlk kez 1958 yılında basılmış Tarihçe-i Hayat isimli kitabın ‘İlk Hayatı’ bölümü son sayfasında bir tren bileti yer alır. Bu bilet 16 Nisan 1923 tarihli olup yolcusunu Ankara’dan Gebze’ye götürecektir.

Bu yolcu Said Nursi’dir. Ancak kendisi bu tren biletinin yolcusunu sadece Gebze’ye götürmekle kalmadığını, aynı zamanda “Eski Said’i yeni Said’e götüren tren bileti” olduğunu ifade eder.

Bediüzzamanın yeğeni ve manevi evladım dediği Abdurrahman ise amcası Bediüzzamanı tren istasyonundan uğurladıktan sonra Ankara'da kalmış bir daha amcası Bediüzzaman'la görüşememiştir.
1925-1928 yılları arasında Büyük Millet Meclisinde kâtip, ardından Sağlık Bakanlığında memur olarak çalışmış ve Ankarada vefat etmiştir.
Abdurrahman, Ankara’da istediği huzuru ve rahatı bir türlü bulamamış, bu nedenle amcasından ayrıldığına çok pişmanlık duymuş, Tahsin Efendi vasıtasıyla amcasının gönderdiği Onuncu Söz’ü okuyarak teselli bulmaya ve maneviyatını takviye etmeye çalışmıştır.
Bediüzzamanın yeğeni ve manevi evladı Abdurahman Nursi mezarı eski Solfasol / Zülfazıl mezarlığındadır.
Esas ismi “Zülfazl” olan köyde doğan Hacı Bayram-ı Velî’den ismini alan (çok faziletli) daha sonra da ismini mânâsız bir şey olan “Solfasol” ile değiştirildiği, günümüzde mahalle olan, Çubuk Barajı yolundaki o mahallededir.
1929 Yılında Nevzat Tandoğan Ankara’ya Vali Olarak Atanır.
Çok uzun süre bu görevde kaldı. Vali olduktan sonra Ankara Belediye Başkanlığını da birlikte yürüttü. On sekiz yıl gibi uzun süre devam eden Ankara Valiliği ve Belediye Başkanlığı, 1946 yılındaki ölümüne kadar devam etti.
Tandoğan, tek parti iktidarında bürokratların önde gelen isimlerinden birisiydi. Despot ve hukuk tanımaz kişiliği ile şöhret buldu. Onun, “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” sözü siyasî tarihimize geçmiştir.
1943 Bediüzzaman Baskı ve Takibat Altında
-“Mutlak istibdat rejimi, 30 Kasım 1925’te diğer bazı dinî kıyafet ve kisvelerle birlikte yasaklanan sarığın giyilmesine bu kez cezaî müeyyide getirdi.
Sarık, “şeâir”den bir Sünnet olduğu için, farz-ı kifâye nev’inden olup, bunun mutlaka birileri tarafından giyilmesi, sarılması gerekiyor; aksi halde, bütün ümmet vebal altına girer. İşte, o birisi de Bediüzzaman Hazretleri oldu. Hem öyle ki, o haksız-hukuksuz “sarık yasağı”nın uygulamaya konulmasından sonra, boynuna ikinci bir sarığı dolayan Bediüzzaman, tâ vefatına kadar da o sarığı başından hiç çıkarmadı. Ne ne karakol komutanları, zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, ne Denizli Ağır Ceza Reisi, hatta ne de M. Kemal, Bediüzzaman’ın başındaki sarığını çıkarttırmaya muvaffak olamamıştır.
Ankara valilik binası
Tandoğan’ın baskı ve takibine uğrayanlardan birisi de Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bazı hatıralarda, 13 Ekim 1943 tarihinde Bediüzzaman’ın Ankara’ya getirilişi, vilâyete çıkarılması ve burada cereyan eden hadiselere yer verilmektedir. Tandoğan’ın, Bediüzzaman’a odasında zorla şapka giydirmeye kalkıştığı, başındakini çıkarıp şapkayı giymesini isteyen valiye, Bediüzzaman'ın boynunu göstererek;
“Bu külah ancak bu kelle ile beraber çıkar” (Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 2. C. İstanbul 1998, s. 1210-1217) şeklinde mukabelede bulunduğu ifade edilmektedir.
Bu hadise üzerine, hemen hemen hiç beddua etmeyen Bediüzzaman’ın Tandoğan’a “Başından bulasın!” şeklinde beddua ettiği belirtilmektedir.
10 Temmuz 1946 Nevzat Tandoğan'ın İntiharı
.jpg)

Üstad Bediüzzaman da “Yirmi senede kaç vilâyetin zabıtaları kıyafetime ilişmedi. Yalnız, yirmi beş sene evvel Ankara Valisi Nevzat Bey, cebren kıyafetime ilişmek istedi; hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi” diyerek, intihar olayının perde arkasına işaret eder.
RE'FET KAVUKÇU ANLATIYOR:
HZ. ÜSTAD’I DAVET ETMEK VE MECLİS’İ ZİYARET ETMEK İÇİN ANKARA’DA TOPLANDIK
Hz. Üstad 1959 senesinin Kasım, Aralık aylarında Konya’da Hz. Mevlana’yı, Ankara’da Hacı Bayram Veli’yi, İstanbul’da da Eyüp Sultan Hazretlerini ve oralardaki talebelerini ziyarete gitmişlerdi. Gazetecilerin çok sıkı takibi ile nurcular hakkında büyük bir neşriyat başladı. Çok aleyhte ve iftiralı yazışmalar oluyor, köşe yazıları çıkıyordu. Meclis, Bakanlar Kurulu bu aleyhteki neşriyatın tesiri altında kalır diye bizler de endişe duyuyoruz.
1960’ın Ocak ayı idi. 6 veya 7 Ocak… Ankara’dan bütün Türkiye sathına bir mektup yayınlandı. Ahmed Feyzi, Mustafa Sungur ve Said Özdemir ağabeylerin imzasını taşıyordu mektup.
“Bulunduğunuz yerlerdeki kardeşlerden bir veya iki kişi olarak Ankara’ya bekliyoruz…”
tarzında bir davet mektubu. Biz Erzincan’dan iki arkadaş bu davete icabet edelim dedik. Ben ve Mehmed Küçükağa beraber gittik. Ulus’ta Murat Lokantası’nın üstünde bir daire kiralanmış, o dersanede toplandık… Ahmed Feyzi Kul Ağabey bizi çağırma gayesini şöyle izah ettiler:
“Biz yarın Büyük Millet Meclisi’ne gideceğiz, herkes kendi milletvekilini bulacak, bakanı varsa bakanı görülecek; Risale-i Nur’un mahiyeti, Üstad’ın gayesi, hizmetimiz bizzat milletvekillerine, bakanlara anlatılacak. Ta ki gazete neşriyatlarının tesirinde kalarak, aleyhimizde herhangi bir karara tevessül etmesinler. Kedimizi tanıtacağız” dedi.
Sonra Ağabeyler: “Biz Mecliste iken, Hz. Üstad’ımıza Bahçelievler’de bir daire kiraladık, orada kalacak. Hz. Üstad’ı getirmek için bir heyet çıkaracağız, o heyettekiler Üstad’ımızı sabahleyin Emirdağ’dan Ankara’ya getirecekler” dediler. Kura çektiler…
Çekilen kur’ada Samsun’dan Hamdi Sağlamer, Adıyaman’dan Dursun Kutlu, bir de Hüsrev Ağabeyin sağ kolu sayılan yazı işlerini yürüten Astsubay Fahri Türkmen… Bunlar çıktı kur’ada. Fahri dedi:
“Ben Üstad’ımızı birkaç defa ziyaret ettim.” Bana verdi Kura’sını. Bir de Yahya isminde Çankırılı bir kardeşimiz arabamızı kullanacak, dördümüz… Arabamız yeni alınmış bir minibüs, koltukları konulmamış, kilim sererek gecenin geç bir saatinde Emirdağ’a hareket edildi. Erken bir saatte Emirdağ’a indik.
BEDİÜZZAMAN’IN EVİ ÇOK FAKİRANE…
Üstad’ımızın evi Emirdağ çarşısında dükkânların üzerinde ahşap bir ev. İki daire var, birinde Üstad’ımız oturuyor. Oraya doğru gidiyoruz. Hüsnü Bayram ağabeymiş, orada tanıdım, o karşıladı bizi. Üstad’a gittiğimizi anlayınca: “Üstad’ımız çok hasta, sesi kısıldı konuşamıyor, ziyaretçi de kabul etmiyor. Bir de akşam Üstad’ımız aleyhine İnönü’nün bir radyo konuşması oldu; güya Menderes Üstad’ımızı köy köy gezdirip parti propagandası yaptırıyormuş. Bu emniyetin dikkatini çekiyor, emniyet nezaret altında tutuyor Üstad’ımızın evini. Kimseyi bırakmıyorlar, gidemezsiniz” dedi.
Biz de: “Üstad’ımız bazı vilayetlere davet ediliyor, başta Ankara olarak davetler var” dedik.
Hüsnü Ağabey, “Mektupları ben götüreyim” dediyse de, kabul görmedi. Gitti-geldi “Üstad’ımız kabul buyurdular” dedi.
Arka caddeden giriliyor Üstad’ımızın evine. Giriş kapısının karşısında bir çay ocağı var. Oradan bazı sivil polisler gireni çıkanı tespit ediyorlar. Fakat bize mani olmadılar. Girdik, birkaç basamakla Üstadımızın koridoruna çıkılıyor. Koridor dar, birkaç oda kapısı açılıyor koridora. Birinde Üstad’ın hizmetine bakan Zübeyir ve Hüsnü ağabeyler kalıyor. Diğer bir oda da Üstad’ımız kalıyor. Koridor ahşap, herhangi bir sergi de yok. Kış, Ocak ayı olduğu halde öyle bir donanım içinde değil, fakirane bir ev. Kapının yanında iki-üç raflı bir teldolap var. Dolabın içinde de küçük bir alüminyum tas, tasın içi boş, yanında bir yumurta var. Üstad’ın kapısının önüne götürdüler bizi…
ÜSTAD’IN ELİNİ ÖPERKEN BAYGINLIK GEÇİRDİM
Hz. Üstad’ı ziyaretimi anlatmadan önce şunu arz edeyim: O sıralarda Manisa’da bir hadise oluyor… Manisa Merkez Vaizi Emin Zeyrek hoca efendi, Muzaffer Arslan ağabeyin ‘Hz. Üstad Mehdi’dir’ demesine tahammül edemeyip itiraz ediyor. Fakat neticede “Ben bütün hadis külliyelerini okuyacağım, Mehdi hakkındaki rivayetleri toplayacağım” diyor. Hakikaten Emin hoca efendi, bir-iki ay içinde Hz. Mehdi hakkında A4 kâğıdına sekiz sayfalık bir yazı bloğu hazırlamış… Orada ispat var… Bana da gelmişti. Onu okuyunca, makamı anlayınca benim için Hz. Üstad’ı ziyaret çok zorlaşmıştı.
Üstad’ın kapısını açtılar çok heyecanlıyım… Üç dört senedir nurları okuyorum ama Hz. Üstad’ı ziyaretin usul-üslubunu bilmiyorum. Arkadaşlar önce girsin de, onlar nasıl hareket ediyorsa ben de öyle yapayım, adapta bir kusurum olmasın diye düşünüyordum.
Fakat beraber geldiğimiz arkadaşlar: “Biz daha evvel bir-kaç kere ziyaret ettik, onun için ilk önce senin girmen lazım” dediler bana. Onlar böyle deyince benim heyecanım daha da arttı tabi. Artık baktık Üstad da bekliyor, eliyle ‘Gelin’ diye işaret etti bize. Hz. Üstad karyolanın üzerinde oturuyordu… Baş tarafını, sırtını dayamış, bir kitap mütalaa ediyordu… Ve epeyce bir heyecanla huzuruna gidebildim. Elini aldım öptüm. Bendeki heyecan doruğa çıktı. Eli alnımda iken, bir anda bir-kaç saniye kendimi kaybetmişim, bir baygınlık hali geçirmişim. Anladım ki Üstad elini kendisi bekletiyor. Elini indirdim. Karyolanın önüne bir-kaç tane sandalye minderi koymuşlar. Oda ahşap döşeme, çıplak, başka bir malzeme yok. Minderlerden birinin üzerine oturdum. Tabi karyolanın tam önü oluyor. Diğer kardeşler de geldiler, oturdular. Hüsnü bayram ağabey de Hz. Üstad’ın başucu yanına yere oturdu. Mektupları verdik…
ZÜBEYİR AĞABEYİ HZ. ÜSTAD’IN KARŞISINDA SEYRETMEK LAZIM… SAYGI, HÜRMET O KADAR FOTOĞRAFLAŞIR YANİ…
Mektupları Hz. Üstad’a verdik. Kapalı zarflardaydı mektuplar. Mektupları Üstad eliyle sıraya koydu. Altı vilayete davet ediliyordu.
İlk öce Ankara’ya davet mektubu… En üstteki zarftaydı, aldı açtı, Hüsnü Bayram Ağabeye verdi “Oku” dedi. Bütün mektuplar dinlenildi. Ankara mektubunda Mustafa Sungur, Said Özdemir ve Ahmed Feyzi Kul ağabeylerin imzası vardı, Üstad Ankara’ya davet ediliyordu.
İkinci mektup Samsun’a davet mektubu idi, Samsunlu Hamdi Sağlamer yazmıştı.
Üçüncü Mektup Adıyaman’a davetti, Adıyamanlı Dursun Kutlu’nun.
Diğer üç vilayete de ben davet mektubu yazmıştım. Erzurum, Erzincan ve Sivas’a davet mektubu yazmıştım. En son benim mektuplar okundu.
Hz. Üstad dinledi mektupları. Hakikaten sesi kısılmış, biz önünde oturduğumuz halde anlayamıyoruz… Hüsnü Bayram Ağabey naklediyordu bize. Derken bize döndü, sesi açıldı, gayet net bir İstanbul şivesiyle:
“Bana yirmi bir defa zehir verdiler. Benim bu zehirlerin tesiriyle yataktan kalkacak halim yok, bu davetlerin hepsini kabul ediyorum, fakat sıhhatimin ve ortalığın düzelmesinden sonra, inşallah icabet edeceğim. Şimdi Ankara davetine icabet ediyorum” dedi. Hz. Üstad hakikaten çok halsiz, zayıf, yataktan kalkacak hali yoktu.
Üstad Ankara davetini kabul etti. Önünde tavandan asılı, basmalı düğmesi olan bir zil var. Zili çaldı, içeriye Zübeyir ağabey girdi. İlk defa orada tanıdım Zübeyir ağabeyi. Büyük bir saygı içerisindeydi… Hakikaten Zübeyir Ağabeyi Hz. Üstad’ın karşısında seyretmek lazım… Saygı, hürmet o kadar fotoğraflaşır yani… Hz. Üstad’ın huzurunda çok tatlı bir duruşla bekliyor…
Üstad dedi: “Zübeyir arabayı hazırla, Ankara’ya gideceğiz.” Zübeyir ağabey dışarı çıktı, bize: “Siz dışarıda bekleyin, hep beraber gideceğiz” dedi.
Sokak kapısından dışarı çıkınca, bir bekçi bizi karşıladı, “Sizi Emniyet Müdürlüğü’nden çağırıyorlar” dedi. Götürdüler bizi Emniyet Müdürlüğüne. Biz dört arkadaşız, birisi arabanın şoförü Çankırılı Yahya.
Nöbetçi komiser “Niye geldiniz buraya?” diye sormaya başladı.
“Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete geldik” dedik.
“Ne var bu ihtiyarda, nasıl buluşuyorsunuz, nasıl anlaşıyorsunuz, nerde görüştünüz?” Böyle aleladede, biraz çocuğumsu sualler gibi geldi bize. O zaman savcılar, emniyet mensupları zaten aynı soruları soruyorlardı hep. “Ankara’da bir yerde konuşmalarımız sırasında anladık ki aynı kitapları okuyoruz. Bu kitapların müellifi olan zat Emirdağ’da imiş, onu ziyarete gidelim deyip, bir araba kiraladık, geldik” dedik. İfadelerimizi aldı, bıraktı bizi.
BEDİÜZZAMAN’LA BERABER ANKARA’YA DOĞRU YOLA ÇIKTIK, FAKAT…
Hz. Üstad’ın evinden ayrılınca, dışarıda birer bardak çay içtik. “Üstad’ımız arabaya bindi, sizi bekliyor” diye haber geldi, hemen gittik, minibüse bindik. Üstad’ımızın iple bağlanmış, bir takım Osmanlıca kitapları ile bir valizini yanımıza koydular. Ve Ankara’ya hareket ettik. Yolda öğle namazını bir ağacın altında kıldı Üstad’ımız. Biz Zübeyir Ağabeylerle beraber ayrı yerde kıldık. Hüsnü Bayram ağabey taksiyi kullanıyor, Zübeyir ağabey onun yanında oturuyordu. Üstad’ımız da taksinin arka koltuğunda oturuyordu.
Yola devam ediyoruz. Tarih 11 Ocak 1960. Saat bir oldu, öğle ajansı okunurdu radyodan. Takside radyo var, Üstad’ımız dinliyor. Zübeyir ağabey geldi dedi ki:
“Üstad’ımız radyodan ajansı dinledi. Biz Emirdağ’dan ayrılınca Başvekil Menderes Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırıp, ‘Said Nursi Ankara’ya geliyor; alalım mı, geri mi çevirelim’ diye bakanlara soruyor. Bakanlar Kurulu da, ‘Üstad’ımızın Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulmasına’ karar veriyor. Geri dönmemiz gerekiyor bu karar gereğince. Fakat Üstad’ımız bu kararı dinlemiyor. Diyor ki, ‘Bu yanlış bir karar, ben Ankara’ya gideceğim. Kardeşlerime söyle korkmasınlar. Küfrün belini kırdık, bundan sonraki çırpınışı beli kırılan yılan gibidir.’ Bizi takip edin, biz Gölbaşı istikametinden Ankara’ya gireceğiz” dedi ve gitti Zübeyir Ağabey. Biz takip ediyoruz, bir müddet sonra Üstad’ın taksisi bizden çok fazla süratli hareket ettiği için ilerde kaldı, birbirimizi kaybettik.
Biz onlara kavuştuğumuz zaman, Ankara emniyet mensupları Üstad’ımızı durdurmuşlar. Yol stabilize, yeni açılmış o zaman. Yolun ortası açıktı. Biz oradan geçelim, bizi görmesinler dediysek de polisler yanımıza geldi, bizi de durdurdular. Bizim minibüsteki eşyaları Üstad’ın arabasına aktardık, Ankara emniyetine gönderdiler bizi. Üstad’ımızı da tekrar Emirdağ’a geri çeviriyorlar.
Bir-iki ay sonra Zübeyir Ağabeyi gördüm, o sırada anlatmıştı:
“Siz gittikten sonra Emniyet Müdürü Üstad’ımıza Bakanlar Kurulu kararını okudu. Üstad’ımız da: ‘Bu karar yanlış, ben de bir vatandaşım, benim de seyahat hürriyetim var. Ben emniyetin manevi bekçiliğini yapıyorum, emniyetin manevi destekçisiyim. Binlerce talebem beni Ankara’ya davet etmiş, ben onların davetine icabet ediyorum’ dedi.
Emniyet Müdürü: ‘Hocam, Ankara’ya gidebilirsiniz, ama zarar bana dokunur. Bana bu emir verildi, sizin buradan geri dönmeniz lazım’ dedi.
O zaman Üstad: ‘Ben bu karar için dönmüyorum, senin hatırın için dönüyorum’ dedi ve Emirdağ’a geri döndük.” Zübeyir ağabey böyle anlatmıştı bana.
Hacı Bayram-ı Velî kimdir?
Hacı Bayram-ı Velî’nin ataları, Belh’den Anadolu’ya gelerek Ankara’nın yakınlarında Solfasol (Zülfazıl) köyüne yerleşti. Dedesi Mahmud, babası Koyulcalı Ahmet’tir. Annesinin adının Fatma olduğu düşünülmektedir. Annesinin kabri, Esenboğa yolu, İrfan Baştuğ Caddesi’nin sol tarafındadır. Doğumu tartışmalıdır. Net bir tarih bilinmemekle beraber, 1339-1340 veya 1351-1352 tarihleri ön plâna çıkmaktadır. Doğduğu ev, bugün Solfasol köyünde hâlen ziyaret edilmektedir. Ölüm tarihi 1430’dur. Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu’na göre bu tarih 1340’tır. Asıl adı Numan’dır. “Bayram” adını, şeyhi Hamîdüddin Aksarâyî (Somuncu Baba) vermiştir.
Hacı Bayram-ı Velî, beş padişah görmüş, Horasan’ı Anadolu’ya, Anadolu’yu Balkanlara bağlamış büyük bir velîdir. Şeyh İzzettin ve Hallaç Mahmud’dan ders almıştır. Tefsir, fıkıh, hadîs, matematik, felsefe, Arapça, Farsça ve edebiyat dersleri almıştır. Melike Hatun Medresesi (Kara Medrese), Bursa’da Çelebi Mehmed Medresesi ve Ak Medrese’de görev yapmıştır. Kara Medrese ve Çelebi Mehmed Medresesi’nde müderrislik, Ak Medrese’de ise irşat görevi icra etmiştir.
Murat Hüdâvendigâr zamanında kadılığa yükselmiş, Yıldırım Bayezid zamanında Kapıcı Başılık (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği emsali) görevine getirilmiştir. Niğbolu Zaferi’nin nişânesi olarak yapılan Ulu Camii’nin 1400’deki açılışında hutbe okuyan şeyhi Hamîdüddin Aksarâyî ve devrin ileri gelen âlimleri ile Bursa’da tanışmış, daha sonra ona intisap etmiştir. Somuncu Baba’dan (Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî) icâzetini alıp Ankara’ya döndüğünde, Augustus Mabedi’nin yanına medresesini kurmuştur.
Hacı Bayram-ı Velî hakkında birçok menkıbe söylenmişse de bu menkıbelere değinmeyelim. O, kitap yazma imkânı varken kitap yazmamıştır. Buna mukabil, canlı kitaplar yetiştirmiş ve bu canlı kitaplar tarihe yön vermişlerdir. İstanbul’un Fethi’nde, yirmi bin Bayramînin bulunduğu ifade edilmektedir. Birçoğu şehit olmuştur. Bunlardan biri de, halîfelerinden Şehit Meczup Akbıyık’tır. Kabri Rumeli Hisarı’ndadır.
İkinci Murat zamanında iki defa Edirne’ye gitmiş ve Uzun Köprü’nün açılış töreninde Emir Sultan ile birlikte duâ etmiştir. Yeni Cami’de iki aya yakın vaaz ettiği kürsü hâlen muhafaza edilmekte ve hiç kimse tarafından kullanılmamaktadır. Emir Sultan ve Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî’nin cenazelerini yıkamış ve namazlarını kıldırmıştır.
KAYNAKLAR:
Said Nursi'nin Ankara hayatından az bilinen notlar
https://www.aa.com.tr/tr/vg/video-galeri/haci-bayramdaki-cilehane-kapilarini-cemaate-acacak-
https://islamansiklopedisi.org.tr/haci-bayram-i-veli-kulliyesi
https://haberajandanet.com/Article/bir-restorasyon-destani-haci-bayram-camii-ve-civari/GDy4TbFC0SZV9B3EF6OC
http://nurpedia.org/wiki/Dosya:Abdurrahman_Nursi.jpg
https://www.risalehaber.com/abdurrahman-nursinin-mezari-ankarada-425699h.htm
http://risaleakademi.org/abdurrahman-nursi-agabey--ps-3230

