Duyurular

BEDİÜZZAMAN  VE KUVVA-İ MİLLİYE

BEDİÜZZAMAN VE KUVVA-İ MİLLİYE

Kurtuluş Savaşında Bediüzzaman Said Nursi

Tarih: 30.06.2012 - 04:44 | Güncelleme: 

Birinci Dünya Savaşı'nda; Gönüllü Alay Komutanı olarak iki yıl savaştıktan sonra 2 Mart 1916'da Ruslara esir düşen1 Bediüzzaman iki buçuk yıllık esaret hayatından2 sonra Rusya'nın kuzeybatısında yer alan Kosturma'dan firar eder.

İstanbul'a geldiği gün (Rumi 25 Haziran 1334) Miladi25 Haziran 1918'dir .Bediüzzaman'ın İstanbul'a ayak basışını Tanin gazetesi haber olarak vermiştir:

"Kürdistan ulemasından olup,talebeleriyle beraber Kafkas Cephesi'nde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir."3(ek-1)

Dört buçuk yıllık savaş ve esaret döneminden sonra İstanbul'a gelen Bediüzzaman kederliydi. İslam Hilafet'ini temsil eden Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nı kaybetmesi onu derinden sarsmış, çektiği çileleri katmerlemişti. Bu konuda şöyle diyordu:

"Hayatın yarası iltiyam bulur, İzzet-i İslâmiye ve Namus-u Millînin yaraları pek derindir."4

"Ben kendi âlâmlarıma tahammül ettim, fakat İslâm’ın âlamından gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen her bir darbenin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar sarsıldım. Fakat bir ışık görüyorum ki, o âlamları unutturacak inşaallah!.."5

KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLIYOR

Bediüzzaman Osmanlı'nın durumuna üzülmekte haklıydı. Zira ,Osmanlı’nın saplandığı bu amansız girdap, içinden çıkılmaz haldeydi. Bunu anlamak için ne Bediüzzaman gibi o zamanı yaşamaya ne de tarih uzmanı olmaya gerek yoktu. Tarih kitaplarının o bakılmayası sayfalarına sadece bir göz atmak bile her şeyi anlamaya yetiyordu.

Evet,Birinci Dünya Savaşı; bir milyon dört yüz bin şehidin verilmesinin yanı sıra, altı asırdır İslamiyet'e bayraktarlık eden bir devletin ölümüne sebep olmuştu. Savaşın mağlubiyetle sona ermesiyle, düşman ülkeler, özellikle de İngiltere, Osmanlı Devleti'ni yok etmeye ve elindeki her şeyi almaya ve kadim düşmanını tarih sahnesinden silmeye yönelik planlarını yürürlüğe koydular. Osmanlı Sultanı, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'nın şartlarını ilk duyduğunda dilinden şu sözler döküldü:"Bu bir mütareke değil, adeta teslim vesikasıdır."6

Osmanlı için sonun başlangıcı olan Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ertesi günü olan 31 Ekim 1918' de ise şu gelişmeler yaşanmıştı:

Birinci Kafkas Kolordusu'nun Lağvı ve Komutanı Kazım Karabekir'e İstanbul'a dönme emrinin verilmesi7, General Liman von Sanders'in Yıldırım Orduları Komutanlığı'nı Mustafa Kemal Paşa'ya devri ve hemen ardından Adana'dan İstanbul'a hareketi, Çanakkale boğazında görev yapan Alman subay ve erlerin görevlerini devrederek İstanbul'a hareket etmeleri ve Irak'taki İngiliz Ordusu Komutanı General Marshall'ın emrindeki birliklere "Musul'u işgal etmeleri emrini vermesi"8.

Bundan sadece altı gün sonra 7 Kasım 1918'de ilk düşman çizmesi İstanbul'a ayak bastı ve 13 Kasım 1918 tarihinde ise İtilaf Devletleri donanmasına ait 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan ve 4 Yunan savaş gemisinden oluşan tam 55 savaş gemisi geldi ve Padişah'ın ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı önlerinde demirledi.9

Fiilen bitmiş olan Birinci Dünya Savaşı'nı; resmen bitiren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi'nin ertesi günü 31 Ekim 1918'de işgal emirleri verilmeye başlanmış, ertesi hafta düşman donanması, işgal için ülkeye girmişti.

Yani Birinci Dünya Savaşı bitiyor, ertesi günü Kurtuluş Savaşı başlıyordu.

Ancak bu savaş başkaydı. Osmanlı Devleti'nden koparılacak yerlere verilecek adların müzakeresi yapılırken, İslam öncesi putperest döneme ait isimlerin kullanılmasına önem verilmesi10, kilise ve basının sürekli olarak Müslüman düşmanlığı propagandası yapması11 gösteriyordu ki; bu savaş sade bir toprak kavgası değildi.

Evet, bu savaş, İslam ülkelerinin Batı ülkeleri karşısında; İslam Medeniyeti'nin Batı Medeniyeti karşısında, Hilal'in Haç karşısında verdiği en azim mücahedeydi.

Bu savaş İman ve küfrün mücadelesiydi.

Son iki yüz yıldır bâtılın hakka, küfrün imana, şerrin hayra zahiri ve geçici bir galibiyetinin olması, bununla beraber Kur'an'ın kalesi hükmündeki Osmanlı'nın yıkılması İman ve Kur'an cephesinin yaşayacağı en büyük fesadı ve felaketi ortaya çıkarmıştı.

Madem herhangi bir milletin fitneye; felaketlere maruz kalması, dalaletin hidayete galip gelmesi halinde bu tehlikeleri bertaraf edecek ve o milleti sahil-i selamete çıkaracak bir mürşit, bir müceddid veya bir mehdi göndermek Allah(c.c)nin bir kanunudur12. Elbette Allah (c.c) ahirzamanın en büyük felaketi olan şu Kurtuluş Savaşı zamanında, bu Müslüman milleti selamete çıkaracak, İmana uzanan fesat damarlarını kesecek ve İslam'ın ileri karakolu olan bu devletin bekası için çalışacak; en büyük bir müçtehid, en büyük bir mücahid ve en büyük bir müceddid olan Bediüzzaman Said Nursi'yi gönderecek ve gönderdi.

Bediüzzaman'ı en yakından tanıyan dava arkadaşları ve hizmetlerinden dolayı kendisini Ankara'ya çağıran meclis mebusları ve hatta en azılı düşmanları olan İngilizler dahi şahittir ki, Bediüzzaman kendisine verilmiş bu vazifeyi Kurtuluş Savaşı'ında bihakkın yerine getirmiştir.

BEDİÜZZAMAN'IN KURTULUŞ SAVAŞI HİZMETİ

Bediüzzaman Osmanlı'nın bu içler acısı durumuna fazlasıyla müteessir olmuştu. Ancak asla ümitsizliğe düşmemişti. "Kainat sönmezse, alem-i İslam'da sönmez" diyen Bediüzzaman; esaretten dönüşünün henüz ikinci ayının başında yani 4 Ağustos 1918'de Dar'ül Hikmet-il İslamiye'ye tayin edilerek, çileli geçen dört buçuk yıldan sonra adeta dur durak bilmeden hizmete koyulmuştu.

4 Ağustos 1918'de Dar'ül Hikmet-il İslamiye'de göreve başlamasından 1922 Kasım'ında Ankara'ya gidişine kadar dört yıl dört ay boyunca bu Müslüman millete hizmet etmiş ve bu süre zarfında Kurtuluş Savaşı'nın en başı olan 31 Kasım 1918'den, Kurtuluş Savaşı'nın resmen bitiş tarihi olan 11 Ekim 1922'ye kadar düşmanlarla pervasızca mücadele etmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Osmanlı toprakları üzerinde izlenen menfi politikaların ve uygulanan hain planların tümünün kaynağının İtilaf Devletlerinin komutanı hükmündeki İngilizler olması hasebiyle; Bediüzzamanın da yaptığı bütün mücadeleyi, ana hedefi itibariyle İngilizlere karşı yaptığını söylemek mümkündür. Ancak savaş boyunca yaptığı tüm faaliyetleri; faaliyetin, doğrudan tesir ettiği mevzu bakımından üç ayrı kısımda değerlendirmek; faaliyetlerin mahiyetini anlamak ve savaş içindeki kıymet-i zatiyesini kavramak açısından faydalı olacaktır.

Bu gruplandırma; Doğrudan İngiliz Siyasetine Karşı Verdiği Mücadele, Bağımsız Bir Kürt Devleti Taleplerine Karşı Verdiği Mücadele ve Kuva-yı Milliye'yi Destekleyen Faaliyetleri şeklinde tezahür edecektir.

Doğrudan İngiliz Siyasetine Karşı Verdiği Mücadele:

İngilizler;Osmanlı Devleti'ni tamamen çökertmenin sadece maddeten yenmekle mümkün olmayacağını, maddeten yenmekle birlikte, mutlaka maneviyatlarına olan bağlılıklarını ortadan kaldırmaları gerektiğini biliyorlardı. Nitekim 1894* yılında William Ewart Gladstone İngiliz Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada Kur'anı eline alarak:

- Bu Kur'an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur'an'ı sukût. ettirip ortadan kaldırmalıyız.. Veyahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız", diyordu.13

İşte Van'da Tahir Paşa konağında kaldığı zaman bu haberi gazeteden okuyan Bediüzzaman; ta o zamandan, yani Kurtuluş Savaşı'ndan yıllar önce, İngilizler'in çirkin emellerinden haberdar olmuş ve İngilizlerin Kurtuluş Savaşı'nda bu hain hedeflerine ulaşmak için alenen ve bizzat(hiç bir işbirlikçi kullanmadan) uyguladıkları planlarına karşı Bediüzzaman da zerre kadar perva göstermeden aynı şekilde alenen ve şahsen mücadele etmiştir.

1)Anglikan Kilisesinin Garazlı Sorularına Cevap Vermesi

İstanbul'u işgal eden İngiliz ordusu, daha önceleri Hindistan'da yaptıkları gibi Hristiyanlığı yaymak için, İslâm dininin kudsiyetini haleldar etmek düşüncesiyle, İstanbul'a gelen meşhur Anglikan Kilisesi'nin Başpapazı vasıtasıyla Şeyh-ül İslamlık makamından dinî sorular sorduruldu. Hem de yalnız altı yüz kelime ile cevap istendi. Daha sonraları İngiliz papazının sorularına İzmir'li İsmail Hakkı ve sonra Mısır'lı Abdülaziz Çaviş gibi zatlar, birer kitap halinde uzunca cevaplar yazmışlardı. Lâkin tam sorunun sorulduğu günlerde Şeyh-ül İslâmlık Bediüzzaman'a müracaat ederek* bir cevap vermesini istemişti.

Bediüzzaman Hazretleri de bu soruların ciddi manada bir araştırma ve bilgi edinme maksadıyla değil, hakaret ve küçümseme kastıyla sorulduğunu görmüştü14. Bunun üzerine "Ben onlara bir tükrük ile cevab veriyorum" demiş ve o zaman ve o günlerde neşrettirdiği RUMUZ ve LEMAAT eserlerinde İslam dininin kudsiyetini beyan eden bu cevabını dercettirmiştir.15

Rumuz eserinde aynı günlerde dercedip neşrettiği cevabı aynen şöyledir:

YÜKSEKTEN BAKMAK İSTEYEN DESSAS BİR PAPAZA CEVAB16

Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde, istifham-ı istihfaf ile sual ediyor ki: Mezhebin nasıldır?

Buna cevab-ı müskit; kûsmekle sükût edip, yüzüne tükürmektir: Tükürün o lainin o hayasız yüzüne'...

Ona değil, hakikat namına cevab şudur:

1- S: Din-i Muhammed nedir?

C: Kur'andır...

2- S: Fikir ve hayata ne verdi?

C: Tevhid ve istikamet...

3- S: Mezahimin devası nedir?

C: Hürmet-i riba ve vücnb-u zekâttıı:..

4- S: Şu zelzeleye ne der?

C:*وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ... - وَاَنْ لَيْسَ لِـْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَاسَعٰى

*:“Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!” Tevbe Sûresi, 9:34. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Necm Sûresi, 53:39.

Bediüzzaman bu cevabıyla İngiliz siyasetinin o hayasız yüzüne vurduğu bu tokatları o zaman ve o günlerde yazdığı ve yayımladığı risalelerine koymuş ve bu şekilde İngiliz oyunlarını su yüzüne çıkardığı gibi, İstanbul kamuoyunu da uyandırmıştır.

2)Hutuvat-ı Sitte'nin Telif ve Neşri

1920 senesinde İngilizlerin; (başta İstanbul Müslümanları olarak) mü'minlerin içlerinde ihtilaf çıkarmaya ve İstanbul kamuoyunu kendi lehlerine çevirmeye çalıştığı, hatta İstanbul'un bazı camilerinde kendileri için dua ettirip17, İngilizlere karşı oluşan mukavemeti kırarak, işgali benimsetmeye çalıştığı18 bir zamanda; Bediüzzaman Hutuvat-ı Sitte (Altı Tuzak) adlı eserini telif edip hem Arapça hem Türkçe olarak binler nüsha bastırmış ve ücretsiz dağıtmıştır.19

Burada dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus şudur ki; İngilizler'e karşı çok sert bir dille yazılmış olan bu risalenin nerede basıldığı, matbaacıya bir zarar gelmesin diye gizli tutulmuş ve matbaa ismi basılmamıştır. Ancak Bediüzzaman Hazretleri kitabın kapağına kendi lakabı olan Bediüzzaman'ı hiç çekinmeden, perva etmeden koymuştur20(Ek-2). Bu risalenin basılmasında emeği geçen Eşref Edip'e göre ise bu iş adeta "kefeni boynuna takmak" idi.21

Burada bu eserin tümüne yer vermek mümkün olmasa da ,bazı kısımlarını alıntılamak, eserin fikri doğrultusunu görmek ve Bediüzzaman'ın İngilizler'in planlarını nasıl akim bıraktığını anlamak açısından zaruridir.

"...Şeytanın adımlarına tabi olmayınız...(Bakara-168)"

"İKİNCİ HATVESİ:Der veya (dedirir):

“Başka kâfirlere (Almanlara) dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”Şu vesveseye karşı deriz:

Muavenet eli(ni) kabul etmek ayrıdır. Adâvet eli(ni) öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım olmadığından, İslâm’ın eski ve mütecâviz bir düşmanını def’ için, bir kâfir muavenet eli(ni) uzatsa kabul etmek İslâmiyet’e hizmettir.

Senin ise ey kâfir-i mel’un!

Senin küfründen neş’et eden teskin kabul etmez husumet elini öpmek değil, temas etmek de İslâmiyet’ adâvet etmek demektir..."

"Madem ki öldürüyorsun..Ölmek iki surettedir.

Birinci Suret: Senin ayağına düşmek teslim olmak suretinde; ruhumuzu, vicdanımızı ellerimizle öldürmek.. cesedi de gûya ruhumuza kısasen sana telef ettirmektir.

İkinci Suret:Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla, ruh ve kalbimiz sağ kalır. Ceset de şehid olur. Akide faziletimizi tahkir edilmez, İslâmiyet’in izzetiyle istihza edilmez..."

"Elhasıl:İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini istilzam eder. Cebrail, şeytan ile barışamaz.

Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (İngiliz Milletinin) ihtiras ve manfaatını, İslamiyet’ menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. Çünkü, öyle bir şarta hayatımızı tâlik ediyor ki, muhâl ender muhâldir."22

İngilizlerin haince politikalarına karşı; Bediüzzaman bu eserini neşrederek kesin ve keskin bir tavır ortaya koymuştu. Bu eserle;İstanbul kamuoyu İngilizlerin sinsi tuzaklarından kurtulduğu gibi, eser Anadolu'daki Kuva-yı Milliye'nin başarılı olmasına büyük çapta destek olmuştur. Bunun yanında Bediüzzaman'ın bu hizmeti İstanbul'la sınırlı kalmamıştır. Hutuvat-ı Sitte'yi gören herkes, İngiliz ve Yunan'ın haince oyunlarını ve düşmanlığını anlamış ve Kuva-yı Milliye'ye ma'nen ve maddeten katılmıştır. Özellikle bütün alimlerin hürmet ettiği Bediüzzaman'ın bu davranışını görmeleri üzerine, artık hiç bir tarafta İngilizler'in desiselerine itibar eden olmamıştır.23

İstanbul kamuoyunu etkisi altına alan ve İngilizlere karşı çok sert bir dille yazılmış olan bu risale, İngiliz Başkumandanını çileden çıkarmış ve derhal Bediüzzaman'ın idamını istemiştir. Başta Eşref Edip olarak Üstad'ın hayatını yazanların hepsinin ittifakla haber verdiğine göre; bir hafta boyunca Bediüzzaman'ın öldürülmesi için İstanbul'un her tarafı arandığı halde bulunamamış. O sırada bir Osmanlı Paşası'nın(bazı kaynaklar bu paşanın Ahmet Ferik Paşa olduğunu söyler) kumandana çıkıp onu ikna etmesiyle bu karardan vazgeçilmiş.24

Burada İngilizler'in Üstad hakkında çıkardıkları "ölüm" kararı hakkında bir değerlendirme yapmak gerekir.

Bu tarihi olayı; olayın baş kahramanı olan Bediüzzaman'dan ve onunla beraber bu risaleyi dağıtmış olan kimselerin (Eşref Edip, Molla Süleyman,Tevfik Demiroğlu vs.) hatıralarından öğreniyoruz. Zaten bu tarihi olayı başka şekilde öğrenmenin veya delillendirmenin yolu yoktur. Zira böyle illegal bir kararın yazılı bir vesikasını aramak tarihten bihaber olmak anlamına gelir. O dönem İtilaf kuvvetlerinin zülumlerine bir göz atmak, Bediüzzaman hakkında verilen "idam" kararının en büyük tarihi delili olacaktır.

İstanbul henüz işgal edilip tamamen İtilaf Kuvvetleri'nin eline geçmeden önce bile, İstanbul'da bulunan kuvvetler taşkınlıklarda bulunmuş, hukuksuz muameleler yapmış ve hiç bir neden yokken bile halkı katletmekten geri durmamışlardı.

İşgalciler o kadar ileri gitmişlerdi ki, İstanbul sokaklarında taşkınlık yaparak, pervasızca adam öldürdükleri gibi, işgal zabitlerine ait otomobillere merakından yaklaşarak yakından bakmak isteyen Türk vatandaşlarını öldürdükleri bile oldu. Belinde iki aşçı bıçağı var diye, bir Fransız Subayı bir Türk aşçısını öldürmüştü.25

İstanbul henüz işgal edilmediği sırada yaşanan bir olay ise Üstad hakkında bir "ölüm" kararı çıkarılmış olduğunun, tarihçe en sağlam delilidir.

8 Şubat 1919 da Fransız General Franchet d'Esperey İstanbul'a geldiğinde, kendisini karşılayan Osmanlı bandosunu, atını ürküttüğü için kırbacını sallamak suretiyle tahkir etti ve Dolmabahçe Sarayı'nda oturacağını söyleyerek, Padişah'ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı "Kara Bir Gün" olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif için bu general,"Tutuklayınız ve kurşuna diziniz!" talimatı verdi.26 Öldürmek istedikleri sadece Süleyman Nazif'le sınırlı kalmamıştı. Aynı general bu makaleyi neşrettiğini ileri sürdüğü bir Türk subayını da öldürmek istediklerini şöyle haykırmıştı:

"Bu Türk subay Fransa'yı tahkir eder mahiyette yazılmış bir makaleyi neşretmek suretiyle bu fiile iştirak etmiştir, kendisini idam ettireceğim".27

Evet, henüz işgalin gerçekleşmediği bir zamanda ve İşgal kuvvetlerinin sadece bir kolu olan Fransızlar hakkında ve içeriğinde Fransızlara karşı herhangi bir hakaret bulunmayıp, sadece Fransızların Türklere hakaret ettiğini beyan eden ve savaşa dair hiçbir amaç gütmeyen bir yazıdan dolayı "idam" kararı çıkarılıyorsa; elbette işgalin tam ortasında ve İşgal kuvvetlerinin komuta sahibi İngilizler hakkında ve içeriğinde İngilizlere karşı "köpekten köpekleşmiş köpek" gibi hakaretamiz ifadeler bulunan ve savaş hakkında İngilizler tarafından oluşturulmak istenen kamuoyunu tersine çevirme amacıyla ve İngilizlerin tuzaklarına karşı halkı uyandırmak maksadıyla yazılmış ve İstanbul'un her tarafına dağıtılmış bir yazının sahibi hakkında "idam" kararı çıkarmaktan dur olunmayacaktır.

Bediüzzaman'ın Hutuvat-ı Sitte ile yaptığı bu hizmet, Kurtuluş Savaşındaki en müstesna faaliyetidir. Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı bütün hizmetleri yok sayılsa bile, sadece, İstanbul gibi Türkiye'nin her zaman sekizde bir nüfusunu barındıran muazzam şehrin insanlarını, özellikle de ulema kesimini İngiliz siyasetinin aleyhine çeviren bu eseri telif ve neşretmesi bile onun bu savaştaki vazifesini layıkıyla ifa ettiğinin göstergesi olur.

Bediüzzaman;Kurtuluş Savaşındaki bütün hizmetlerinin bir fihristesi hükmündeki Hutuvat-ı Sitte adlı eseri sebebiyle taltif için Ankara Hükümetince Ankara'ya çağrılır. Üstad bunu Risale-i Nur Külliyatı'nda şöyle ifade eder:

"Hareket-i Milliye'de İstanbul'da İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab' ve neşir ile, belki bir fırka kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki; M. Kemal şifre ile iki defa beni Ankara'ya taltif için istedi. Hatta demişti: "Bu kahraman hoca bize lâzımdır." 28

3) İngiltere Kaynaklı Eleştirilere Karşı Keskin Tavır Koyması

İngilizler işgal döneminde, halk kitlelerini etkileyebilmek için değişik yöntemler kullanıyordu. Örneğin, kendilerinin "İslam'ın koruyucuları" olduklarını, Osmanlı'yı üyelerinin çoğunluğu "dinsiz" masonların teşkil ettiği İTC' den kurtardıklarını öne sürüyorlardı. Bu gelişmeler sırasında, Hürriyet ve İtilaf Fırkası (HİF) da, İngilizlerin uygulamalarından yararlanıp mevcut durumu kendi siyasi çıkarlarına alet etmeye çalışıyordu.29 Bediüzzaman o dönemde muhalif siyasilerin hareket kaynağının İngilizler olduğunu ve bu yönde yapılacak yersiz ve aşırı eleştirilerin İngilizlerin değirmenine su katmak olacağını bildiği için, muhalefeti şiddetle eleştiriyordu. Bu konuda yine 1921 de neşrettiği İşarat adlı eserinde30 kendisine sorulan şöyle bir soru ve cevap vardır.

"Sual: Hangi cem'iyyettensin? Neden muhalefeti şiddetle tenkit ediyorsun?

Cevab: Şüheda cem'iyetindenim... Tek bir velîyi inkâr veya istihfaf etmek meş'umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkâr etmek ve kanlarını heder saymak meş'umların en meş'umudur. Zira muhalefet der: "Haksızlık olarak harbe girildi, hasmımız haklıydılar, Cihad değildi..."

İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkârdır. Bence en çok duamız bu olmalı:Allah'ım biz dahili mücadeleye sürükleme .

Bir hakikat var ki, en Bedevî ve hatta vahşî insanlar dahi o hakikate karşı serfürû-berde-i itaat ve ihtiramdırlar. Bir aşiretten mütehasim iki kabile; hariç bir hasım zuhur etse, sevk-i tabiî ile dahilî hüsumet ta'til edilir. Şayan-ı istiğrabtır ki, medenî, münevver telâkkî edilenler o vahşîlerden çok aşağıdırlar. Husumet-i hariciyenin zuhuruyle dahilî husumeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise, insanın saadeti vahşet ve cehalettedir."31

Bediüzzaman Hz. leri dışardan gelen herhangi bir tehlike olmadığı zamanda, hükümeti kendisi de eleştirdiği halde,Osmanlı'yı yıkmak için gelmiş olan İşgal kuvvetlerini def edene kadar; işgalcilere fayda sağlayacak şekilde hükümeti eleştirmek yerine, içerdeki kısır çekişmeleri bir kenara bırakarak, onların heveslerini kursaklarında bırakacak kadar birliği, beraberliği, yek vücudluğu ve kardeşliği temin etmek gerektiğini söylüyor ve risalelerinde neşrederek bu Müslüman halka mürşid-i ümmet olarak ders veriyordu.

4)İngilizlere Karşı Şiddetli Muhalefet Eden Çeşitli Yazıları

İşgal günlerinde, İngilizler'in sinsi propagandalarına aldanıp, adeta işgali benimseyecek hale gelen safdil bazı Müslümanlar, Bediüzzaman'ın İngilizler'e karşı sert bir muhalefet uygulamasını anlamıyor ve ona İngilizler'den neden nefret ettiğini soruyorlardı. Bediüzzaman onlara verdiği cevabı sorusuyla birlikte 1921 yılında telif edip bastırdığı Tuluat32 isimli eserinde yayımlayarak, İngilizlerin bu sırıtan güzel yüzüne aldanılmaması gerektiğini, aksine nefret edilmesi gerektiğini anlatan yazı aynen şöyledir:

"Sual: Neden bu kadar "İ.G.Z. 'den (İngilizden) nefret ediyorsun? Müsalâhasını da istemiyorsun?

Cevab: Sebep bir değil, bindir... Bana en ziyade şedit görünen, ma'nen ahlâkımızda vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur, İzzet-i İslâmiye, nâmus-u millînin yarası pek derindir.

Edirne camiinde bir islam hocasının lisaniyle Venizelos(Yunan Başbakanı) gibi şeytan bir zalime dua ettirildi. Merkez-i Hilâfette Müslümanlar lisaniyle hizb-üş şeytan olan İngiliz ve Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki güruh-u mücahidini canî, zalim söylettirdi.

Acaba bir valide, o dereceye getirilse ki; Çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmıyarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlak-ı sâmiye intifa etmesin!"33

Başka bir yazısında da Bediüzzaman İngilizlerin uyguladıkları siyasetin özelliklerini şöyle sıralamıştır:

"Onun siyasetinin hassa-i mümeyyizesi (Seçkin vasfı) fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahripkârlık, hariçte menfiliktir"34

5)Bediüzzaman'ın Yeşilay Hizmeti

İstanbul'u işgal eden İngilizler, Müslümanların ahlakını bozmak, karakterini yok etmek için her çeşit ifsat komitesini faaliyete geçirmişlerdi. İşte bunlardan birisi Avrupa’dan büyük çapta beyin uyuşturan alkollü içkileri İstanbul’a getirmeleridir. Böylece Müslüman milletimizin havai, nefisperest olanlarını kendilerine çekmeyi planlıyorlardı. Buna karşılık, onların idaresindeki İstanbul Hükümeti ise ahlak zabıtası gibi bazı tedbirleri içeren bazı kanunlar yaptı ise de etkili olmadı. Çünki hükûmetin o günlerdeki iradesi te'sirsizdi. Çıkarttığı kanunlar ve ahlâk zabıtası bunun önüne geçemiyordu. İşte tam o sıralarda ehl-i hamiyet ve ünlü din âlimlerinden oluşan bazı zatlar (Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman Bey ve arkadaşları Şeyh’ül-İslam Haydarizâde İbrahim Efendi’nin teşvik ve himayesi ile35) Hilal-i Ahdar cemiyetini kurdular.36

Yeşilay'ın kuruluşu olan 1920 Mart'ında, Dar'ül Hikmet-il İslamiye üyesi olup İngilizler'e karşı mücadelesine devam eden Bediüzzaman da İngilizlerin menfi faaliyetlerine karşı kurulmuş olan bu teşkilatta, ilk toplantıdan itibaren toplantılara katılmış, görüş belirtmiş ve imza atmış olup, aktif bir şekilde faaliyet göstermiştir.

Bediüzzaman'ın Yeşilay'daki hizmetleriyle ilgili belgeleri (Ek-3,Ek-4) ibraz eden Yeşilay'ın ilk başkanlarından Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökay Yeşilay'ın kuruluşunda Bediüzzaman'dan şöyle bahseder:

"18 Mart 1920 gününde YEŞİLAY Cemiyeti'nin kuruluş günüydü. Genel Kurul'da zamanın Şeyh-ül İslâmı Hayderîzade İbrahim Efendi ve Darül Hikmet-il İslâmiye azasından o zamanki ismiyle Said-i Kürdî de vardı. Said-i Kürdî Efendi, dikkati çeken üyelerden biri idi. İlk gün toplantıda fazla bir konuşma olmadı. Yeni seçilenler oldu... O günki buhranlar içinde memleketin çok seçkin şahsiyetleri vardı. Sonra Said-i Kürdî Efendi genel merkeze seçildi."37

Bağımsız Kürt Devleti Talep ve Teşebbüslerine Karşı Verdiği Mücadele

1)Şerif Paşa'nın Kürtler Adına Ermenilerle İttifakına Şiddetli Protestosu:

Wilson Prensipleri'nden ümitlenerek toprak isteğinde bulunan ve bu konuda İngilizler tarafından kışkırtılan bazı insanlar da özerk veya bağımsız Kürdistan isteğiyle harekete geçtiler.38 Bunlardan 1. Dünya Savaşı içinde Müttefiklere yanaşan ve Kürtçülüğe kayan Şerif Paşa , Mayıs 1919'da Paris'teki İngiliz Büyükelçisine "bağımsız bir Kürdistan'ın Emiri olma yükünü taşımaya gönüllü olduğunu" bildirmiş ve 22 Mart 1919 tarihli bir muhtıra sunmuştu.39 Bu muhtıra; Ermeni delegesi olan Boghos Nubar Paşa'nın Ermenistan hakkındaki taleplerine ters düşüyordu.40

Bunu gören İtilaf Devletleri, Kürdistan Teali Cemiyeti temsilcisi olarak Paris Barış Konferansı'na katılan41 Şerif Paşa'yı Ermeni Delegesi Boghos Nubar Paşa ile masaya oturtup anlaşma yapmaya ikna ettiler.42 Şerif Paşa ve Ermeni delegesi Nubar Paşa; büyük devletlerden birinin himayesi altında bir Ermeni ve bir Kürt devletinin kurulmasını isteyen anlaşmaya 20 Kasım 1919'da imza attılar.43 Yapılan bu anlaşma 20 Şubat 1920 tarihli Vakit Gazetesinde; Ermenice Zogo Verticyan gazetesinden nakledilerek haber olarak verildi.44

Kendilerini Kürtlerin hamisi zanneden bu beş on kişinin güya Kürtler adına istekler belirterek kabul ettikleri anlaşmaya;" Eğer bize unsur lazım ise, unsur için bize İslamiyet kafidir45 "diyerek her zaman İttihad-ı İslamı hedef edinmiş ve "...Emin olunuz biz Kürtler başkasına benzemiyoruz, yakinen biliriz ki; İctimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder46...Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti.. Mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hod-sarane (baş çekerek) yapmıyacağız.47 "diyerek Müslüman olan Kürt Milleti'nin yine Müslüman olan Türk Milleti ile beraber olmasını savunmuş ve İstanbul'a geldiği 1907'den beri Said-i Kürdi unvanını kullanması hasebiyle Kürt olduğu bilinen ve İstanbul halkı üzerinde büyük etkisi olan Bediüzzaman şiddetle tepki gösterdi. Bunun için, iki arkadaşının da imzası bulunan ve mezkur anlaşmayı protesto eden 22 Şubat 1920 tarihli Vakit48 ve İkdam49 gazetelerinde (anlaşma'nın Vakit gazetesinde haber şeklinde duyurulmasından sadece 1 gün sonra) yayımlanan yazısındaki şu paragraf Bediüzzaman'ın verdiği tepkiyi göstermeye yeterdir:

 

"Dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiyenin fedakâr ve cesur hadim ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî ananesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürtler, henüz beş yüz bine karib şühedasının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının hatıralarını teessürle anarken; İslâmiyetin zararına olarak, tarihi ve hayatî düşmanlarıyla i'tilâf akdetmek suretiyle; salâbet-i diniyeleri hilâfına iftirak-cûyane âmal takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millisinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar"(Ek-5)

 

Bediüzzaman;Türklerin ve Kürtlerin birlikte maruz kaldıkları Rus-Ermeni terörüne atıfta bulunduktan sonra50, Kürtlerin; İslamiyet'in zararına olarak tarihi düşmanlarıyla anlaşma yapamayacağını, dinin emirlerine ters olarak ayrılıkçı emeller peşinde olamayacaklarını beyan ediyor ve Kürtlerin de kendi milli vicdanlarının bu tarz hislerine zıt hareket eden ayrılıkçı kimseleri de tanımayacaklarını vurguluyor.

Bu muhtıraya tepkisi bununla da kalmayan Bediüzzaman'ın ;17 Mart 1920'de Sebil-ür Reşad gazetesinde bu konuyla ilgili fikirlerini genişçe açıklayan sözleri yayımlanmıştır.(Ek-6)

Bediüzzaman bu yazıda; mezkur anlaşmaya verilecek en güzel cevabın Doğu illerindeki Kürt aşiretlerinden gelen tepki telgrafları olduğunu söyleyerek, Kürtlerin İslam Camiasından ayrılmaya asla tahammül edemeyeceğini, bunun aksini iddia edenlerin de özel amaçları için hareket eden ve Kürtler adına söz söylemeye ehliyetli olmayan beş-on kişiden ibaret olduğunu kamuoyuna duyuruyor. Kürtçülük davası güderek Kürtler adına konuştuklarını sananlara ve anlaşmada geçen "Kürtlerin ve Ermenilerin aynı Ari kavminden geldiklerine" dair ifadeye imza atanlara Kürt bir İslam alimi olarak adeta tarihi bir ders vererek şu ifadeleri kullanıyor:

"Kürdlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslümandırlar. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine îsal eden hakiki Müslümanlardan... Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez.

Kürdlerin asıl ve nesebleri ne olursa olsun, İslamdan iftiraka vicdan-ı millileri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin Arab kavm-i necibiyle irkan alakadar bulunduğu hakaik-i tarihiyedendir.

İslamiyet, herhangi bir ırkın, diğer bir unsur-u islam aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı islamiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpta toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi' olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak meclis-i mebusan-ı Osmanîdeki meb'uslar olabilir.

Kürdistana verilecek muhtariyetten bahsediliyor?!. Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler. Eğer Kürdlerin serbesti-i inkişafını düşünmek lazım gelirse, bunu Bogos Nubarla Şerif Paşa değil, Devlet-i aliyye düşünür. Hülasa: Kürdler bu hususta kimsenin tevassut ve müdahalesine muhtaç değildirler."

Anlaşmaya gelen şiddetli tepkilerle beraber Bediüzzaman ve arkadaşlarının(Dava Vekili Ahmed Arif, Muhammed Sıddık) Vakit gazetesindeki kınama yazısı yayımlanınca Şerif Paşa, Paris'teki Kürt delegeliğinden çekildiğini Vakit gazetesine telgrafla bildirdi.51

2)Kürdistan Devleti Kurma Talebine Red Cevabı

Bediüzzaman'ın Kurtuluş Savaşı'nda gördüğü önemli hizmetlerden biri de; kendisine gelen "Kürdistan Devleti kurma" fikirlerine karşı red cevabı verip, bu fikirdeki kimseleri böyle bir işe teşebbüsten men etmesidir.

Bediüzzaman'a "Kürdistan kurulması" konusunda müracaat edip fikrini soran kişi, Serbesti gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat'tır. Bu olayın yaşandığı sıra Mevlanzade Rıfat'ın Serbesti gazetesinde başyazarlık yapan52 ve Mevlanzade Rıfat ile beraber olayın en önemli tanığı Konsolidçi Asaf Bey bu olayı şöyle anlatır(*):

Almanya ve müttefikleri büyük bir hezimete uğramışlardı. Memleket parçalanmış, vatanın her parçasında yeni hükûmetler türemeye başlamıştı. Ermenistan da bunlardan biriydi. Mevlanzade Rıf’at Bey bir gün bana dedi ki:

"Oğlum, Ermenistan hükûmeti kuruluyor.. Onların Ermenistan kurmasına karşılık, İmparatorluk dağıldığına göre, biz de Kürdistan kuralım."

Ben hayretle yüzüne baktım, O bana dedi ki: "Ben vatan haini değilim, koca Osmanlı İmparatorluğunu parçalayan da ben değilim. Onu yıkanların Allah belâsını versin.. birer hırsız gibi kaçtılar. Filhakika bir Kuvay-i Milliye var.. Amma ümit pek zayıf.. Mu'cize devrinde değiliz. Ben bu işi Said-i Nursi'ye yazacağım. Çünki onun nüfuzu çok kuvvetlidir, hatırı çok sayılır. Onun için bu zata bir mektup yazıp göndereceğim ve ondan teşrik-i mesai istiyeceğim."

Mevlanzade mektubunu yazıp gönderdi. Bundan on gün kadar geçmişti, Belki de on beş gün hatırlamıyorum. Bir gün matbaamızda oturuyorduk... Bu sırada posta müvezzii odaya girdi ve bir mektub bırakarak çıkıp gitti. Rıfat Bey mektubu okurken yüzünü ekşitiyor, hiddetlendiği aşikâr olarak görülüyordu. Rıfat Bey mektubu okuduktan sonra, bana fırlatarak: "Oku da gör!" dedi. Bediüzzaman benim tekliflerimi reddediyor, "Ben senin fikrine taraftar değilim" diyor.

Bediüzzaman bu mektubunda, Mevlanzade'nin Kürdistan kurma teklifini reddediyor ve "Rıf'at Bey! Kürdistan teşkil etmek değil, Osmanlı İmparatorluğu'nu ihya edelim. Bunu kabul edersen, canımı bile feda ederek çalışırım" diyordu.53

Bediüzzaman'ın İttihad-ı İslam için Türklerle Kürtlerin daima beraber olmasına ne kadar önem verdiğini anlamak ve buna aykırı düşünen herkese karşı her fırsatta bu gerçeği çekinmeden, usanmadan dile getirdiğini görmek için mektuptan bazı alıntılar yapmak gerekir.

"Mektubunuzdan öyle anlıyorum ki,Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalandığı bahanesiyle Şark'ta müstakil bir Kürdistan kurmak gibi korkunç bir emeliniz olsa gerek! Dinen, örfen, ilmen aynı kavmin fertleri olan, 500 seneden beri bir devlet çatısı altında yaşayan Şark'ın fedakar, temiz evladlarını Türk camiasından ayırmak maazallah felaketlerin en büyüğü olur. Kaş yapayın derken göz çıkarırsınız.

Müstakil bir devlet kurmanın ne kadar güç ve başarılması imkansız olduğunu sizlere hatırlatırım. Dediğiniz gibi azim bir kuvvet toplayabilirseniz, bu kuvvetle Osmanlı'yı bir bütün olarak kurtarmak için çalışmak, selametin ve kurtuluşun en güzel yoludur. Neticesi çok vahim ve korkunç işlere teşebbüs etmemenizi bilhassa tavsiye ederim."(Sinan Omur, Yeni İstiklal, Sayı 251)54

Kuva-yı Milliye'yi Destekleyen Faaliyetleri

1)Kuva-yı Milliye Aleyhindeki Fetvayı Kınayıp Geçersizliğini İspat Etmesi:

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi, işgal kuvvetlerinin isteği üzerine 10 Nisan 1920'de,"Padişah ve Halife kuvvetlerinin dışındaki milli kuvvetleri kafir ilan eden ve katlinin vacip olacağını bildiren fetvayı" yayınladı.55 Fetva başta Takvim-i Vekayi olmak üzere, İstanbulda neşredilen diğer gazetelerde de ertesi gün yer aldı.56

Kurtuluş Savaşı boyunca Damat Ferit, İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve işbirlikçi basının Kuva-yı Milliye'nin hilafet, saltanat ve hatta şeriata karşı olduğunu pompalayan propagandalara Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi'nin meşhur fetvası da eklenince; İşagalcilere karşı beraberce omuz omuza savaş verenler, düşmanı bırakıp birbirleriyle vuruşmaya başlamıştı. Öyle ki ayaklanmaları bastırmak için bazen cepheden asker çekildiği bile olmuştur.57

İşte böyle bir ortamda Osmanlı'nın en müstesna alimlerinin görev yaptığı Dar'ül Hikmet-il İslamiye'de üye olan Bediüzzaman bu fetvayı Şeriat ve din ilmi ölçüleri içerisinde tahlil etmiş ve fetvanın geçersiz olduğunu şahsı adına ilan etmiştir.

Bediüzzaman'ın Kuva-yı Milliye aleyhindeki fetvayı ilmen çürüttüğü yazısı şöyledir:

"Fetvay-ı mahz değil ki; i'tizar edilsin. Belki kazayı tazammun eden bir fetvadır. Çünki fetvanın kazadan farkı: Mevzuu ammdır, gayr-ı muayyendir. Hem mulzim değil... Kaza ise, muayyen ve mulzimdir.

Şu fetva ise, hem muayyendir; kim nazar etse, bizzarure muradı anlar. Hem mulzim olmuştur, çünki avam-ı müslimini onların aleyhinde sevk etmekte esbabın en ahiridir.

Madem ki, şu fetva kazayı tazammun ediyor.. kazada iki hasmı dinletmek zarurîdir. Anadolu'da söylettirilmeliydi. Netice-i müddeiyyatlarını aleyhlerinde olan davalarla; siyasiyyun ve ulemadan bir hey'et tarafından maslahat-ı İslamiye noktasında muhakeme edildikten sonra, fetva verilebilirdi...

Zaten şimdi bazı hakaikte bir inkılâb var. Ezdad isimlerini değiştirip mübadele etmişler. Zulme, adalet.. Cihada, bağy.. Esarete hürriyet namı veriliyor."58

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, Şeyh-ül İslamlık'tan çıkmış olan bu fetvayı, öncelikle Şeriat'ın fetva kaideleri usulüne göre analiz ettikten sonra, böyle bir fetvanın, din ve Şeriat-ı İslamiye adına verilmiş ve İslam'ın umumi maslahat ve menfaatine göre çıkarılmış bir fetva olmadığını ispat etmiştir.59

2)Kuva-yı Milliyeyi Destekleyen Önemli Bir Yazısı

İstanbul'un işgal edildiği günlerde Üstad Bediüzzaman'ın Kuva-yı Milliye'yi destekleyen ve İngiltere'nin sinsi siyasetine muhalif olan yazılarından birinde de; Kuva-yı Milliye'yi hain ve İngilizleri dost olarak gösteren cerbezenin(doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterebilecek zeka gücü) kamuoyunda nasıl etki yaptığını açıklama maksadıyla şöyle demektedir60:

"...Bak o seyyiedir ki; Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebî bir devleti (İngiltere), ne safsatalı bahanelerle (bilmem hangi tarihte KIRIM'da bize yardım etmiş) gibi yavelerle, bize dost olabilecek sûrette gösteriyorlar.. Hem Süphan dağı kadar İslâmiyetin izzet ve şerefine çalışan güruh-u mücahidini (Kuva-yı Milliye) âcib bahanelerle en fena derekesine indirip millete düşman gibi gösteriyorlar..."61

3)Eskişehir Zaferi Üzerine

Anadolu hareketini destekleyen Bediüzzaman, Mücahitlerin kazandıkları her bir zaferi büyük bir zafer olarak görüyor ve bunu yazılarına yansıtarak halkı şevklendirmek istiyordu. Bunun için 21 Nisan 1921 de gerçekleşen İnönü zaferi üzerine kaleme alıp aynı yıl Lemaat adlı eseri içinde yayımladığı62 yazısında şöyle der:

"Alem-i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen iki yüz günlük tedâfü'î bir harp ve darb cephesi daima var idi.

En son siper ise, bu yeni senedir hem Eskişehir idi. Zalim kâfirin en son taarruzu da bu cephede hemen kırıldı.

Bu harp, başka harbe benzemez, şu küçücük cephede muvakkat galebesi; hakiki gaddar hasma (İngilizlere) zaferi te'min etmez, boşa gider inadı.

Şark'ta onun hayatı, şu İslam kuvvetinin imhay-u mevtindendir, kuvvetimiz hayatı ona müthiş bir mevttir. Zulüm etmez temadî.

İslam kuvveti ise, nasıl ki dayanmış ise; dayansa, nerede olsa, gaddar hasmın hayatı Şark'ta elbette söner, bakî kalır remadı...

Âlem-i İslâmın hak ve hürriyetinin istirdadı için biiznillah tedafü'den taarruza geçiyor, belki çok yerlerde geçti.

İnönü'nün iki zaferi zahiren çok küçüktür, batınen pek büyüktü..."63

Bediüzzaman Anadolu cephesinde Kuva-yı Milliye mücahitlerinin kazandığı İnönü zaferini bütün kalbiyle kutluyor, alkışlıyordu. Bu zaferi, İslam'ın zaferlerinin bir başlangıcı olarak kabul ediyor ve öyle niteliyordu.64

VE SAVAŞ SONRASINDA BEDİÜZZAMAN ANKARA'DA

Bediüzzaman'ın Kurtuluş Savaşı'ndaki kahramanca mücadelesi Ankara Hükümetince takdirle karşılanmış ve defalarca Ankara'ya davet edilmişti65. Bediüzzaman ise henüz savaştaki vazifesinin bitmediğini düşündüğünden bu davetleri reddetti ancak Milli Hükümeti desteklediğini bildirmek için de talebelerinden Tevfik Demiroğlu, Molla Süleyman ve Binbaşı Bitlis'li Refik Beyi yolladı.66

11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile beraber Kurtuluş Savaşı resmen zaferle neticelenmiş ve Bediüzzaman da savaştaki vazifesini tamamlamış oluyordu. Tam bu sıralarda, eski Van Valisi ve Millet Meclisi'nde meb'us(vekil) olan dostu Tahsin Bey vasıtasıyla tekrar Ankara'ya davet edildi. Savaşın bitmesiyle, Üstad da vazifesini tamamlamış olduğundan bu davete icabet ederek67, 19 Kasım 1922'de Ankara'ya gitti.68

EK-1

 

Bediüzzaman hz.lerinin İstanbul'a ulaştığını bildiren Tanin gazetesi

EK-2

 

Kurtuluş Savaşı sırasında basılan Hutuvat-ı Sitte isimli eserin kapağı. Eserin isminden başka sadece Bediüzzaman yazılı.

EK-3

 

Bediüzzaman'ın Yeşilay'da ilk toplantılardan beri toplantılara katılıp, görüş belirtip imza attığını gösteren belgeler.

EK-4

 

Yeşilay'ın ilk toplantı günlerine ait imza ve hüviyet defterinden birinde Bediüzzaman'ın imza ve hüviyeti

EK-5

 

22 Şubat 1336-22 Şubat 1920 tarihli İkdam Gazetesi'nde,Kürt ve Ermeni ittifakını protesto eden Bediüzzaman Said Nursi ve iki arkadaşının ortak yazıları

EK-6

 

Sebil'ür Reşad Gazetesi'ndeki ilgili sayfa

KAYNAKÇA:

1.Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayat,s.394

2.Bediüzzaman Said Nursi,Tarihçe-i Hayat,s.115

3.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayat,s.426,Mary Weld,Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi,s.205

4.Asar-ı Bediyye,s.650

5.Asar-ı Bediyye,s.137

6.Yavuz Bahadıroğlu,Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi,3:783,Weld,Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi,s.207

7.Kazım Karabekir,İstiklal Harbimiz,C.1,s.78

8.,Gnkur.Bşk.Harp Tarihi Dairesi Resmi Yayınları,Türk İstiklal Harbi,C.1,s.83

9.Osman Özsoy,Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı,s.61

10.A.g.e.,s.22

11.A.g.e.,s.23

12.Mehmed Kırkıncı, Cihad Sahasında Bediüzzaman,s.171

(*)Bu konuşmanın tarihini Taha Niyazi Karaca 1894 olarak verirken,Mustafa Armağan ise 1882 olarak verir.(Bkz.Taha Niyazi Karaca,İngiltere Başbakanı Gladstone'un Osmanlı'yı Yıkma Planı,s.302.; Mustafa Armağan,Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 2,s.144)

13.Humayin Ansari,The İnfidel Within:Muslims in Britain Since 1800,London 2004,s.80; ayrıca bkz.Akbar S.Ahmed,Postmodernism and İslam:Predicament and Promise,London and Newyork 1992,s.182;Sonyel,Minorities,s.290(Taha Niyazi Karaca'dan naklen)

"At one stage he raised a copy of the Holy Qur'an in his hand and said that so long as this book remained with the Muslims in that country and they respected and followed it,the British would never be abke to dominate them.He added that the only solution was to try abd separete the Holy Qur'an from the Muslims of Egypt." http://www.batkhela.com/islam/story3.shtml (Mustafa Armağan'dan naklen)

Taha Niyazi Karaca, İngiltere Başbakanı Gladstone'un Osmanlı'yı Yıkma Planı,s.302.

Mustafa Armağan, Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 2.,s.144

(*)Bu müracaat evvela Şeyh-ül İslam'lığın Dar'ül Hikmet'e bu mevzuyu aktarıp cevap istemesi daha sonra Dar'ül Hikmet'in azası olan Bediüzzaman'a müracaatı şeklinde tahakkuk etmiştir.

14.Weld,Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi,s.239

15.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.491

16.Asar-ı Bediyye,s.84

17.Badıılı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.450

18.Yavuz Bahadıroğlu,s.162

19.Badıllı, Güneş Üflemekle Sönmez,s.74

20.Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.493

21.Eşref Edip, Risale-i Nur Müellifi Said Nur,s.95

22.Asar-ı Bediyye,s.114-117

23.Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.522

24.Badıllı, Güneş Üflemekle Sönmez,s.74

25.Özsoy, Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı,s.64

26.A.g.e.,s.63

27.A.g.e.,s.64

28.Bediüzzaman Said Nursi,Şualar,s.539

29.Weld,Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi,s.231

30.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.484

31.Asar-ı Bediyye,s.95

32.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.437

33.Asar-ı Bediyye,s.104

34.A.g.e.,s.104

35.http://www.yesilay.org.tr/Kurumsal/Yesilay-in-Tarihi(Erişim Tarihi:10.02.2012)

36.Selahaddin Kaptanağası,Yeşilayın Tarihçesi,s.2-3(İsmail Mutlu,Sorularla Bediüzzaman Said Nursi'den naklen)

37.Necmeddin Şahiner,Son Şahitler,5:309

38.Özsoy,Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı,s.86

39.Bilal N.Şimşir,Kürtçülük,s.306

40.A.g.e.s,306

41.İsmail Göldaş,Kürt Teali Cemiyeti,s.159

42.Şimşir,Kürtçülük,s,307

42.Necdet Sevinç,İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet,s.238

43.A.g.e.,s.238

44.Mehmet Bayrak,Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri Üstüne,s.97

45.Asar-ı Bediyye.,s.459

46.A.g.e.,s.354

47.A.g.e.,s.461

48.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.517

49.A.g.e.,s.517

50.Altan Tan,Kürt Sorunu,s.162

51.Şimşir,Kürtçülük,s.311

52.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.677

(*).Bekir Berk,Mehmed Fırıncı ve Sinan Omur bu olayı Konsolidçi Asaf Bey'den birebir dinlemişlerdir.Sinan Omur 1960'lı yılların içinde yayınlanan Yeni İstiklal Dergisi'nin 251.sayısında bu olayı kaleme almış ve mezkur mektubu bizzat Konsolidçi Asaf Bey'den dinlediğini ve hatta mektubun bir kopyasını Asaf Bey'in imzaldıktan sonra kendisine verdiğini yazmıştır.

53.Şahiner,Son Şahitler 5,s.89

54.A.g.e.,s.5:90

55.Özsoy,Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı,s.248

56.Özsoy,Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı,s.248

57.Sevinç,İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet,s.293

58.Asar-ı Bediyye,s.103

59.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.488

60.A.g.e.,s.495

61.Asar-ı Bediyye,s.103

62.Badıılı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.495

63.Asar-ı Bediyye,s.624

64.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.496

65.Eşref Edip,Risale-i Nur Müellifi Said Nur,s.96

66.Badıllı,Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı,s.535

67.A.g.e.,s.535

68.A.g.e.,s.539

https://sorularlarisale.com/makale/kurtulus-savasinda-bediuzzaman-said-nursi

***

 

 Bediüzzaman Said Nursi ve Anadolu iman hareketi : Kuva-i Milliye ruhunun yeniden ayağa kaldırılması.
Yer Numarası: A.VII/3330
ISBN: 9759532077
Dil Kodu: Türkçe
Yazar: Kitapçı, Zekeriya.
Basım Bildirimi : 1. bsk.
Yayın Bilgisi: Konya : [yayl.y.], 1989.
Fiziksel Niteleme : 480 s. : 24 cm.
Genel Not: Bibliyografya var (s. 475-476).
Konu: Bediüzzaman Said Nursi, 1878-1960.

***

İSKİLİPLİ ATIF ve ZIRZEVAT TARİHÇİLER

 29.06.2021

Dünyada Resmi ideolojilerin yayın organı olan –sahibinin sesi- köpek marka-Pravda ve El Ehram gibi bizde Cumhuriyet ve Sözcü de devlet yıkan İttihat ve Terakki Partisinin izdüşümü olan ana muhalefetin amiral gemisidir.

Türkiye’de Ana muhalefete Parti değil, Devlet düşmanlarına arka çıktığı için, zararlı örgüt denebilir.

İşte Cumhuriyetin 27.2.2021 Cumartesi günü Araştırmacı-yazar imzasıyla O.

Selim Kocahanoğlu “İskilipli Atıf Efendi ve Siyasal İslam” başlığıyla yayınlanan yazısının bir yanlışla başladığını gördük.

Siyasal İslam lafıyla İlk düğme yanlış iliklenmişti. İstiklal Mahkemesi arşivlerine girmemiş olan yazar, Eksik bilgiyle başlamış olabilirdi, kasıt düşünmedik.

Devam eden satırlarda yalan ve iftira vardı. Yazı inancı ve düşüncesi uğruna hayatını feda eden şehit ilim adamına ağır bir hakaretle sonlandı.

Düğmeye basılmıştı. Aynı günlerde Yılmaz Özdil, Sinan Meydan ve bu talihsiz yazıdan alıntılar yaparak sosyal medyada yayınlanan Alper Aksoy’un akıl dışı yazıları çıktı.

Saldırı halinde birlikte iftira, yalan ve hakaretler Milletin yüreğinde özel yeri ve değeri olan Müderris İskilipli Atıf Efendiyi basın yoluyla itibarsızlaştırmak için yapılan bir altıncı kol faaliyetidir.

Hiçbiri de çağdışı Engizisyon ve İnfaz timi olan İstiklal Mahkemelerinden bahsetmediler. “Astık ya, idam ettik ama yetmedi, yürekleri soğumadı, bir kere de kurşuna dizelim, itibarsızlaştıralım, Milletin gözünden düşürelim” istediler. Fakat asıl kendileri milletin gözünden ve gönlünden düştüler.

En hafif ithamları “Şapka karşıtı kitap yazdığı için değil, halkı isyan ve irticaya teşvik ettiği için ve Milli Mücadeleye karşı Beyanname yayınladığı için Anayasayı tağyir ve vatana İhanetle asıldı.” Dediler.

EV ÖDEVİ YAPANLARIN YALAN ve İFTİRALARI İngiliz işgalindeki başkentimiz İstanbul’da, zor şartlarda sosyal sorumluluk üstlenen bir Osmanlı münevveri, Fatih Müderrisi ve Kabataş Lisesi lisan öğretmeni olan İskilipli Atıf Efendi için “Sürgün edildiği Bodrumda cami kapısında gayrı meşru para topladı-yalan, Ramazanlarda cer hocalığı yaptı-yalan, İstanbul’dan Bodrum’a sürüldü-yalan, Atıf Efendi hayatında Bodrumu görmedi.

Bodruma sürülen arkadaşı Müderris Rasim Efendiyi kurtarmak için Ona ve geride bıraktığı ailesine yardım etti. Diğer bir iftira İbrahim Tali’nin pasaportunu çalarak-yalan, Kırıma kaçtı. Medrese Arkadaşı ile anlaşarak rızasıyla ve Onun pasaportuyla Tophaneden kalkan vapurla Kırıma gittiği doğrudur.

Haberli geldiği Bahçesaray’da bir âlim-bir aziz misafir olarak karşılanıp ağırlandı. Ona rağbet ettiler, sohbetlerinden yararlanmaya çalıştılar. Kırım medreselerinin ıslahı için Ona Vakıflardan sorumlu bakanlık teklif edildi.

Meşhur tabirle “Altı asırlık Cihan Devleti Osmanlıyı altı günde yıkan İttihat ve Terakki” Onu, başkent İstanbul’dan uzaklaştırmak istediği için, çoğu Müderris olan kalabalık bir ilim adamı gurupuyla birlikte Sinop’a sürgün edildi.

Suçlayan güçler gerekçeyi de icat ediyordu. Çorum ilçelerinde ve Boğazlayanda sürgün müddeti dolunca tekrar İstanbul’a döndü. Bir adli hata yapılmış, bir yanlışlık olmuş dediler ve Ona daha sorumlu bir üst görev verdiler.

İNGİLİZ ENTRİKASI

İngilizlerin iki İstihbarat örgütü dünyayı karıştırmaktadır. Britisch Central İntelijans ve Colonyal İntelijans. Merkez ve Sömürgeler İstihbaratı. Meşhur vurgu; ”Okyanusta iki balık birbiriyle kavga ediyorsa mutlaka bir İngiliz parmağı vardır.

İstanbul’da da bütün Resmi kurumlar, karakollar, Meşihat ve Meclis İngiliz İstihbaratının baskı ve tehditleri altındadır. 1918-1923 arasında beş yıl İstanbul işgal altındaydı.

19 Şubat 1919’da bir gurup ilim adamıyla birlikte“ Cemiyeti Müderrisin” yani bugünkü tabirle Öğretmenler Derneği’ni kurdu. Müderrislerin sosyal standartlarını korumak ve dayanışmalarını sağlamak ve onlarla ülke çapında iletişim kurup haberleşmek için de Anadolu ve Rumelide 18 şubesini açmayı da başardılar.

Kitap çalışmaları yapmaya başladı. İstanbul’da Eşref Edip ve Mehmet Akif ikilisinin gayretiyle çıkan Sebilurreşadi, Beyanul Hak, Alemdar ve Tahirul Mevlevi’nin yayınladığı Mahfel Dergilerinde yazıları yayınlanmaya başladı.

15 Mayıs 1919 günü İzmir’in işgalini bir gurup arkadaşıyla birlikte İngiliz Sefareti önünde protesto ettiler. Konuşmacı Atıf Efendiydi. Dokuz ay sonra 24 Aralık 1919 da aynı Dernek “Teali-i İslam” adıyla hizmete devam etti.

Atıf Efendi, Çok okuyan ve yazan velut bir düşünce ve aksiyon adamıydı.

BEYANNAME İNGİLİZ-ARACI MUSTAFA SABRİ VE DÜRRÜZADE

İşgal altındaki İstanbul Gazetelerinde çıkan Beyannameler, Resmi duyurular ve hatta “Huruc Alel Sultan” Fetvaları İngiliz Kolonyal Entelijansının-İstihbaratının kontrolünde yayınlanırdı.

Yayına hazırlanan Kuvayı Milliye Aleyhindeki Beyanname üzerinde Mustafa Sabri Efendiyle ters düştüler. Tahirul Mevlevi olayın canlı şahidi ve müdahilidir. Verdiği ifadelerde, savunmalarında ve tarihi belge niteliğindeki Siyasi Hatıralarım kitabında konuya açıklık getirir.

“Huzur Dersleri“ kitabını 2. Cildinde Prof Ebul Ula Mardin, sekiz sayfada anlattığı İskilipli Atıf’ın Dramınında yine konuya değinir.

Meşihat kurumu içinde yalnız İngiliz İstihbaratının baskı ve tehditlerine direnen ve alet olmayan Şeyhulislam Haydarizade İbrahim Efendi olmuştur. Mustafa Sabri Efendi ve hele İstihbarata nerdeyse teslim olan Dürrüzade Abdullah Kuvayı Milliye aleyhide beş ayrı fetva yayınlanmasına aracı olmuştur.

İSKİLİPLİ ATIF KUVAYI MİLLİYECİDİR

Sebilurreşad aydınlarıyla aynı gurup içinde olan İskilipli Atıf Efendi, Tahirul Mevlevi ile birlikte itiraz için gittikleri Meşihatta Mustafa Sabri Efendiye söylerler ve sonra da yayınlarlar; “Kuvayı Milliye’ye karşı olmak dinen caiz değildir. Düşman işgaline karşı Anadoluda çarpışanlar Asi değil fisebilillah Mücahittir. Bu Fetvalar Mualleldir-geçersizdir. Geri alınmalıdır.” Bu satırlar Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında ve savunma metinlerinde mahfuzdur.

Ayrıca 17 Kasım 1922 günü Sultan 6. Mehmet Vahdettin yurttan kaçtı.-yalan- Kaçmadı sürüldü. Bütün Osmanlı Hanedanı yaşlı ninelerden kundaktaki bebeğe kadar İngiliz Kolonyal İstihbaratı tarafından zorla bir gemiye doldurularak İtalya’ya sürgün edildiler.

Sürgünün dördüncü yılında Osman Gazinin torunu 6. Mehmet Vahdettin Vatanından uzaklarda bir sahil kasabası olan San Remo’da vefat etti.

İlerleyen yıllarda Fransa, İngiltere, Amerika, Beyrut ve Şam’a dağılan Osmanlı Hanedanı onlara reva olmayan bir sefalet içinde yaşadılar.

Atıf Efendi kurduğu yayınevinde on yılda elli eser vermeyi tasarladı. İslam Fıkhı üzere yazmaya ve yeni eserler vermeye başladı. 1923 Tesettürü Şer’i ve Din-i İslam’da- Men’i MüskiratAlkol Yasağı risalelerinden sonra da 12 Temmuz 1924’te küçük boy 32 sayfa “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesini yayınladı.

İslam Hukuku üzerine çalışmalarını sürdürdü. Bugün 6 ciltlik İslam Fıkhı kitabı İskilipliyi Rahmetle anmaya yeter.

Yazısında ifade ettiği gibi, habis bir Niyet Okuma seansı başladı Kocahanoğlunda;”Bu risaleyi yazma amacı dinsiz cumhuriyete şapka simgesiyle yumruk indirmekti.”

NEFRET SUÇU İŞLENMİŞTİR

Ankara İstiklal Mahkemesinin hukuk adamı olmayan Hâkimleri de böyle uyguluyorlardı. “Bir-iki soru sorduktan sonra hemen karar vereceksin, sallandıracaksın.”

ZIRZEVAT Tarihçilerinde de Söylemlerinin ana dinamiği Nefrettir.

Yazılarda açıktan Nefret suçu işlenmektedir. Bir ideolojik karşıtlıktır. Ayrıca bu üslup doğrudan kutuplaştırır, ayrıştırır, ötekileştirir ve sürgit düşmanlığa aracılık eder.

Bu psikolojinin teşhisi ön yargı ve Obsessif Sendrom’dur, saplantıdır. Çünkü bunlar Milletin temel değerleriyle barışık değiller hatta değerlere düşmanlar. İnancı ve ifade özgürlüğü uğruna kitabın ortasından konuşan ve bu yüzden yaşama hakkı gaspedilen alim ve aziz şehitlere saldırırken temel değerlerden öc alıyorlar.

Genç nesillere ve yeni kuşaklara İslami Hayatı yol haritası olarak sunan ilim ve aksiyon adamlarından Ankaralı İbrahim Ethem gibi İskilipli Atıf da çağdışı bir Engizisyon mahkemesi tarafından salben idam edildiler.

Ankara İstiklal Mahkeme Reisi Ali Çetinkaya’nın Meclis koridorunda tartıştığı Kars Fatihi Deli Halit Paşayı sırtından vurarak işlediği cinayeti örten Resmi İdeolojiye diyet borcu vardı.

Yanında Hâkim makamında oturan bir tıp doktoru Reşit Galip ile birlikte iki-üç duruşmayla adam asıyorlardı.

Yazılı ve görüntülü ifadelerde sembol şablonlar ve aşınmış vecizeler yeterlidir.

Başbakan olmayı kafaya koyan Yurtta Sulh-Cihanda Sulh deyiverir. Banka soyarken Kar Maskesi, Ülkeyi soyarken Atatürk maskesi yeterlidir.

İSYAN DEĞİL SİVİL İTAATSİZLİK

“Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesi ilk üç ayda tükenmişti. Şapka İktisası Kanunu çıktığı 25 Kasım 1925 ‘ten sonra itham edildiği gibi ücretli-ücretsiz olarak doğu illerine gönderilmedi. Çünkü mevcudu yoktu. Ayrıca sanık yerinde olan değil, Müddei İddiasını ispatla mükelleftir.

Erzurumdan Giresuna, Maraştan Rizeye kadar halkın yaptığı yürüyüşler İsyan değil, SİVİL İTAATSİZLİKTİR. Çünkü kimsede silah yoktu ve tek mermi sıkılmamıştır.

Mustafa Sabri Efendiye karşı yapılan itiraz, red ve tartışmadan iki ay değil sadece İki GÜN sonra yayınlanan TEKZİPNAMEYİii belge olarak kabul etmeyen Reşit Galip, bu tezvirat Kültürünün ürünü Zerzevat Tarihçisi gibi önyargılıydı ve Niyet Okuyucuydu.

Zihin Arkasını Okumaya kalkan Kocamanhanoğlu’na kendilerinin yakından tanıdığı merhum Nureddin Topçunun “ İstiklal Mahkemelerinde Hâkim yoktur, Eşkıya vardır!”,”27 Mayıs Darbesinde Başbakan asanlar İstiklal mahkemesi yanında yunmuş-yıkanmıştır!” tarihi tespitlerini hatırlatırız.

Bu vatandaş Niyet Okuyan, zihin arkasını okuyan fakat Arşive girip Mahkeme Zabıtlarını okuma zahmetine katlanmayan, delile itibar etmeden vicdani kanaatleriyle Salben İdam Kararları verip hemen infaz ederek emperyalistlere ev ödevi yapan Hainlerle aynı kulvarda yürümektedir.

İddialarını güçlendirmek için Yaşar Nuri Öztürk ve Merhum Süleyman Nazifeiii atıflar yapan, kendi tabirleriyle Zerzevat değil, Zırzevat Tarihçileri İskilipli Atıf için, “O hâkimin yerinde ben olsaydım Atıf Hocayı sehpadan indirip, tekrar-tekrar asardım!” Diyen Haydar Baş ile aynı tabağa kaşık sallıyorlar.

SON SÖZ

Muhammed Atıf Efendi, Tahirul Mevleviyle birlikte reddettikleri ve karşı Tekzipname yazdıkları Beyanname Mustafa Sabri Efendiye aittir!

İstiklal Mahkemelerinin TBMM’de muhafaza edilen ve transkripsiyondan sonra Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanan zabıtları, sanık ve şahitlerin ifadeleri, İ.Ü. Medeni Hukuk ve Toprak Hukuku Ord.Prof. Ebulula Mardin’in Huzur Dersleri 2. Cilt s178. Ve Duruşmaların birinci derece sanık ve şahidi olan Tahirul Mevlevi’nin İstiklal Mahkemesi Hatıraları asılan âlimleri tarih huzurunda aklamakta ve aydınlatmaktadır.

Asıl “Katıksız Hainler” eksik bilgiyle nefret suçu işleyen ve sisteme yaranan üsluplarıyla resmi İdeolojinin tasmalı zağarlarıdır.

Şüphesiz Allah Muntakimdir.

---

i Sebilurreşad mensupları arasında başta İskilipli Atıf Efendi olmak üzere Tahirul Mevlevi, Ermenekli Müderris Saffet Efendi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Eşref Edip, Ali Şükrü, Abdurreşit İbrahim, Elmalılı Ahmet Hamdi Yazır, Cevat Rifat Atılhan, Said Halim Paşa, Gaspralı İsmail, M. Şevket Eğyi, Ebul Ula Mardin, Said Nursi ve Eşref Sencer Kuşçubaşı bu beyannameyle Anadolu’da parlayan Kuvayı Milliye’ye destek verdiler.

ii Tekzipname. İskilipli Atıf Efendinin Yunan teyyareleriyle Eskişehir üzerine atılan beyannameler üzerine Tekzipnamesi. Vakit Gazetesi. 25 Teşrinievvel 1336- 25 Ekim 1920 No;1034 s.3

iii SÜLEYMAN NAZİF’İN GARAZKÂR YAZISI

“Ulucanlar cezaevindeki koğuştayız. Münzevi günlerden birinde elime geçen gazetede Süleyman Nazif Beyin “İmana Tasallut” ünvanlı bir risalesinin o gün intişar etmiş olduğu ilanlar kısmında mündemiç bulunuyordu. Ahlak ve Mürüvvet adına son derece müteessir oldum. Cezaevinde kendini müdafaa imkânı olmayan bir insandan intikam almaya kalkması hafızama sığmadı. Yazar Süleyman Nazif’in İmana Tasallut risalesi ve Atıf Hoca bağlantısı neydi? Mahfel Mecmuasının sahibi ve koğuş arkadaşı Tahirul Mevlevi anlatıyor. Bu bir ilmi münakaşadır. Nasıl Gelişmiş? “Vatan Gazetesinde Ubeydullah Efendiyle Resimli Gazetede Süleyman Nazif Bey arasında Oruç ile Fidye Cevazına dair yazılar yayınlanmıştı.

İşte Atıf Efendi Mahfil Mecmuasının 50, 51, 52. Sayılarında her iki yazarın da görüşlerinin doğru olmadığı hakkında mufassal bir makale yazdı. Ne Süleyman Nazif ne de Ubeydullah Efendi buna cevap veremediler. Süleyman Nazif bekledi. Atıf Efendinin 12 temmuz 1924 ‘te “Frenk Mukallitliği ve Şapka eseri çıktıktan sonra, vesile ittihaz ederek Son Telgraf gazetesinde ithamkâr ve ağır bir üslupla hücumda bulundu. Atıf Efendi buna da cevaben bir yazı yazdı. Süleyman Nazif Bey aynı gazetede ve aynı düşüncelerini ilavelerle daha da ağır suçlayarak tekrar etti. Atıf Efendinin bu edep sınırlarını zorlayan Süleyman Nazif Beyin yazısına verdiği cevap bu sefer gazetede ve aynı sütunlarda yayınlanmadı.(!) Basın ahlakına uymayan bu tavır üzerine Atıf Efendi yargı yolunu seçti. Süleyman Nazif Beyi mahkemeye verdi. Atıf Efendi “ Yayın yoluyla tahkir ve tezyif” davasını kazandı. Basın-Yayın ahlakına uymayan SON TELGRAF Gazetesinden yüz lira tazminat aldı.” Tahirul Mevlevi sözlerine devam ediyor. “Ben Süleyman Nazif Beyin edebi kudretine hayran idim. Kendisi de bana iltifatkâr idi. Hatta Mizacının dalgalanması ve fikri değişikliklerini dehasına haml ederdim. Lakin adamın en tehlikeli anında -18 ay sonra-sırf ilmi bir mübahasedeki-konudaki- Mağlubiyetin Hıncını almak için kendini savunamayacağı bir surette Jurnal vermeye kalkışmak ne dinde hoş görülür, ne de dinsizlikte…” İskilipli Atıf Efendi idam edildi, ben beratla İstanbul’a döndüm. Süleyman Nazif bir gün Darul Fünun Müderrislerinden Ferit Beyle birlikte bana “Geçmiş olsun!” demeye geldiler. Süleyman Nazif Bey daha kapıdan girer girmez şevkle boynuma sarıldı. “Atıf Efendinin idamına teessür ve teessüfünü söyledi. Hatta Atıf Efendinin tevkifini gazetede okur-okumaz Polis müdüriyetine gittiğini, Muavin Aziz Hüdai Beyle görüştüğünü, Hocanın tevkifine sebep aradaki münakaşa ise, onun sırf ilmi bir konu olduğunu söyledim!” “”Ha öyle mi? Diyerek Ona sadece Hayret hali gösterdim.(2) Tahirul Mevlevinin Ona gönlü kırılmış ve inancını kaybetmişti. “Ona İade-i ziyarete gitmedim.” Diyor. Çünkü tevkif edilip Ankara İstiklal Mahkemesine götürüldüğü ve Ulucanlarda tutuklu iken Son telgraf gazetesinde Süleyman Nazif, Tahirul Mevlevi’nin sahibi olduğu MAHFİL Dergisinden “İmana Tasallut” yazısında def’aten bahsetmiş, zikretmişti.

Bu durumda Tahirul Mevlevi de Vatan haini damgasıyla idam edilebilirdi. “İmana Tasallut” risalesini yazan kalemin Garaz ve nefsaniyet bataklığında bitmiş olduğunu gösterir.” Tahirul Mevlevi “İmana Tasallut” yazısı üzerine Süleyman Nazif’i gönlünden çıkarmıştı. Onu kaybetmenin de acısını duymuştu. İmana Tasallut yazısını okuduğunda Ona İslami ahlak namına kalben acımış ve ağlamıştı. Süleyman Nazif’in vefatında da cenazesine gitmemişti. Kendileri Ulucanlarda canlarıyla boğuşurken talihsiz ve kindar yazısıyla Süleyman Nazif’in tavrını İnsani bulmadığı için vefatına tarih düşürmemiş, edebiyat çevrelerinin beklentisine rağmen mersiye falan da yazmamıştı.

https://www.hertaraf.com/haber-iskilipli-atif-ve-zirzevat-tarihciler-7226

***

Kuvayi Milliye Birlikleri Hangi Olaydan Sonra Kurulmuştur? Kuvayi Milliye Ne Zaman Ve Neden Kuruldu?

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından dış güçler Anadolu’yu işgal etmeye başlamıştır. Bunun sonucunda Türk vatanını korumak için oluşturulan milli güce Kuvayi Milliye adı verilmiştir. Vatanın birçok kesiminden gelen herkesin katılarak oluşturduğu bu birlik, yeterli gücü elde edememiştir. Kuvayi Milliye Birlikleri hangi olaydan sonra, neden ve ne zaman kurulmuştur sorularına ait detaylar yazının devamında.

Bir milli direniş olarak tanımlanan Kuvayi Milliye, 1918 ve 1921 yılları arasında devam etmiştir. Milli Kuvvetler olarak adlandırılan bu silahlı birlik, düzenli ordudan oluşan işgalci güçlere karşı gerilla savaşı uygulamıştır. Milli birliklerin oluşması sebebiyle, işgal altındaki halk için bu örgüt bir umut olmuştur. Kuvayi Milliye Birliği, işgallerde bir sonuç elde edemedikleri ve düşman ordularını durduracak yeterli güce sahip olmadıkları için kısa süre sonra dağılmıştır.

Kuvayi Milliye Hareketi Nedir?

Millî Mücadele döneminde düzenli ordu kurulana dek, düşman güçlere karşı halkın kendisini savunması, Kuvayi Milliye Hareketi nedir sorusuna cevap niteliğindedir. Örgüt, Anadolu ve Trakya taraflarında kurulmuştur. Bu birliğin 1920 yılı ortalarında 15 bin kişiye ulaştığı bilinmektedir. Düşman karşısında başarıyla mücadele eden Kuvayi Milliye birliği, Millî Mücadele karşıtı ayaklanmaların olmasını da büyük oranda etkilemiştir.

Kuvayi Milliye Neden Kuruldu?

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı'nın yenilgisinin ardından işgalci güçler tarafından Mondros Ateşkes Antlaşması imzalatılmıştır. Yunanlıların İzmir'i işgal etme hedefi, bununla beraber Osmanlı'nın savunmasız kalıp dağılması, bu birliğin kurulmasına önayak olmuştur. İzmir'e yapılan işgaller ile birlikte halkın işkence ve zorbalık yaşaması ve dağılan Osmanlı'nın savunmasız kalması bir tepki olarak doğmuştur.

Kuvayi Milliye Ne Zaman Kuruldu?

Kuvayi Milliye Birliği ilk ne zaman kuruldu sorusuna, 19 Aralık 1918 yılında Dörtyol'da Fransızlara karşı başlamıştır, cevabı verilebilir. Bunun yaşanmasındaki ilk büyük etken, Fransızlar 'ın Güney Cephesi'nde gerçekleştirdikleri işgallere Ermenileri de ortak etmeleridir. Daha sonraki süreçte ise bu birliğin ikinci direniş hareketi göze çarpmaktadır. İzmir'in işgalinden sonra bazı yurtsever subaylar Kuvayi Millîye Birliği'ni örgütleyerek Ege Bölgesi'nde resmen başlatmışlardır.

Kuvayi Milliye Birlikleri Hangi Olaydan Sonra Kurulmuştur?

Kuvayi Milliye Birliği, Mondros Mütarekesi'nin ardından hükümetin tepkisizliği sebebiyle halkın kendiliğinden örgütlenerek kurduğu bir harekettir. Bu birlik, Batı Bölgesi'ndeki Yunan işgallerine, Doğu'da Ermeni ve Rum çetelerine ve Güney'deki Fransızlara karşı ayaklanmıştır. Bu birlik tamamen halkın irade gücüne bağlıdır. Kuvayi Milliye, Anadolu'daki işgallere karşı yapılan ilk silahlı direniş olması yönüyle dikkat çekmektedir. Tek bir merkeze bağlı olmayan ve kendi bulundukları bölgeleri savunan bu birlik, halkın milliyetçi ve vatansever ruhunu ortaya koymuştur.

Kuvayi Milliye Birlikleri'nin Kurulmasında Neler Etkili Olmuştur?

Bu soruya cevap olarak birçok faktör sayılabilir. Buna göre, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı sonrasında yenilgiyle çıkması ilk ve en önemli nedendir. Bunun ardından Mondros Ateşkes ile Osmanlı ordusunun terhis edilmesi, İzmir'in işgali gibi sebepler sıralanır. İşgalcilerin halka zulmetmesi ve Osmanlı'nın halkın can ve mal güvenliğini koruyamaması, bu birliğin kurulmasında büyük etkendir.

https://www.sabah.com.tr/egitim/kuvayi-milliye-birlikleri-hangi-olaydan-sonra-kurulmustur-kuvayi-milliye-ne-zaman-ve-neden-kuruldu-e1-5788027#:~:text=Kuvayi%20Milliye%20Birli%C4%9Fi%20ilk%20ne,i%C5%9Fgallere%20Ermenileri%20de%20ortak%20etmeleridir.

***

KUVAYIMİLLİYE

Süleyman SEYDİ

        Kuvayımilliye kelime olarak “milli kuvvetler” anlamına gelmektedir. Ancak kavram olarak ele alındığında 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalini müteakip bir tür gerilla savaşı ile Anadolu’yu işgal eden güçlere karşı mücadele veren, görünürde siyasi ve askeri bir merkezi otoriteye bağlı olmayan silahlı grupları ifade eder.

         

        Farklı yaklaşım ve tanımlar Kuvayımilliye’yi farklı şekilde anlamlandırırlar. Enver Behnan Şapolyo Kuvayımilliye’yi “imanlı bir mefkûrenin galeyanlı anlarıdır” diye tanımlar.

         

         

              Yavuz Abadan’a göre ise Kuvayımilliye, Milli Mücadele’nin İkinci İnönü Savaşı’na kadarki seyrine egemen olan kuvvetlere verilen addır.[1] Sabahattin Selek ise Kuvayımilliye’yi, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak kuruluşlarını, Heyeti Milliyeleri, Kongreleri, Büyük Millet Meclisini, kamu kuruluşlarını ve düzenli orduyu da içine alan tüm Kurtuluş Savaşını kapsayan sivil ve askeri hareket olarak ele alır.[2] Bu tanım Yavuz Ercan’ın “Kuvayımilliye Kurtuluş Savaşı’nın bütününü ifade eder”[3] tanımlamasıyla da örtüşür. Mustafa Albayrak daha teferruatlı tanım verir: “Mondros Ateşkesi’nin sonrasında İstanbul’daki merkezi Hükûmetin gücünü yitirmesi, Anadolu’nun idari, mali, sosyal sorunlarına ve işgalcilerin yarattıkları olumsuzluklara bir çözüm getirememesi sonucu yaşanan felaketlerin karşısında, Anadolu insanının aralarında güç birliği etmesi ile oluşan ve ilk kurşunla başlayıp, 23 Nisan 1920’de hukuksal bir nitelik kazanarak devam eden, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran maddi ve manevi gücün adıdır”.[4]

         

        Şevket Süreyya Aydemir, Kuvayımilliye’yi iki ayrı yönden ele alır: Ona göre Kuvayımilliye, her şeyden önce bir teşkilat fikridir. Bu teşkilat fikri, çeşitli gelişmeler sonunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti şekline ulaşır. İkinci yön, bir Halk Hareketi’dir. Bu hareket, çeşitli saldırılar, can ve yurt tehlikeleri karşısında Halk’ın, kendi içinden beliren bir savunma çabasıdır. Bu çaba, yöresel veya bölgesel davranışlar, silahlanmalar, gruplaşmalar ve direnişler şeklinde, 1919 Haziranı ile 1920 sonları arasında, Milli Mücadele’nin anılarına karışır.[5]

         

        Toparlayacak olursak, Kuvayımilliye adı, önceleri İzmir ve çevresinde bulunan ve silahlı direnişe geçenleri ifade ederken, daha sonraları tüm ulusal hareketi kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Kuvayımilliye yabancı işgallere tepki gösteren, Misak-ı Milli ile sınırları belirtilen Türk yurdu üzerinde tam bağımsızlığı gölgeleyecek girişimlere karşı çıkan ve bu anlamda tam bağımsızlığı hedefleyen bir harekettir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini müteakiben Yunan saldırıları karşısında Ayvalık’tan Denizli’ye kadar uzanan çizgide bölgesel direniş birlikleri ortaya çıktı. Her biri çoğu zaman birbirinden kopuk şekilde kendi bölgesini savunmaya gayret gösterse de aynı amaca yönelik olmasından dolayı milli bir karakter arz eden bu direniş hareketine Kuvayımilliye denilir. Sivas Kongresi ile de tüm yurdun savunulması ortak paydasında buluşan bir anlama büründü.

         

           Tanımlardan da anlaşıldığı üzere Kuvayımilliye, Milli Mücadele içinde hem bir aşama/süreç; hem de bir yönüyle bütünüyle mücadeleyi kapsar. Kuvayımilliye hareketi Anadolu’da Milli Mücadele’ye zemin hazırlayan bir süreçtir; Milli Mücadele’nin temel yapıtaşıdır. Bu süreç olmadan Milli Mücadele hareketini organize etmek, toplumu harekete geçirmek neredeyse imkânsızdır. Her şeyden önce bu dönem Müderrisoğlu’nun ifadesiyle “Anadolu’nun devletsiz ve Hükûmetsiz olduğu bir devirdir”.[6] Bir yandan işgaller, diğer yandan İstanbul Hükûmeti’nin sessizliği dikkate alındığında, bu dönem Türk tarihinin en kırılgan safhalarından birini ifade eder. Bir başka açıdan Türk milletinin siyasi varlığının hiç olmadığı kadar tehdit altında olduğu bir tarih dilimini ifade eder. İşte böyle bir devirde bazı fedakâr subay ve yerel aydınların önderliğindeki halkın katılımıyla oluşan Kuvayımilliye, Milli Mücadele hareketinin organize olduğu 1920 sonlarına kadar işgale yakın bölgeleri yönetmiş ve işgale karşı koymaya çalışmış ve önemli başarılara imza atmıştır. Kuvayımilliye bu devirde düşmana mukavemet eden belki de tek kuvvetti. İşgale karşı Anadolu’da inisiyatifi ele alan Kuvayımilliye birliklerinin başarıları Milli Mücadele azminin ve ruhunun kuvvetlenmesinde ciddi katkısı oldu. Bundan dolayı Milli Mücadelede ‘öncü kadro’nun ve halkın göstermiş olduğu fedakârlık Kuvayımilliye ruhu olarak anlamlandırılır.

         

         

        Kuvayımilliye’nin Doğuşu

         

        Kuvayımilliye, I. Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nı müteakip İtilaf devletlerinin mütecaviz politikalarına bir tepki olarak gelişen bir süreçtir. Aslında Mondros, Türklerin cihanşümul imparatorluğunun tasfiye sürecinde imparatorluk mirasına sahiplenme ve sürdürme mücadelesinin kaybedip ulus-devlet yaratılabilecek bir coğrafyaya çekilmelerini ifade eder. Bunun bir anlamda çağın ruhuna uygun olarak kabul edilebilir yanları olsa da, Mütarekeden hemen sonra başlayan işgaller bunun çok ötesinde Türk varlığına yönelik saldırıları ifade etmesi Anadolu’daki direnişin doğuşuna ve Kuvayımilliye olgusunun yeşermesine sebep oldu.

         

        Osmanlı Devleti Almanya yanında savaşa katıldıktan sonra, başını İngiltere’nin çektiği İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını aralarında yaptıkları dört ayrı gizli anlaşmayla paylaşmıştı. Rusya’yı Boğazlar üzerinde hâkim konuma getiren bu anlaşmalar, İngiltere ve Fransa’ya da bugünkü Suriye, Filistin ve Irak topraklarını içeren coğrafyanın aralarında paylaşılmasını öngörürken, İtalya’ya da Antalya, Aydın, İzmir ve Konya’nın bir kısmı veriliyordu.

         

        Bu anlaşmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Görüşmeleri’nin temelini oluşturdu. Konferansın önemli gündeminden biri bu gizli anlaşmalar çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin mirasının paylaşılması meselesiydi. Zaten Mondros Ateşkes Antlaşması ile de bahsi geçen gizli antlaşmalarla gerçekleştirilen paylaşıma uygun zemin yaratılmıştı. Ekim 1917 Bolşevik İhtilali ile savaştan çekilen Rusya’nın yer almadığı bu süreçte savaş sonrası oluşturulacak dünya düzeni hakkında karar vermek üzere galip devletler adına İngiltere, Fransa, İtalya, ABD ve Japonya’dan oluşan Beş Büyüklerin ikişer temsilci ile katıldıkları Onlar Meclisi adı verilen bir organ oluşturuldu. Osmanlı topraklarının paylaşılması ise, İngiltere, Fransa ve İtalyan başbakanları ile ABD başkanından oluşan Dörtler Meclisi adı verilen kurula bırakıldı. Kurul aslında daha önce yapılan gizli anlaşmaların uygulamaya konulması ile meşguldü. Bu kurulların çalışması esnasında, I. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın İtilaf Devletleri yanında savaşa katılması karşılığında Batı Anadolu’yu vaat ettikleri Yunanistan Başbakanı Venizelos etkin faaliyet gösterdi. Batı Anadolu’ya ek olarak Trakya, On İki Ada ve Kıbrıs’ı da isteyen Yunanlılardan endişelenen İtalya 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etti. İtalya’nın yayılmasından endişelenen İngiltere, menfaatlerine daha uygun olduğu için Yunanlıların İzmir ve havalisini işgal etmesini istiyordu. Bundan sonra İngiltere İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini sağlamak için gayret sarf etti. 10 Mayıs’ta da bunun nasıl gerçekleşeceğine karar verildi ve karar 15 Mayıs 1919’da uygulamaya konuldu.[7]

         

        Yunanlıların desteği ile Rumlar Mondros’tan sonra İzmir yöresinde silahlanmaya başladılar. Hatta belki de güçlerini test etmek için 12 Ocak 1919’da Urla’da başlattıkları isyan üç günde ancak bastırılabildi. Ya İyonya ya ölüm sloganlarıyla hareket eden Rumlar bölgenin Yunanistan’ın bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı. Ancak bu durum Osmanlı Hükûmeti’nce iyi değerlendirilemedi. Bu tecavüzlere karşı bölgede Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kurulmasına öncülük eden Vali Vekili ve Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın görevden alınması, yerine Türkler tarafından sevilmeyen ve Rum faaliyetlerinin maksadını anlayamayan Kambur İzzet Bey’in vali ve Nadir Paşanın da Kolordu Komutanı atanması işgali kolaylaştıracak adımlardı.[8] İşte, İzmir henüz işgal edilmeden, Rumların tecavüzlerine karşı direniş fikri bölgede filizlenmeye başlamıştı. Direniş duygusunu pekiştirmek için ilk adım Redd-i İlhak Cemiyeti’nden geldi. Fakat İzmir işgal edilince Cemiyet üyeleri İzmir’i terk etmek zorunda kaldı. Ancak önemli bir oluşuma öncülük ettiler.[9]

         

        İngilizler İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceğini 14 Mayıs’ta Osmanlı Hükûmeti’ne ve İzmir valisine bildirmesine rağmen Vali Kambur İzzet ve İzmir’deki 17. Kolordu Komutanı Nadir Paşa bunu halktan gizlemeye çalıştı. Önlem almaktan ziyade işgale seyirci kalan Vali, karşı koymak isteyen subayları ve halkı yatıştırma gayretlerine girişerek İzmir’in direnişle karşılaşmadan kolayca Yunanlılara teslim etmeye yardım ettiler.[10]  

         

        İzmir’in işgal edileceği her ne kadar halktan gizlenmeye çalışılsa da, 14 Mayıs akşamı her şey anlaşılmıştı. Durumu öğrenen halk Hükûmet Konağı etrafında toplanmaya başladı. Lise binasında ise ne yapılabileceğine dair halkın da katılımıyla bir toplantı gerçekleştirildi. Vali toplantının dağıtılması aksi halde İtilaf Devletlerinin binayı bombalayacağı ikazında bulunduysa da Yunanlıları İzmir’de görmeye tahammül edemeyen halk bu ikaza aldırmadı. Vali İtilaf Devletlerini gücendirecek herhangi bir hareketten kaçınılmasını istiyordu. Ancak halk, memur ve subaylardan oluşan grup valinin emri dışına çıkarak işgale karşı organize olmaya başladılar. Onlar İzmir’in işgaline mani olamayacaklarının farkındaydılar. Ancak Reddi İlhak Heyeti imzalı beyanname yayımlayarak işgale karşı halkı uyandırmak adına harekete giriştiler. Bu bildiride halktan Yahudi Maşatlığı’nda toplanarak miting yapmaları ve işgale karşı direniş oluşturmaları istendi. Nitekim halkın bir bölümü o gece, başlarında terhis edilmiş yedek subaylar olduğu halde polis dairesindeki silah deposuna hücum ettiler, kapıları kırarak silah ve cephaneleri aldılar. Hapishaneye yönelerek çeşitli bahanelerle tutuklanmış olan aydınları salıverdiler. Ancak İzmir’de bir şey yapılamayacağını anladıklarında Menemen, Ödemiş gibi iç bölgelere çekilmeye karar verildi. Böylelikle işgale karşı sessiz kalınamayacağı ve bir mukavemet potansiyelinin varlığı anlaşılmıştı.[11]

         

        Yunanlıların işgali ile İzmir’de güçlü bir direniş azmi doğmuştu. O sırada izinli olarak İzmir’de bulunan ve direnişi örgütleme noktasında önemli katkısı olduğu anlaşılan Albay Kazım (Özalp) Bey birkaç genç subayla görüşürken “mukavemet edilmelidir, silahı olan silahını alsın, asker, jandarma ne varsa tepelere çıkıp muharebe edelim. Ben de beraber bulunurum” diye söyler. Tarihçi Gotthard Jaeschke “İstiklal Muharebesi bu davetten doğmuştur”[12] der.

         

        Aslında 25 Mart 1919’da Kambur İzzet’in, Vali Vekili ve Kolordu Komutanı olan Nureddin Paşa’nın yerine atanması işgali kolaylaştıran unsur oldu. Zira Nureddin Paşa’dan Rumlar çekinirdi ve işgale karşı kesin mukavemet ederdi.[13] Zaten bu değişiklik İzmir’in Yunalılar tarafından işgalini kolaylaştırmak isteyen İtilaf devletlerinin baskısıyla olmuştu.[14] Dolayısıyla ilerleyen safhalarda da benzer olaylarla karşılaşmamak ve diğer yerlerde de benzer hatayı işlememek için bölgeye cesur, fedakar ve inisiyatif almaktan çekinmeyen komutanlar göndermek gerekirdi. Bunun için, sadece İstanbul ve çevresini düşünen veya kurtuluşu, direnişle karşılık vermek yerine İtilaf Devletlerinden medet uman yaklaşıma sahip İstanbul Hükûmeti’nden bir hareket beklenmezdi. Ancak hükûmetin Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ve Genel Kurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa hükûmetle aynı görüşte değildi. Her ikisi de Batı Anadolu’da başlayan Kuvayımilliye hareketine önemli destek verdiler. Nitekim işgalin ertesi günü Cevat Paşa “Her kıt’a toplu silah başında ve disiplinli kalmalıdır” şeklinde emir verdi.[15] Şevket Paşa ise Batı Anadolu’daki işgale karşı gayret içerisine giren halk ile vatanperver subayları organize etmesi için Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas ve Irak cephelerinde savaşmış Albay Bekir Sami (Günsav) Bey’i 23 Mayıs 1919 tarihinde 56. Tümen komutanı ve 17. Kolordu komutan vekili olarak Batı Anadolu’ya gönderdi. Bandırma’daki 61. Tümen Komutanlığı’na da Albay Kazım (Özalp) Bey atandı. Aydın’da bulunan 57. tümenin başında zaten Kuvayımilliye’nin başkahramanlarından Albay Şefik vardı.[16]

         

        Mondros Ateşkes Anlaşması’na aykırı hareket eden Şevket ve Cevat paşaların Kuvayımilliye’nin güç kazanmasına katkıları önemlidir. Bu manada Cevat Paşa’nın Menemen’de Yunan birliklerinin Türk cephaneliğini teslim almaları üzerine bu gibi tehlikelere karşı malzeme, silah ve cephaneliğin güvenli yerlere nakledilmesi ve bir daha böyle olaylara izin verilmemesi emrini göndermesi Anadolu’da direnişin zemin tutması adına anlamlıdır. İşgal altındaki İstanbul’dan verilen bu emir, Hükûmetin aksi yöndeki tavrı da dikkate alındığında, cesur bir hareketti.[17] 

         

        Bunlara ilave olarak Yarbay Ali (Çetinkaya), Yüzbaşı Süleyman (Sururi), Yüzbaşı Tahir gibi subaylar ve Batı Anadolu bölgesi ile yakından ilgilenen 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Batı Anadolu’daki Kuvayımilliye hareketini organize etme noktasında önemli roller oynadılar. Bu subayların ayrıca bölgedeki her türlü gelişme hakkında Mustafa Kemal ile irtibatta olmaları da kısa zaman sonra Kuvayımilliye hareketinin tek elde toplanmasına katkı sağlamış olmaları da ayrıca belirtilmesi gereken önemli bir husustur.

         

        İşgalin ilk günlerindeki belirsizlik Yunan vahşetinin artmasıyla yerini çare arayışlarına terk etti. Yukarıda ismi geçen subayların önemli katkısının yanında sivil kanattan da destek artmaya başladı. “Hiçbir savunma vasıtası olmayan bir Müslüman, yerden üçtaş alarak düşmana atmaya mecburdur. Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum” diyen Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi başta olmak üzere birçok din adamı halkı mukavemete hazırladılar. Denizli mutasarrıfı Faik, Ödemiş Kaymakamı Bekir Sami, Muğla Mutasarrıfı Hilmi gibi sivil kanadın özverili gayretleri ile Kuvayımilliye’nin bölgede yeşermesine katkıda bulundular.[18] Yunan birliklerinin ilerleyişi karşısında zor şartlar altında da olsa Ödemiş cephesi, Ayvalık, Alaşehir, Bergama, Soma, Akhisar, Salihli Bozdağ, Aydın’da ilk Kuvayımilliye cepheleri oluşturuldu.

         

        Bu noktada Nuri Köstüklü, bütün Anadolu bazında ele alındığında Denizli ve çevresinin Kuvayımilliye hareketinin odak noktası olduğunu belirtmektedir. Denizli istikametine kadar ilerleyişi esnasında Yunanlılara karşı zaman zaman işgalci gücü endişeye sevk eden çatışmalar olsa da “doğan çocuğun adının konması yani Kuvayımilliye” adı Denizli havalisine nasip olmuştur”.[19] İzmir işgal edildiği gün Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi ve Askerlik Şubesi Başkanı Tevfik Bey’in önderliğinde yapılan mitingde silahlı mücadeleye karar verildi. Denizli halkının ısrarla silah istemesi karşılığında Sarayköy Topçu Alayı’ndan silahlar gönderildi. Aynı zamanda Harbiye Nazırı’nın teşvikiyle bölgede silahlı direnişin oluşturulması yönünde destek gelince Burdur Askerli Şubesi Başkanı İsmail Hakkı Bey, 17 Mayıs 1919’da Denizli’de bulunan 57. Tümen Komutanı Şefik Bey’e bir telgraf göndererek halkın el altından teşkilatlandırılarak silahlandırılması teklifinde bulundu. Ertesi günkü telgrafında İsmail Hakkı Beymülki ve askeri makamların marifetiyle gizli yapılacak “mukavemet-i Milliye merkezleri(nin) teşkilatın çekirdeği” olacağını ifade etti. Şefik Bey de durumu Harbiye Nezareti’ne ileterek “Kuvayımilliye” teşkilatı oluşturulmasının uygun olacağını belirtir. Durumu bu şekilde anlattıktan sonra Köstüklü, birçok kaynakta Şefik Bey’e isnat edilen Kuvayımilliye fikrini ortaya atan komutan iddiasının doğru olmadığını, bu fikri ilk olarak ortaya atan kişinin Burdur Askerlik Şubesi başkanı İsmail hakkı Bey olduğunu ifade etmektedir.[20] 

         

        Bunun yanında Alev Coşkun, Türk İstiklal Harbi[21] adlı çalışmayı esas alarak Kuvayımilliye kavramının ilk kez Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıktığı zannının yanlış olduğunu söyler. Hâlbuki 1877–1878 Osmanlı-Rus, 1897 Osmanlı-Yunan ve 1912-13 Balkan harplerinde savaş birliklerinin yanında subay komutasında milis ve gerilla hizmetlerini üstlenen sivil örgütlenmeler oluşturulmuştu. Özellikle, Balkan Savaşı döneminde bu tip örgütlenmeler devreye sokulmuştu. Bu kuvvetlere de “Kuvayımilliye” adı verilmiştir.[22] Gotthard Jaeschke de Kuvayımilliye kavramının ilk olarak Balkan Savaşı içinde ve İkinci Balkan Savaşı sıralarında, Trakya’nın işgali esnasında “Kuvayımilliye” adı altında bazı milli kuruluşların varlığından bahseder.[23] Ama o, bu kavramın daha ziyade sivil nitelikli güçleri tanımlamak için kullanıldığı kanaatindedir. Balkanlar da Sırp, Bulgar vs. çetelerinin saldırıları karşısında ve Balkan Savaşları esnasında Batı Trakya Türk bölgesinde sivil örgütlenmeler ortaya çıkıp yurtlarını savundukları ve işgale ve saldırılara karşı direnmeleri ve Türklük adına yani milli hislerle yapılan direnmeleri göz önüne alırsak - Kuvayımilliye adıyla herhangi bir örgütlenme olup olmadığı çok net gözükmemekle birlikte - Kuvayımilliye ruhunun Balkan harbi esnasında ortaya çıkmaya başladığını söylemek mümkündür. Bu anlamda Rumeli’de 2. Redif müfettişliği bölgesinde askere çağrılanların önemli bir kısmı yükümlülerden ziyade gönüllülerden oluşuyordu. Bunlar arasında 45 yaş üstünü kapsayan gönüller çoğunluktaydı. Ayrıca 18-20 yaş arası gençler de azımsanmayacak oranda gönüllü olarak cepheye koşmuştu.[24] Özellikle Trablusgarp yenilgisini müteakiben Balkan Savaşları esnasında, bölgede yaşayan Türklerin yaşadıkları acılar, perişanlıklar ve peş peşe gelen yenilgiler Türk milletinin ruhunda büyük sarsıntılar uyandırdı. Balkanlarda Türk izlerinin silinmeye çalışıldığı bu ortamda Türk milli uyanışı hız kazandı. Belli bir aydın grubunca, içerideki grup hizipleşmelerinin ve onun yarattığı kavgaların bir yana bırakılarak dışarıdan gelen büyük tehditlere dikkat çekmek için 1 Şubat 1913’te Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Her ne kadar bu cemiyet devlet gemisinin su aldığını söylüyor ve her Osmanlı’ya “sen de gemidesin” ihtarını[25] yaparak Osmanlıcılık ideolojisi sergiliyor olsa da esas dertleri perişan halde olan Türk illerini müdafaası olduğundan bir anlamda sonraki dönem Kuvayımilliye ruhunun öncü hareketleri olarak görülebilir.

         

        Neticede kelime olarak “milli kuvvetler” anlamına gelen Kuvayımilliye’nin Batı Anadolu’da ortaya çıkmasından önce birçok yerde kullanılmış olması mümkündür. Ancak İzmir’in işgali ile başlayan süreçte ortaya çıkan ve kurumsal bir yapı kazanan; bunun ötesinde Türk tarihinin seyrini değiştirecek gelişmelere yol açan Kuvayımilliye hareketi öncekilerden farklı anlam ve özellikler içerir. 

         

        Diğer yandan Anadolu’da işgale karşı ilk direniş Batı’dan ziyade Güneydoğu Anadolu yöresinde başladı. Mayıs 1919’a kadar İngilizler İskenderun, Gaziantep, Urfa ve Maraş’ı; Fransızlar Dörtyol, Adana, Mersin’i işgal etmişlerdi. Bu bölgede yaşayan Ermenilerin Fransızlardan aldıkları cesaretle yaptıkları taşkınlıklar bölgede yaşayan Türklere hayatı zindan ediyordu. Fransız-Ermeni işbirliği ile Türklere yapılan zulüm, hakaret ve öldürmeler karşısında, 19 Aralık 1919’da Dörtyol’a bağlı Karakese Köyü’nde halk Fransızlara karşı silahlı savunmaya geçtiler. Bu şekilde işgale karşı silahlı direniş başlamış oldu. Ancak Güneydoğu Anadolu’da işgale karşı silahlı mücadelenin ortaya çıkması Ege bölgesine oranla farklılık gösterir. Ege bölgesinde Kuvayımilliye birlikleri işgale karşı ve işgal bölgeleri dışında olurken, Güneydoğu’dakiler işgal bölgesi içinde ve gizli olarak kurulmuştur.[26] Anadolu’da işgale karşı mücadele tek elden toplanmaya başladığı Erzurum Kongresi’nden sonra Güneydoğu’daki silahlı birliklerde Kuvayımilliye’ye dâhil oldu.

         

        Aslında burada belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri İzmir’in işgalinin Kuvayımilliye hareketinin doğmasına ve Milli Mücadelenin geniş halk kitlelerince aktif olarak desteklenmesine olan etkisidir. Mondros Mütarekesi imzalandığında Türkler için tablo pek aydınlık gözükmüyordu. Bernard Lewis’in dediği gibi geleceğe yönelik ümide pek az yer vardı. Balkan Savaşlarını I. Dünya Savaşı’nın takip etmesiyle uzun süren savaşlarda Osmanlı Devleti parçalanmış halk yorgun düşmüş ve yoksullaşmıştı. Yenik ve şevki kırılmış Türk halkı, galiplerin hemen hemen bütün isteklerini kabule hazır görünüyordu. Ancak Yunan ordusu İzmir’e çıkınca, Türklerin için için yanmakta olan öfkesi artık söndürülemez bir alev halinde tutuştu. Türk olmayan yabancı toprakların elden çıkarılmasına katlanılabilirdi; hatta başkentin işgaline bile katlanılabilirdi; çünkü işgalciler, nihayet yenilmez Batının muzaffer büyük devletleriydi ve askerleri er veya geç geldikleri yerlere döneceklerdi. Fakat komşu ve eski tabi bir ulusun Türk Anadolu’nun kalbine itilmesi katlanılamaz bir tehlike ve utanç idi.[27]

         

        Bu nokta milli direniş için katkısı hayati olan eşraf ve köylü zümresinin milli duygu açısından zayıf, özellikle eşrafın kendisine dokunulmaması ve çıkarlarının gerektirmesi durumunda düşmanla işbirliği yapmaya bile gidebilecek durumdaydı. Fakat işgal ve Hristiyan azınlık hareketleri canını ve malını tehdit eden olgular olarak belirince eşraf harekete geçti. Başka bir deyişle eşrafın ve ona bağlı olan köylünün direnmeye, yani milliyetçi duyguya sahip olmaya başlamasının esas sebebi Hristiyan azınlıkların yarattığı korkuydu. Doğu’da Ermeni devleti kurulması Batıda ise Rum egemenliği eşraf ve köylüyü korkutan unsurlardı. Rumların Savaştan sonra Batı Anadolu’da Yunanistan ile birleşme yönünde artan faaliyetleri bu korkuları daha da tetikliyordu. Anadolu’da kurulan işgal Reddi İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri büyük devletlerin işgaline karşı değil, Yunan işgaline ve Ermeni Devleti kurulması yönündeki tehlikelere karşı kurulmuştu. Bunların amacı temsil ettikleri bölgelerin her bakımdan Türklere ait olduğunu kanıtlamaktı. Bu anlamda İzmir’in işgal edilmesi Anadolu halk üzerinde bütünleşme ve kenetleşme bakımında olumlu etki yaratmıştır.[28]

         

         

        Kuvayımilliye’nin Niteliği

         

        Kuvayımilliye bir halk hareketidir, halkın direnme isteği sonucu ortaya çıkmıştır. Büyük çoğunluk gönüllülerden ve kongre kararlarına göre halk kuruluşlarınca silâhaltına alınanlardan oluşmaktadır. Ancak bünyesinde her kesimden insanlar vardı: herhangi başka bir amaç gütmeden milli hislerle mücadeleye atılan gönüllüler, dağda gezen eşkıyalar, efeler, zeybekler, kızanlar, hapishanelerden çıkarılan tutuklu, hükümlü ve sanıklar, halk kuruluşları tarafından kongre kararlarına dayanılarak, bir tür askere alma şeklinde köylerden ve kasabalardan silâhaltına alınanlar, asker kaçakları, iç isyan olaylarına katılıp bağışlanmak için Kuvayımilliye’ye sığınanlar, yakınlarının düşman zulmünden zarar görmesi üzerine intikam almak amacıyla silaha sarılanlar, düşman işgalinden kaçarak Kuvayımilliye’ye katılan yersiz yurtsuzlar, adamlarıyla beraber birlik oluşturarak Kuvayımilliye’ye katılan eşraf.[29] Devlet tarafından arananlar da yeni yönetim olunca affolunacakları ümidiyle Kuvayımilliye’ye katılırken, yoksulluk ve işsizlikten muzdarip olanlar da Kuvayımilliye’ye katılanlar arasındaydı. Nede olsa burada yiyecek ve giyecek gibi zaruri ihtiyaçlarının karşılanması yanında Kuvayımilliye’ye katılanlara belli oranda maaş veriliyordu.[30] Kuvayımilliye’ye katılanları Miralay Mehmet Arif bir başka açıdan şu şekilde ifade ediyor.“En genç çocuklar bulunduğu gibi, ak sakallı dedeler de vardı. Bu mücahitlere cephane ve yiyecek taşıyan hatunlar pek çok olduğu gibi, mavzeri elinde müsademeye iştirak eden Türk kadınları da az değildi.”[31]

         

        Bununla beraber Kuvayımilliye’ye katılımlar her zaman gönüllülük esasına dayanmıyordu. Mesela Bekir Sami Bey, Kula’da Kuvayımilliye’ye katılmakta isteksizlik gösteren eşrafı toplatarak hapsettirdi. Üç gün içerisinde her türlü donanımlarını temin edecekleri bin kişilik bir birlik kurma sözü aldıktan sonra serbest bırakıldılar. Gerçekten Bekir Sami Bey’in olaylar karşısında kayıtsız kalan eşrafı korkutarak Kuvayımilliye’ye katılımlarını sağlamaya çalışması kısa sürede sonuç verdi. Zira Bekir Sami’nin gazabından korkan eşraf Kuvayımilliye’ye destek vermeye başladı.[32] Hatta sözünü yerine getirmeyen bir kişinin evinin Bekir Sami Bey tarafından yaktırıldığı rivayet edilir.[33] Sonuçta bölgede derhal asker, para, araç, gereç toplama eylemi başladı. Bekir Sami Bey’in ünü, İzmir’in işgali ile cesaretlenen Rumlar arasında da endişeye sebep oldu. Bu olay Türk halkını yüreklendirdi ve Kuvayımilliye’ye katılımı artırdı.[34]

         

        Ayrıca Albay Şefik Bey’in, Batı Anadolu’da Doğu Ergil’in tanımlamasıyla “bir çeşit sosyal haydut” konumunda olan Efeleri işgale karşı direnmeye ikna etmesi de Kuvayımilliye’nin güçlenmesinde önemli etken olmuştur. Yörük Ali Efe’nin “Eşkıyalık yapacak zaman değildir” çağrısıyla Demirci Mehmet Efe başta olmak üzere birçok Efe de Kuvayımilliye saflarına katıldı. Elbette çeşitli sebeplerden dolayı yönetimle arası açılarak dağa çıkan bu insanların işgalle birlikte gelir kaynakları da önemli oranda kesilmiş olması ve Kuvayımilliye saflarına katılmakla güçlerine güç katmış olmalarını da göz ardı etmemek gerek. Bununla birlikte son noktada bu efelerin mücadeleye katılmaların da esas sebep, vatanlarının işgali karşısında sessiz kalamayacak kadar gözü pek olmalarıdır. Asi olmaları muhakkak hain olmalarını gerektirmiyordu. Dolayısıyla jandarmaya çevirdikleri namlularını düşmana çevirmekte ne tereddüt ettiler ne de beis gördüler. Zaten bu katkılarının sonucunda devletle olan sorunlarında halledileceği vaadi bunları daha da teşvik etmiştir.

         

        Görüldüğü üzere Kuvayımilliye birlikleri bir yeknesaklık göstermiyordu. Her kesimden insanı bünyesinde barındıran bir kuruluş olduğu gibi daha az karışık ya da tek tip insanlardan kurulan da vardı. Kuvayımilliye birliklerinden bir kısmı her taraftan, bir diğer kısmı ise özellikle belli bir yerin, kasabanın veya aşiretin insanlarından oluşuyordu.[35] Kuvayımilliye birliklerini belirlemek için genel olarak Kuvayımilliye, Milli KuvvetlerÇeteMüfrezeMilli MüfrezeMücahidinMilis kullanılan deyimlerdir. Alay ve Tabur gibi deyimler veya kavram da kullanılmıştır. Ödemiş Kuvayımilliye’si, Osmancık Milli Müfrezesi, Eskişehir Milli Taburu, Arnavut Kazım Çetesi, Demir Alayı gibi.[36] Tabi burada dikkati çeken Tümen, Alay, Tabur, Bölük gibi adlandırmalar askeri kökenli Kuvayımilliye’lerde var olan adlandırmalardır. Sivil kökenli olan birliklerde bu tür adlandırma olmamıştır.[37]

         

        Şurası muhakkak ki sivil kökenli Kuvayımilliyeleri oluşturan birliklerin düzenli orduya karşı savaş tecrübesi yoktu. Bundan dolayı zaman zaman talepleri üzerine Orduda görev yapan komutanlar tarafından düzenli savaş tekniği konusunda kendilerine yardımcı olacak subaylar gönderilmiştir. Sadece subaylar değil aynı zamanda bazı Kuvayımilliye birliklerine silah ve cephanelik de gönderiliyordu.[38]

         

        Kuvayımilliye birliklerindeki gönüllülerin cephede, birlikte kalması kendi isteklerine bağlı olduğundan, işi çıkan, bıkkınlık gösteren ya da sevdiklerini özleyenler ilk fırsatta evine dönebilmektedir. Ayrıca bu dönemde nöbetleşe askerlik adı verilebilecek bir yöntemin de uygulanması dikkat çeken başka bir yöndür. Buna göre silâhaltına alınanlar tarımda işgücü kaybına sebep olduğundan, hasat zamanı, değiştirme yoluyla ve halk kuruluşlarınca düzenlenen sıraya göre işlerinin başına dönmelerine izin verilmekteydi. Yakın tehlike olmadığı zaman iaşe sıkıntısı olduğundan; ayrıca yeterli silah olmadığında silahı olmayanları aynı gerekçeyle evlerine gönderilmiş; tehlike yaklaştığında ise tekrar geri çağrılmışlardır. Her Kuvayımilliye birliği, kendine özgü bir iç yapıya sahiptir. Disiplin anlayışı, ast-üst ilişkileri her birlikte değişik olmakla beraber düzenli ordulardaki gibi değildi. Üniforma giymediklerinden dış görünüşleri itibarıyla kimin alt-üst olduğu belli değildi. Silah ve teçhizat bakımından da birlikler arasında farklılıklar vardı.[39]

         

         

        Kuvayımilliye’nin Maddi Kaynakları

         

        Kuvayımilliye birliklerinin düşmana karşı mücadele için bazen eşraftan bazen de köylülerden zorla yardım aldıkları da bilinen bir vakıadır. Mesela Çerkez Ethem, Yunanlılara karşı olan savaşına kaynak temini için dağa kaldırdığı eski İzmir Valisi Rahmi Beyin oğlunu geri vermesi karşılığında 50 bin lira alarak bununla askerini beslemiştir. Bu gibi durumlar olmakla beraber esas yükü yine halk çekiyordu. Halk bir yandan borçlarını ödeyebilmek için İstanbul Hükûmeti’nin topladığı vergiler, diğer yandan Kuvayımilliye’nin nakdi ve ayni olarak talep ettikleri karşısında zaman zaman zor duruma düşüyordu. Kuvayımilliye’nin silah ihtiyacı ilk başta askeri depolardan sağlandı. Bu konuda orduda halen görev başında olan subayların önemli katkıları vardı. Asıl ihtiyaç Kuvayımilliye birliklerinin iaşesi ve barınma problemleri ile atların yemiydi. Bunun içinde para ya da ayni yardım gerekiyordu. Herkes vergi yerine geçen, ama bağış (teberru) olarak adlandırılan ödemeyi yapmak zorundaydı. Kimden ne zaman ve ne kadar bağış isteneceğini ise Kuvayımilliye, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri tayin ediyordu. İlk başta kayıtlar olmadığı ya da yetersiz olduğundan bir kişiden birkaç defa almalar olduğu gibi ikili ilişkilerden dolayı hiç alınmayan da oluyordu. Özellikle eşkıyalıktan gelen komutanlar bu tür uygulamayı sık yapabiliyordu. Bu da halkı bıktırıp yıldırmaya sebep olabiliyordu. Bu belki düşmana karşı mücadele adına yapılması zaruri bir durumdu, ama doğal olarak halkta huzursuzluğa sebep oluyor; bu da isyanları körüklüyordu.[40]

         

        Fakat çiftlik sahipleri, zengin halk ve eşraf genelde Milli Mücadeleyi desteklemek konusunda tereddüt göstermediler. İmkânları dâhilinde ayni ve nakdi yardım yapmamanın vatana ihanet sayılacağı görüşü bu kesimler arasında yaygın olduğundan yurt savunmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Aynı zamanda zengin kişiler çiftliklerini Kuvayımilliye birliklerine açmışlar ve onların bakımlarını üstlenmişlerdir.[41]

         

        Bu noktada Karakol Cemiyeti’nin de Kuvayımilliye’ye sağladığı silah ve cephaneyi unutmamak lazım. Karakol Cemiyeti’nin kurulmasının ilk adımı, Ekim 1918’in son haftasında Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında yapılan bir toplantıda Talat Paşa tarafından atılmıştır. Fiili kurucuları, Talat paşa’nın sağ kolu Kara Kemal, Miralay Kara Vasıf, Miralay Baha Sait, Enver Paşa’nın amcası Mirliva Halil’den oluşuyordu.[42] Karakol Cemiyeti Kasım 1918 ile Mart 1920 arasında çoğu aranan ciddi oranda İttihatçı subayları Anadolu’ya kaçırdı. Ayrıca Anadolu’da yeşermeye başlayan silahlı direnişe katkı için İtilaf denetimi altındaki Osmanlı askeri depolarından çalınmış büyük miktarda silah, araç gereç ve cephanelik elde etti. 26 Ocak 1920’de Gelibolu’da Fransızların kontrolündeki Türk cephaneliğine baskın düzenleyen Karakol Cemiyeti’nin ardılı olan Mim Mim Grubu da buradan 8.500 tüfek, 33 makineli tüfek ve 500.000 atımlıktan fazla cephaneyi alarak Anadolu’ya gönderdi. Yine Nisan 1920’den sonra İstanbul’dan 56 bin süngü, 320 makineli tüfek, 1.500 tüfek, bir batarya, 3.000 sandık cephane, 10 bin üniforma, 100 bin nal, 15 bin matara ve bin ton çeşitli askeri teçhizat Anadolu’ya kaçırıldı.[43] Ayrıca silah ve mühimmatın dışında Karakol Cemiyeti, Hükûmet kurumlarındaki Anadolu’daki direnişe sıcak bakan kişilerden ve özellikle hamal ve kayıkçı esnafından edindiği istihbaratı da Anadolu’ya iletiyordu.[44]

         

         

         

        Merkezi Yapıya Doğru

         

        Şüphesiz Kuvayımilliye birlikleri dünya kamuoyu önünde Türk halkının haksızlık ve zulme karşı isyanını temsil etmek, Yunan işgal kuvvetlerinin ilerlemelerini engellemek ve durdurmak, ordunun teşkilatlanmasına vakit ve imkân kazandırmak gibi çok hayati işlev görmüşlerdir. Ancak neticede bu birlikler merkezi bir kontrolden yoksun, çoğu zaman başına buyruk hareket edebiliyordu. İlk bakışta, düşman işgaline karşı direnen silahlı halk kuvvetlerinden başka bir şey olmayan milis teşkilatı, bir bakıma bu görünüşü ile çelişir. Başka bir deyişle Kuvayımilliye silahlı halk kuvvetleri kuruluşundan olduğu halde zamanla halkla karşı karşıya da gelmeye başladılar. Zira bu birlikler birçok defa halkı korkutmuş ve yıldırmıştır. Zaman zaman eşraf da Kuvayımilliye’yi bölgelerinde şahsi nüfuz ve itibarını artırmak gibi kişisel amaçlar için kullanmışlardır. Bazı bölgelerde Kuvayımilliye’nin halk tarafından sevilmeyişinin nedeni de budur.[45]

         

        Belli bir safhadan sonra artık Kuvayımilliye ile yola devam etme imkânı kalmadı. Herhangi bir Kuvayımilliyeci’nin birliğini bırakıp köyüne gitmesi firar sayılmıyordu. Büyük çoğunluk gönüllü olduğundan fırsatını bulan gidiyordu. Halk baştan beri milli duygulardan yoksun olduğundan başarıyla sonuçlanan küçük çarpışmalardan sonra “zafer kazanıldı iş bitti” diye dağılacak kadar bilinçsizdi.[46] Kuvayımilliye’nin önemli bir kısmı eşraf ve efelerin denetimindeydi. Bunlar da daha ziyade bölgesel endişeler taşıyan kesimlerdi. Bunları daha ulusal hedeflere yönlendirmek gerekiyordu.[47] Netice itibarıyla Kuvayımilliye hareketinin bir ideolojisi yoktu. Başındaki subay ve şehirdeki aydınları saymazsak işgale uğramaya başlayan Anadolu’da halkın yorgun ve bilinçsiz olması, eşrafın ve seçkinlerin milli bir hareket başlatabilecek kapasitede olmayışı yerel direniş hareketinin bütün ülkeyi kapsayacak bir biçimde ortaya çıkmasının zor olduğunu gösteriyordu.[48] Gerçi Kuvayımilliye’yi destekleyerek malını ve canını kurtarma derdine düşen eşraf ve bölgesel seçkinler, Cemiyetler aracılığıyla kongreler topladılar. Direnişi kendi bölgelerinde güçlü bir biçimde örgütlemeye giriştiler. Bunda da önemli başarılar elde ettiler. Ancak istilaya karşı bölgesel direniş hareketi olmaktan öteye götürecek fikri ve maddi altyapıdan yoksundular.

         

        Ancak önder boyutunun ortaya çıkması bu tablonun değişmesine sebep olacaktır. Mustafa Kemal bölgesel direnişlerle ülkenin milli bir hedefe yönelemeyeceğini düşünerek işgale karşı direnişi topyekûn millete mal etmeden Anadolu’da Türk siyasi varlığının devamının mümkün olamayacağının farkındaydı. Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin bu kentte topladığı kongre, bireyselden bölgesele, Sivas Kongresi’nin ise bölgeselden ulusal bir harekete geçiş oluşturulduğunun ifadesiydi. Bu, artık yavaş yavaş liderliği kabul görmeye başlayan ve bir ulus devlet kurma ideolojisini benimseyen Mustafa Kemal’in etkisinin bir göstergesiydi. Erzurum ve Sivas kongreleriyle bağımsız bir milli devlete giden kurumsal yol açılmıştı. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması bu adımların en anlamlı uygulamasıydı.[49]

         

        Mustafa Kemal Kuvayımilliye oluşumunu başından beri takip ettiği ve Sivas Kongresi öncesi de birçok noktada etkili olduğu muhakkaktır. Bu konuda Jaeschke, Genel Kurmay Başkanlığı’nda, 15 Mayıs 1919 sabahında Mustafa Kemal, Cevat (Çobanlı) ve Fevzi (Çakmak) Paşalar ile birlikte “üç ordu müfettişliği teşkili, silahların teslim edilmemesi, Anadolu’da bir milli irade vücuda getirilmesi, Kuvayımilliye teşkili ve mukabil taarruza geçilmesi hakkında beş maddelik bir program hazırlandığını belirtmektedir. Mustafa Kemal bu beş madde hakkında görüşlerini beyan ederken “zaten bu yüzden Anadolu’ya gidiyorum” dedikten sonra birlikte çalışmak üzere yemin ederek vedalaştılar.[50]

         

        Mustafa Kemal İzmir’in işgali ile birlikte gelişen süreci takip edip, işgale karşı Türk milletinin tek vücut olması noktasında gayret göstermiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa daha başlangıçtan itibaren Batı Anadolu Kuvayımilliye faaliyetleri hakkında Albay Bekir Sami ve Albay Kazım Özalp tarafından sürekli bilgilendirilmiştir. Mustafa Kemal Kuvayımilliye hareketini yakından takip ediyor; Anadolu’ya geçmesindeki amacına uygun olarak onlarla temasını sürdürüyordu. Bu anlamda, 9 Haziran 1919’da Albay Bekir Sami Bey’e gönderdiği telgraf anlamlıdır.

         

        “Yakın istikbalde zuhuru pek kati olan umumi bir vaziyette kuvvetli ve kudretli bulunmak için memleketin muntazam bir teşkilat altına alınmasına çalışmalıyız… gayemiz bir olmalıdır… vaziyetinizde ve o taraf milli teşekküllerinden sık malumata ita buyurmanızı rica ederim.” [51]

         

        Kısa zaman içerisinde bahsettiği teşkilatlanmayı sağlayan Mustafa Kemal, Kuvayımilliye’nin başlattığı işgale karşı yerel direniş hareketini milli bir karaktere büründürmüş ve hedefi sadece işgalden kurtulmak değil, Misak’-ı Milli ile belirlenen sınırlar içerisinde bir ulus-devlet kurma projesine dönüştürmüştür.

         

        Sonuç olarak Kuvayımilliye hareketi daha ziyade bölgesel nitelikteydi. Her şeyden önce vatanı değil kendi bölgesini kurtarmayı hedef alıyordu. İşgalin ilk yılında önemli başarılara imza atan, büyük fedakârlıklarla ulusal direnişe zemin hazırlayan Kuvayımilliye hareketi kendi içinde bir kurumsal yapı oluşturmasına rağmen Erzurum ve Sivas kongreleri ile oluşturulan ve Büyük Millet Meclisi’nin ilanı ile de Hükûmet statüsüne ulaşan merkezi otoritenin emri altına girme noktasında gönülsüz davranması olumsuz sonuçlar doğurmaya başladı. Halka uyguladıkları baskının Milli Mücadeleye olan desteği zaafa uğratma riskinin yanında merkezi komutadan yoksun planlama ile işgalci güce karşı başarı sansı çok azdı. Belki işgalci gücün ilerleyişi durdurulabilirdi, ama işgal ettiği Batı bölgesinden çıkarılması Kuvayımilliye’nin stratejisi ile gerçekleştirilme şansı yoktu. Böylelikle Kuvayımilliye bu anlamda Milli Mücadeledeki fonksiyonunu icra etmiş ve 1920’lerin sonunda düzenli ordularla yola devam edilmiştir. Ancak Kuvayımilliye hareketi olmadan Anadolu’da geniş çaplı bir direnme hareketinin olması zordu. Bu anlamda Kuvayımilliye Milli Mücadele’yi başlatan ve ona ruh veren bir hareketin adıdır. Kuvayımilliye birlikleri dağıtıldı ya da düzenli orduya dâhil edildi, ama Milli Mücadele boyunca Kuvayımilliye ruhu hem cephelerde hem de Millet Meclisi’nde ülkenin işgaline karşı direnenlere ilham kaynağı oldu.
        


 

        [1] Yavuz Abadan, Mustafa Kemal ve Çetecilik, İstanbul: Varlık yayınevi, a964, s. 55.
        

        [2] Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul: Örgün yayınları, 1981, s. 120

        [3] Yavuz Ercan, “Kuvayi Milliye’nin yapısı ve Niteliği Üzerine Bir Tahlil”, Askeri Tarih Semineri Bildirileri Cilt: II, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1985, s. 231.
        

        [4] Mustafa Albayrak, Milli Mücadele’de Batı Anadolu Kongreleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 1998, s. 63.

        [5] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt. II, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2007 s.141.

        [6] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı’nın Mali kaynakları, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 1990, s. 172.

        [7] Durmuş Yalçın vd., Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, Ankara: Atatürk Araştırma merkezi, 2000, s. 151-152.

        [8] Mustafa Balcıoğlu, “Batı Anadolu’nun İşgali ve Kuvay-ı Milliye”, Berna Türkdoğan (ed.), Milli Mücadele Tarihi, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2002, s. 37.

 

        [9] Şapolyo, a.g.e, s.13.
        

        [10] Kazım Özalp, Milli Mücadele 1919–1922, c. 1, Ankara: TTK, 1998,s. 5.

        [11] Özalp, a.g.e., s.6-8.

        [12] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara: TTK, 1991, s. 79.

        [13] Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Ankara;TTK, 1990, s. 16; Balcıoğlu, a.g.e., s. 59.

        [14] Jaeschke, a.g.e., s. 65.

        [15] Özalp, a.g.e., s. 10.

        [16] Apak, a.g.e., s. 16-17, 30.; Metin Ayışığı, “Kuva-yı Milliye ve İstanbul Hükümetleri”, Tarihin Peşinde, yıl 1, sayı 1,  s. 147; Ali Fuat Cebesoy,  Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul: Temel yayınları, 2000, s. 152.

        [17] Ayışığı, a.g.m., s. 147.

        [18] Balcıoğlu, agm, s. 41.

https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1675#:~:text=Ancak%20kavram%20olarak%20ele%20al%C4%B1nd%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda,olmayan%20silahl%C4%B1%20gruplar%C4%B1%20ifade%20eder.

Bu sayfa 141 kişi tarafından okunmuştur
<