Duyurular

BEDİÜZZAMAN'IN EMANETETKİ SİLSİLENAMESİ

BEDİÜZZAMAN'IN EMANETETKİ SİLSİLENAMESİ

Silsilename

Bediüzzaman'ın Evliya Silsilenamesi aslı eskiden beri Bediüzzaman'ın yanında olan, Barla'da talebeleri Hüsrev, Hafız Ali, Tenekeci Mehmed ve Mustafa Çavuş ile birlikte cetvel halinde yeniden tebyiz edilen ve Bediüzzaman'ın her gece teheccüd namazında ismen dua ettiği evliya, asfiya ve sıddikinin adlarını, bir rivayete göre Âdem Aleyhisselamdan Peygamberimize kadar gelen bütün peygamberlerin isimlerini de içeren bir şeceredir. Üstad hazretleri bunu kaldığı odanın duvarına asıyor ve yaklaşık 1,5 duvarlık yer kaplıyordu.

Üstad bu şecereyi Barla'da Mustafa Çavuş'a emanet etmiş ve ikinci defa Barla'ya geldiğinde Mustafa Çavuş'un çocuklarından geri almıştır. Daha sonra Hüsrev abiye intikal eden bu şecere Hüsrev abi hapse girdiğinde yakınında hizmet eden nur talebelerinden Ispartalı Mustafa Köklükaya'ya intikal etmiş ve şu an onun yanında muhafaza edilmektedir.

 

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Sâlisen: Hazret-i Zat-ı Ahmediye aleyhisselâm nasıl bir şecere-i Tûba olduğunu ve Asfiya ve Evliya ve Sıddıkîn, o şecere-i nuraniyenin meyveleri ve mesalik ve turuk onun dalları olduğunu gösterir bir silsile-i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilename yanımda var. Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cetvelde mahareti bulunan zatları istiyorum. Şimdilik Hüsrev’le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa’da bulunan ölçü ile on beş tabaka kâğıt beraber, Hâfız Ali’nin haber gönderdiği vakit gelsinler.

(Barla Lahikası, Yıldız Mektubu)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

Eskide bir zaman Barla’da, bütün tarîkatların şecere-i külliyesini tanzim ve istinsah etmek için Hâfız Ali ile Hüsrev o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zat, ileride Risale-i Nur’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi iki bakar bir görür diye kuvvetli bir temenni ile ümit etmiştim. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki o ümidim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.

(Kastamonu Lahikası)

***

SEYYİDLİĞİ MESELESİ:

Bediuzzaman mahkeme müdafaasında “Ben seyyid değilim” der. Üstadın resmi kimliğine baktığımızda Nurs’lu olduğu ve Doğu Bölgesinde dünyaya geldigi anlaşılmaktadır. Bu ifade düşünülürken mahkemedeki şartlar dikkate alınmalıdır. Zira Bediuzzamanın seyyidliğini kabul etmesi, onların nazarında siyasi manada yorumlanacak ve mahkumiyetine sebep olabilecektir. Halbuki Emirdağ Lahikası-I’in son kısma yakın bir mektubunda ise, “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Nesiller bilinmiyor. Ancak ben manevi ehl-i beytten sayılabilirim” der. Son Şahitlerde Salih Özcan’ın hatıralarında, Üstad neslinin hem anne ve hem de baba cihetiyle Hz.Hasan ve Hz.Hüseyine dayandığını bizzat ifade etmiştir.

"Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinden Seyyid Salih Özcan'ın naklettiğine göre, bir gün Üstad'la aralarında şu konuşma geçer:

- Salih sen seyyidsin, değil mi?
- Evet! Üstadım.
- Peki Seyyid Salih, sence ben seyyid olabilir miyim?
- Muhakkak Üstadım, siz seyyidsiniz.
- Seyyid Salih, ben anne tarafından Hüseyni, baba tarafından ise Haseni’yim."

Bununla beraber şarkta seyyidlerin büyük bir yekün teşkil ettiği de bilinmektedir. Kendi şahsiyetini nazara vermeyen, şahsiyetini her zaman şahs-ı manevi içinde eriten ve büyük makamlar bile verilse ihlas sırrıyla bu makamlardan içtinap eden bir üstaddan aşikâre eserlerinde seyyid olduğunu beyan etmesi beklenemez.

“Seyyid olanın seyyid değilim demesi günahtır” ifadesi kanaatımızca göre, seyyidliği kesin olarak tescil olunan kişiler hakkında olsa gerektir.

(bk. Abdülkadir Badıllı; Mufassal Tarihçe-i Hayat, I/73)

***

Bediüzzaman Hazretlerinin soy ağacı eskiden beri merak konusu.

Bediüzzaman’ın çok özel hatıralarını saklayan Mustafa Köklükaya’da şecere olduğu da belirtiliyor. Belgeleri hiç kimseye göstermeyen Mustafa Köklükaya ile Ömer Özcan görüştü. 16 Ağustos 2009 tarihinde yapılan görüşmenin ayrıntılarını “Ağabeyler Anlatıyor-4” kitabında yayınlayan Özcan, Bediüzzaman Hazretlerinin “Şeceresi” ile ilgili kısmını Risale Haber okuyucuları ile paylaştı.

1927 Isparta doğumlu olan Mustafa Köklükaya’nın, doğduğu ve yaşadığı Isparta şehrinin dışında az tanındığını zannediyorum. Fakat kendisi Nur hizmetleri içinde tarihi bir şahsiyettir. Hatıralarının tamamı okununca bu anlaşılacak…

Kendisinde Üstadın şeceresi, teybi, sesi, Hüsrev ağabeyin tevafuklu el yazması risalelerin orijinal formalarının bulunduğunu duymuştuk. Bunların yanında Hz. Üstad’ın Tevafuklu Kur’anın tab edilmesi için bıraktığı sermaye -196 altın- ile Hüsrev ağabeyin yazdığı son Tevafuklu Kur’anın muhafaza edildiğini de biliyorduk. Görüşmemizde bunların teyidini kendisinden aldık. Mustafa Köklükaya ile Isparta’da evinde görüştük. Uzun bir sohbetimiz oldu ve müsaadesiyle kamera çekimlerinde bulunmak nasip oldu elhamdülillah. Hamdediyorum, çünkü bunun bir sebebi var. Şöyle ki:

Beni Isparta’daki evine götüren Savlı Hasan Kurt (89) ağabeyime binlerce teşekkür ediyorum. Mustafa ağabey, yalnız gitsem muhtemelen beni kabul etmezdi. Çünkü elinde bulunduğu emanetlerle ilgili çok hassasiyetleri var. Onları, bırak göstermek, konuşmak bile istemiyor. Ama asırlık arkadaşı Hasan Kurt’u kapısında görünce kıramadı doğrusu… Biraz tereddütle de olsa bizi içeri aldı… Daha evvel Hasan ağabeye bir kere teypteki ses kaydını dinletmiş, ama hepsi o kadar… Biz ise emanetleri göremedik… Fakat sorularımızla Mustafa ağabeyi epeyce konuşturup tarihî hatıralarını kaydettik. Bizden önce, yakın bir zamanda Ankara’dan Said Özdemir ağabey de geliyor evine; çok rica ettiği halde, ona da katiyen bir şey göstermiyor. Hatta ikinci kere bir randevu daha istiyor, bir bahaneyle görüşmüyor... Bence çok basit sebepler söylüyor ama kendine göre kat’i doğruları var Mustafa ağabeyin… Aşağıdaki metne bırakıyorum…

Üstad Bediüzzaman Hazretlerini, taksisinde üç kere yolcu olarak taşıyan Mustafa Köklükaya, ‘Yazıcı’ ağabeylerden… Hüsrev ağabeyin bilhassa ahir ömründe yakını olmuş... Zaten bahsettiği emanetler de Hüsrev ağabeyden intikal etmiş kendisine. Ses, mizaç ve görünüş itibariyle Celâlî tecelliyata mazhar olan Mustafa ağabey, hizmet münasebetlerinde çok mülayim. Üstad Hazretlerinin son dönemlerinde hizmetinde bulunan bütün ağabeylere karşı çok muhabbeti var ve onları çok takdir ediyor.

Sohbetimizde beni en çok etkileyen şey ise, elindeki emanetler olmakla beraber, Hüsrev ağabeyin son senelerinde çektiği sıkıntılar. Yanımızda, 15 sene vefatına kadar Hüsrev ağabeyin hizmetini deruhte eden Hasan Kurt ağabeyin de bulunması ve anlatılanları birebir teyid etmesi kayıtlarımızı kuvvetli bir senet hükmüne getirmiş oldu.

Mustafa Köklükaya ağabeyin evinde Savlı Hasan Kurt ağabey ile beraber yaptığımız çekimlerden sonra, kendileri ricamı kabul ettiler ve hep beraber Avukat Hüsameddin Akmumcu’nun evine gittik. Orada da uzun ve hususi sohbetlerimiz oldu. Uzun zamandır görüşememiş bu “Üç Yaşayan Tarih”in hatıralarına şahitlik etmek nasip oldu. Bu sohbetin hususi olmayan kısımları da bu kitapta Av. Hüsameddin Akmumcu maddesindedir…

Bu hatıralar, Mustafa Köklükaya’ya okunarak tashih ettirilmiş ve izin verdiği kısımlar yayınlanmıştır…

ÜSTAD’IN ŞECERESİ, TEYP VE SES KAYDI, TEVAFUKLU KİTAPLARIN ORİJİNALİ VS…

Ömer Özcan: Sizde, Hüsrev ağabeyden size intikal eden bazı emanetler varmış. Onları niye hiç kimseye göstermiyorsunuz?

Mustafa Köklükaya: Evet… Bu emanetler bende. Hiç çıkarmadığım da doğru. Sebebini şöyle anlatayım:

Sene 1964 veya 65. Yayla mahallesinde oturan Salim Güntaş’ın evinde benim hemşirem gelindir, akrabayız yani. Salim Güntaş da kızını Kavaklı Camii imamının oğlu Hakan Tabak’a vermişti. Meğer bu yeni evliler Milas’a gezmeye gitmişler. Şikâyet üzerine polisler onları Milas’tan getirmişler, evlerinde arama yapmışlar ve bulunan bütün kitapları müsadere etmişler. Salim de o köşede oturuyor… Hemşirem, hemen bize “burayı bastılar kitaplarınızı saklayın” diye haber ediyor. Annem de onları bir sepete doldurmuş; bir alevi komşumuz, dostumuz vardı, kitapları onların evine koymuş. Aradan üç dört ay geçince anama, “Ana, git şu kitapları getir artık” dedim. Getirdi… Yatsı namazından sonra onları çıkardım. Bakarken, elimde eski yazı kitap vardı “tık” diye kapı açıldı, baktım Ali isminde bir sivil polis… O zaman bir miktar hapis yatmış olduk… Ondan sonra biz orada 10 kişi olduk, beş kere daha basıldı. Birisinde Hüsrev Bey de vardı. Onunla da hep beraber yatmış olduk. İşte bazıları bendeki emanetleri istemeye geliyor ya. Ben diyorum ki: “Benim başımdan böyle bir hâdise geçti. Ben bunları zamanı gelmeden çıkaramam…”

omer_ozcan_koklukaya.jpg

 

Ömer Özcan: Neler var sizde? Üstadın şeceresi de varmış?

Mustafa Köklükaya: Ben bir şey bilmiyorum. Vardır, tevafuklu eserler de vardır. Ben yerinden hiç oynatmıyorum onları. Bak başımdan geçenleri söylüyorum sana. Sonunda mahkeme bizi beraat ettirdi ve her şeyin iadesine karar verdi.

Ömer Özcan: Peki, bu emanetleri size kim verdi? Niye verdi?

Mustafa Köklükaya: Hüsrev Bey Bursa Cezaevinde iken emanetlerin bana gelmesi şöyle oldu: 1971 Muhtırası verildiğinde Isparta’yı Eskişehir Sıkıyönetim İdaresine bağlamışlardı. Muhtıradan sonra rahmetlik Hüsrev Bey’i bastılar. Tevkif edip Eskişehir’e mahkemeye sevk ettiler. Orada Hüsrev Bey’e bir senesi hücre hapsi olmak üzere 5 veya 6 sene ceza verdiler. Ben o sırada avukat tutulmasında, mahkeme takip işlerinde rahmetli Hüsrev Bey’e çok hizmet verdim. Adapazarı’ndan avukat getirdim, ne isterse yapmaya çalıştım... Yirmi defadan fazla mahkemeye gelip gittim Hemen her hafta geliyorduk Bu arada istihbarat yetkilileri gelip mahkeme heyeti üzerine baskı yapıyordu

Eskişehir’de hüküm kesinleşince, Hüsrev Bey’i, Bursa’da hâkimlik yapan sınıf arkadaşım İsmail Topkaya vardı, oraya sevk etmeyi düşündüm... O zaman Milletvekili Av. Hüsameddin Akmumcu vardı Ankara’da. O’na gittim. Önüme düştü, beraber Adalet Bakanlığı Müsteşarına çıktık ve Hüsrev Bey’i Bursa’ya naklettirdik. Hâkim arkadaşım dindar bir insan değildi ama Allah onu istihdam etti. Beni evinde misafir eder, hapishane savcısına “birini gönderiyorum, Hüsrev Bey’le görüştür” diye telefon ederdi. Çok yardımları oldu…

Bir defasında Hüsrev Bey illa beni istemiş. Burada Yaşar Çelik vardı; “illa Mustafa ağabey mi gidecek?” demiş. O da, “isterse ikisi gelsin” demiş. Bursa’daki nur talebeleri her zaman Hüsrev Bey’le ve bizimle temas kuruyorlardı tabi. Vardık… Hüsrev Bey beni muhatap aldı. Yüzyüze değil, delikten konuşuyoruz tabi. Bana: “Evde şunlar şunlar var, bunları al ve muhafaza et” dedi.

Ömer Özcan: Neler saydı mesela?

Mustafa Köklükaya: O güne kadar ne varsa ona teslim etmişler… Yazılı kâğıtlar falan… Bir kutunun içine yerleştirmiş… Ben de karıştırmadım onları. Halen de karıştırmıyorum. Benden istemeye gelenlere: “Kardeşim benim başımdan böyle bir hadise geçti, ben bunları karıştırmak istemiyorum. Kendim de görmek istemiyorum. Yeter ki ben bunu muhafaza edeyim” diyorum.

koklukaya_hasan_kurt.jpg

Ömer Özcan: Üstadın teybi de var mı sizde?

Mustafa Köklükaya: Var.

Ömer Özcan: Sesi de varmış?

Mustafa Köklükaya: Sesi de var.

Ömer Özcan: Bir görsek? Zararı yok dinlemeyelim.

Mustafa Köklükaya: Nasılsa yakında işler düzelecek o zaman görürsünüz.

Ömer Özcan: Seni şimdi kandıracağız Mustafa amca. (Gülerek)

Mustafa Köklükaya: Yok…

Ömer Özcan: Başka ne var orada? Üstadın şeceresi var mı?

Mustafa Köklükaya: Bilmiyorum…

Ömer Özcan: Teyp Üstad’a aid miydi?

Mustafa Köklükaya: Evet, teyp ve kaset duruyor.

Ömer Özcan: Hasan abi biz nereye gelmişiz böyle. Ağırlığını koy artık?

Hasan Kurt: Söz tutmaz ki. (gülerek)

Mustafa Köklükaya: Said Özdemir geldi bizim bu eve. Geçenlerde yine gelmek için haber göndermiş; “gelsin” dedim… Fakat rahatsızlanmış vaktinde gelemedi. Sonra randevu aracılığı yapan kardeş aradı. “Ben yattım kardeşim” dedim. Bir daha görüşemedik.

Ömer Özcan: Gelişinde sizden ne istedi?

Mustafa Köklükaya: Üstadın şeceresini istedi. “Buradaki dersaneye asacağız” dedi.

Ömer Özcan: Sizde var demek ki? Şimdi anlaşıldı?

Mustafa Köklükaya: Ben bakmadım… Ben onlara, az evvel size anlattığım başımdan geçen hadiseyi anlattım, veremem dedim.

Ömer Özcan: Peki Mustafa amca, kimin önce gideceğini Allah bilir, yarın bir emr-i hak vaki olsa bu saklamanın manevi bir mesuliyeti yok mu sizde? Bu emanetlerin efkâr-ı ammeye çıkması lazım değil mi?

Mustafa Köklükaya: Benim Profesör iki oğlum var. İkisi de nur talebesidir. Büyüğü; onun kadar ezbere Risale-i Nur bilen varsa gelsin… O gerekeni yapar, onun için siz müsterih olun, hiç telaş etmeyin…

Hasan Kurt: Hüsrev ağabey o zaman zeki çocuklara ezber yaptırırdı.

***

 

Kaynaklar: 

nurpedia.org.

risalehaber.com

Bu sayfa 8570 kişi tarafından okunmuştur
<