Duyurular

RİSALE-İ NURLARIN TELİF, TARİH, YER VE BAZI ADLARINA DAİR

RİSALE-İ NURLARIN TELİF, TARİH, YER VE BAZI ADLARINA DAİR

Telif yerleri ve tarihleri hakkında elimizde bir tablo mevcuttur. Bu tabloyu aşağıya alıyoruz.

RİSALE-İ NUR MECMUALARI’NIN TE’LİF KRONOLOJİSİ

Risale-i Nur Mecmuaları’nın Te’lif  Tarihleri ve Yerleri

 

Sözler Mecmuası

 

1927-1929

 

Barla

 

Mektubat Mecmuası

 

1929-1934

 

Barla

 

Lem’alar Mecmuası

 

1932-1936

 

Barla-Isparta-Eskişehir

 

Şuâlar Mecmuası

 

1936-1949

 

Eskişehir-Kastamonu-Denizli-Afyon

 

İşârâtü’l-İ’caz Fi Mezanni'l-İcaz :  (Arapça)

İşârâtü’l-İ’caz Fi Mezanni'l-İcaz :  (Türkçe)

1914-1918

 

1916-

1. Dünya Savaşı'ında Doğu Cephesi

Üstadın kardeşi ve talebesi Abdülmecid (Nursi) tarafından Diyarbakır'da Türkçe'ye tercüme edilirken tevafuken üstadın esir düştüğü tarihte kitapta mürekkep lekesi oluşmuştur. 

1918’de İstanbul’da ilk defa basıldı.

 

Arabî Mesnevî-i Nûriye Risaleleri

 

1921–1923

 

İstanbul-Ankara

 

 

 

 

Diğer Risalelerden Derlenen Mecmualar

 

Sikke-i Tasdîk-i Gaybî

 

1943

 

Üstad Kastamonu’dayken

 

Asâyı Musa

 

1945

 

Üstad Emirdağ’dayken

 

Zülfikar

 

1946

 

Üstad Emirdağ’dayken

 

Sirâcünnur

 

1946

 

Üstad Emirdağ’dayken

 

Tılsımlar

 

1947

 

Üstad Emirdağ’dayken

 

 

 

 

Lâhika Mecmuaları

 

Barla Lâhikası

 

1927-1935

 

Üstad Barla’dayken yazılan mektublar

 

Kastamonu Lâhikası

 

1936-1943

 

Üstad Kastamonu’dayken yazılan mektublar

 

Emirdağ Lâhikası-1

 

1944-1947

 

Üstad Emirdağ’dayken yazılan mektublar

 

Emirdağ Lâhikası-2

 

1949-1960

 

Üstad Emirdağ’da ve Son Isparta Hayatı’ndayken yazılan mektublar

 

Risaleler’in Te’lif Tarihi ve Te’lif Edildiği Yerler

 

1 ilâ 9’uncu Sözler (Küçük Sözler)

 

1927

 

Barla

 

10. Söz-Haşir Risalesi

 

1927

 

Barla (1928’de İstanbul’da basıldı)

 

11-24. Sözler arası

 

1928

 

Barla

 

25. Söz-Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

 

1928

 

Barla

 

26. Söz-Kader Risalesi

 

1928-1929

 

Barla

 

29. Söz-Haşir-Melek-Ruh

 

1929

 

Barla

 

30. Söz-Ene ve Zerre Risalesi

 

1929

 

Barla

 

31. Söz-Mi’rac Risalesi

 

1929

 

Barla

 

32. Söz-Tevhide Dair

 

1929

 

Barla

 

33. Söz-Pencereler Risalesi

 

1929

 

Barla

 

1-18. Mektublar

 

1930

 

Barla

 

19. Mektub-Mûcizât-ı Ahmediye Risalesi

 

1930

 

Barla

 

20-24. Mektublar

 

1930-1932

 

Barla

 

25. Mektub-Te’lif edilmedi

 

_

 

_

 

26-29. Mektublar

 

1932-1934

 

Barla

 

Rumûzât-ı Semâniye

 

1932-1934

 

Barla

 

1-7. Lem’alar

 

1933

 

Barla

 

8. Lem’a-Keramet-i Gavsiye Risalesi

 

1933

 

Barla

 

9-17. Lem’alar

 

1933-1934

 

Barla

 

18. Lem’a-Birinci Keramet-i Aleviye Risalesi

 

1934

 

Isparta

 

19-23. Lem’alar-İktisad, Tabiat ve iki İhlas Risaleleri

 

1934-1935

 

Isparta

 

24-25-26. Lem’alar-Tesettür, Hastalar, İhtiyarlar Risaleleri

 

1935

 

Isparta

 

27. Lem’a-Eskişehir Müdafaanamesi

 

1935

 

Eskişehir Hapishanesi

 

28. Lem’a-İkinci Keramet-i Aleviye Risalesi

 

1935

 

Eskişehir Hapishanesi

 

29. Lem’a-i Arabiye

 

1935

 

Eskişehir Hapishanesi

 

30. Lem’a-Esma-i Sitte Risalesi

 

1935-1936

 

Eskişehir Hapishanesi

 

1. Şuâ-İşârât-ı Kur’âniye Risalesi

 

1936

 

Eskişehir Hapishanesi

 

2. Şuâ-Tevhide Dair

 

1936

 

Eskişehir Hapishanesi

 

3-6. Şuâlar

 

1936-1938

 

Kastamonu

 

7. Şuâ-Âyetü’l-Kübrâ Risalesi

 

1938

 

Kastamonu

 

8. Şuâ-Üçüncü Keramet-i Aleviye Risalesi

 

1938

 

Kastamonu

 

9. Şuâ-Mukaddime-i Haşriye Risalesi

 

1938

 

Kastamonu

 

10. Şuâ-Fihrist Risalesi İkinci Kısım

 

1938-1943

 

Kastamonu

 

11. Şuâ-Meyve Risalesi

 

1943-1944

 

Denizli Hapishanesi

 

12-13. Şuâlar-Denizli Müdafaanâmesi ve Mektubları

 

1943-1944

 

Denizli Hapishanesi

 

14. Şuâ-Afyon Müdafaanâmesi ve Mektubları

 

1949

 

Afyon Hapishanesi

 

15. Şuâ-El-Hüccetüzzehrâ Risalesi

 

1949

 

Afyon Hapishanesi

 

Kaynak: risale.online

 

Risale-i Nur'un Yazılış ve Yayılış Macerası

Derin Tarih dergisi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin neredeyse hayatının tümünü talebeleriyle birlikte hapislerde, sürgünlerde geçirdiği yıllarda, iman hakikatlerini ne şartlarda yazdığını ve nasıl neşettiğini yazmıştı. İşte dergideki o bölümler...


OSMANLI'NIN SON DÖNEM ULEMASI
 

Bediüzzaman, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem uleması arasında zekası ve ilmiyle parlayan, Osmanlı entelektüelleri içinde yüksek itibara sahip çok yönlü bir alimdir. Aynı zamanda 1. Cihan Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde Ruslara karşı gönüllü alay kumandanı olarak çarpışmış, ileri harekatlarını önlemekte büyük başarılar göstermiştir.


Yıkılan Osmanlı imparatorluğu'nun enkazı üzerine kurulan yeni Cumhuriyet idaresi, redd-i miras ile Osmanlı'dan kalan bütün değerlere savaş açacaktı. Bu dönemde meydana gelen Şeyh Said hadisesinden altı-yedi ay sonra Van'da inzivada bulunan Bediüzzaman, Erek Dağı'ndan alınarak Isparta'nın sarp bir nahiyesi olan Barla'ya sürgün edildi.

SÜRGÜNDE DOĞAN GÜNEŞ

Bediüzzaman Barla'da çürümek için atıldığı toprak altından bir çekirdek misali neşvünema bulmaya başladı. Kitap ve kütüphanelerden mahrum bırakılan Bediüzzaman, kaderin şevkiyle daha önce tahsil ettiği ve ezberine aldığı 90 adet İslami temel eserle adeta hafızasını bir kütüphane haline getirmişti. Maddi yıkılışların ardından meydana gelen manevi yıkılışlar, materyalizm karşısında klasik müdafaa yollarının artık geçersiz olduğu bir dönemde yepyeni bir methodla yeni manevi silahlarla donanıp manevi hücumları defetmeye çalışır:

 

O da "Dert benimdir, deva Kur'an'ın!" diyerek o güne kadar İslam'ın çözümsüz hale gelen meselelerini Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle, eşsiz ilmi ve gayretiyle bir bir çözmeye başladı.
 

KUR'AN ECZAHANESİNDEN DEVALAR
 

O güne kadar İslam düşmanları tarafından ileri sürülmüş bütün şüphelere Kur'an eczahanesinden devalar suretinde kalbine gelen ilhamlarla, dilinden kağıtlara dökülen Sözler’le karşı koyar ve yepyeni bir iman ve Kur'an hizmetinin temellerini atar. Kah bir hapishane köşesinde, kah bir dağ başında, kah bir bahçede bir ağacın gölgesinde bu hakikatleri terennüm eder.
 

Kader kendisine yazma kabiliyeti vermediğinden Şamlı Hafız Tevfik gibi fevkalade düzgün ve süratli yazan birini kendisine katip tayin etmişti. Bundan sonra tarihin benzerini kaydetmediği bir yazma usulüyle eserler meydana getirecekti.

YASAKLI DÖNEMLERDE İMAN MÜCADELESİ

 

O günlerde demir çemberlerin ağına alınmış yasaklı dönemde, dini küçük bir faaliyet ve hareket dahi imkansız gibidir. Fakat bu şartlar altında meydana gelen iman hakikatlerinin çoğaltılıp muhtaç olanlara ulaştırılması gerekmektedir. İşte bu derinden gelen ihtiyacın itici gücüyle risaleler elden ele, dilden dile, ilden ile bir sır gibi yayılmaya başlar.

 

Eski zaman cihadının gereği kılıç artık yerini kağıt ve kaleme terk etmiştir. Eli kalem tutan ehl-i himmet meydana atılır: Şamlı Hafızlar, Hafız Aliler, Hafız Mehmedler, Hafız Mustafalar, Hüsrev Efendiler, Binbaşı Asımlar, Sabriler, Re'fet Efendiler, Hulusi Yahyagiller ve daha niceleri...

 

GÜL FABRİKALARI NUR ÜRETİYOR

 

Bediüzzaman bir yandan yazılan Risaleleri çevreye ulaştırırken, diğer yandan çevre kasaba ve köylerde meydana çıkan fedakarları teşvikle hizmete sevk eder. Yazı faaliyetinde oluşan gruplara 'Nur' ve 'Gül Fabrikası', 'Mübarekler Heyeti' ve 'Medrese-i Nuriye' gibi adlar takarak onları hizmete teşvik eder....
 

TARİHTE GÖRÜLMEMİŞ BİR HADİSE

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Osmanlı bakiyesi olan Anadolu toprağından yeni bir diriliş hamlesi ve bir maneviyat ordusu çıkarır. Sıkı polis takibatı altında Risale­lerin elle çoğaltılması, başlı başına üzerinde durulacak bir hadisedir. Zira tarihte bir eserin kısa bir sürede 600 bin nüsha olarak elle çoğaltılıp gizlice yayıldığı başka bir olay görül­memiştir. Bunun bir de matbaanın yayıldığı 20. yüzyılda gerçekleşmiş olması ayrı bir önem taşır.
 
NUR POSTACILARI

Barla'da yazılan bir eser önce Bed­re'de Santral Sabri'ye gelir, o süratle birkaç nüsha çoğalttıktan sonra Nur Postacıları eliyle İslamköy'deki Nur Fabrikası Sahibi Hafız Ali'ye, Kuleönü'ndeki Mübarekler Heyeti'ne, Medrese-i Nuriye ismi verilen Sav kö­yüne ve özellikle Isparta merkezde faaliyet gösteren Hüsrev Efendi'nin başında bulunduğu Gül Fabrikası'na ulaştırılır.

Hüsrev Efendi hemen iyi yazan­lardan 10 kişiyi önüne alır ve kendisi söyler, onlara yazdırarak kısa zaman­da 10 nüsha çoğaltır. Nüshaları sürat­le tashih ettikten sonra İsparta'nın 10 ayrı köyüne gönderir. Her bir köy kendi aralarında bir hafta içinde bu eseri 10'ar nüsha daha çoğaltıp Hüs­rev Efendi'ye göndermek zorunda­dırlar. Böylece gelen risale bir hafta içinde 100 adet çoğaltılmış olur.
 
RİSALELERİN SEVKİYATI

Ne var ki, iş bununla bitmez. Sıra çoğaltılan Risalelerin sevkiyatındadır. O zaman elde bulunan ve sayı­ları gittikçe artan adreslerden 100 tanesi vardır. Adreslere gönderme işi dikkat çekmesin diye ayrı ayrı postahanelerden yapılır. Böylece Kur'an ve Kur'an adı­na okunup feyz alınacak bütün ki­tapların yasaklandığı bir dönemde Kur'an'ın sinesinden çıkan Risaleler, İmam-ı Ali (ra)'ın ifadesiyle 'Sırren tenevveret', yani gizlice bir sır gibi Anadolu'nun her yanma yayılmaya ve söndürülmek istenen iman nuru­nu yeniden parlatmaya başlar.

İMHA ETME OPERASYONU!

Yıl 1934'tür. Bediüzzaman'ın Barla'ya sürgünü üzerinden sekiz yıl geçmiştir. Onu unutulup yok ol­ması için buraya gönderenler, bir de bakarlar ki, Bediüzzaman'ın sesi soluğu Anadolu'nun her yanından duyulmaktadır. Orduları olan güçler, bir köyde mahsur vaziyette ve elinde kaleminden başka bir şey bulunmayan bir adamdan neden korkup telaşa düşerler de birlikleri üzerine sevkederler?
 

Bir iki jandarma erinin yapacağı bir iş, Ankara'dan getirtilen özel nişancı muhafız birlikleri yanında, bizzat İçişleri Bakanı'nın yönettiği büyük bir operasyonla gerçekleştirilir. Isparta adeta bütünüyle kuşatma alana alınır ve eli silahsız masum insanlardan toplayabildiklerinin sayısı o gün 120'yi geçmez. Aslında gizli emir, bu insanların cemselere doldurulup Afyon-Dinar taraflarına götürülerek imha edilmeleri şeklindedir.


HAPİSTE YAZILAN ESER
 

Lakin kaderin planı başkadır. Bediüzzaman'la görüşen müfreze komutanının gerçeği anlaması ile lan suya düşer ve kaderin şevkiyle Bediüzzaman ve talebeleri Eskişehir hapsine sevk edilirler. Bediüzzaman, adı üstünde zamanın harika ve benzersiz şahsiyeti, yine bir benzeri olmayan şekilde Eskişehir hapsinin en sıkıntılı döneminde, en yoğun tevhidi hakikatleri ihtiva eden Otuzuncu Lem'a gibi eserleri telif etmeye başlar.

 

Hatta Eskişehir hapsinde talebeleri tahliye olup hapiste yalnız kaldığı iki ay zarfında ikinci Şua gibi çok mühim bir eseri daha telif eder. Hapisten sonra Ankara'dan gelen emirle Kastamonu'ya  sürgün  edildiğinde ikinci Şua'nın müsveddelerini gömleğinin içine saklayarak götürür.


AĞAÇ KOVUĞUNDA YAZILAN ESER
 

'Hayatımın Gayesi' dediği Risale-i Nur'u her türlü engele rağmen telif etmekten vazgeçmez. Hayatının gayesi istikametindeki yürüyüşünü sürdürür. Kastamonu'nun kalesi ve dağları ona tefekkür mekanları olur. Yazdıkları yakalanıp imha edilmesin diye dağda telif ettiği Ayetü'l-Kübra isimli eserinin müsveddelerini orada belirlediği bir ağaç veya mağara kovuğuna koyar, şehre geldikten sonra koyduğu yeri talebelerinden birine tarif eder, oradan alıp çoğaltmasını söyler.

ESERLER LATİN HARFİYLE DE YAZILMAYA BAŞLAR

 

Bundan sonraki kısmi serbestiyet döneminde Risaleler el yanında teksirle çoğaltılmaya da başlanır.

1956 yılına gelindiğinde Latin harfleriyle okuma yazmanın yaygınlaşması üzerine eserlerin matbaalarda Latin harfleriyle basılıp yayılmasına izin verir, hatta kitapların tashihlerini bizzat yapar.


"ACELE ETTİM KIŞTA GELDİM..."
 

Yakın talebelerinin ifadesiyle bu son dönemde eserler basılıp geldikçe bir bayram sevinci yaşar. Adeta basılan eserlerin şahsında, imanını kurtaracak nesilleri görür gibi bahtiyar olur ve "Artık bu dünyada benim vazifem bitti. Bu eser de basılsa ben gideceğim" demeğe başlar. Her eser basılırken, "Bu da bitsin, gideceğim!" dediği duyulur.

 

Gerçekten Risalelerin matbaalarda basımı tamamlandıktan sonra Bediüzzaman çilelerle geçmiş ömrünün meyvesini almış olarak bu fani alemden ebediyete intikal eder.

 

Ancak toprağa düşen ihlaslı tohumlar öyle bereketli sümbüller, öyle tatlı meyveler verir ki, Anadolu sınırları ona dar gelmeğe başlar. Dünyanın pek çok ülkesine yayılan Risaleler, 47 dünya diline tercüme edilerek tarihi bir rekora ulaşır.

 

"Acele ettim, kışta geldim, sizler Cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacak" demişti. O ağaç kovuklarına sakladığı, Nur Postacılarının Gül Fabrikalarına ulaştırdığı eserler bugün milyonlarca insana birer ilaç oluyor.


Meçhul kabrinde Allah'ın rızası ve rahmeti içinde rahat uyu.

Kaynak: risaleajans.com

Risale-i Nur’daki kitapların isimleri ve ara başlıkları başka eserlerden alınma mıdır? Alınma ise kimlerden alınmıştır?

Risalelerin başlıkları ve ara bölümlerin isimleri, bir başka eserden alınma olabilir. Ama bu Risale-i Nur'un kıymetini düşürmez. Aksine Risale-i Nur'un kaynağının ve Üstad'ın etkilendiği eserlerin ne kadar geniş ve kapsayıcı olduğunu gösterir.

Ayrıca bu isimler, içeriğine ve nasıl düzenlendiğine işarettir. Mesela;

 "Mektubat" ismi, İmam Rabbani'nin "Mektubat-ı Rabbani"den alınmış olabilir. Bediüzzaman'ın "Mektubat" kitabının içeriği gibi, bu eser de mektuplardan oluşur.

"Mesnevi-i Nuriye" ismi, "Mevlana'nın Mesnevi"sine işarettir.

Lem'a, Şua gibi isimler, İbn-i Arabi'den ve tasavvuf ehlinin eserlerinden alınmış olabilir.

"İşaratü'l-İ'câz fi Mezânni'l-Îcâz" ismi, Fahrüddin Razi'nin "Nihayetu'l-Îcâz fi Dirayeti'l-İ'câz"ından ilhamen yazilmış olabilir.

"Asa-yı Musa" kitabının ikinci kısmı olan "Hüccetü'l-Baliğa", Şeyh Veliyullah Dihlevi'nin "Hüccetü'l-Baliğa" isimli eserinden alınmış olabilir.

"Muhakemat" ismi, Kutbuddin Razi'nin "el-Muhâkemât Beyne Şerhayi’l-İşârât ve’t-tenbîhât" eserinden alınmış olabilir.

Sorulu cevaplı "Münazarat" risalesi, Fahreddin Razi'nin "Münazarat"ından alınmış olabilir. Bu eser, Fahreddin Razi Maveraü'n-nehirde seyahat ederken yaptığı tartışmalardaki soru cevaplardan oluşur.

"Maksat" ve "Mevkıf" gibi ara başlıklar Taftazani'nin "Makasıd"ına ve Îcî'nin "Mevakıf"ına işaret olabilir.

"Eğer bir şüphen varsa 'Makasıd' ve 'Mevakıf'a git, maksada vukuf ve ıttıla peyda edeceksin ve göreceksin: Sa’d ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar."(1)

Mesnevî-i Nuriye'deki "İ'lem"ler, Abdülkāhir Cürcânî’nin "Delâilü'l-İ‘câz" eserinden alınmış olabilir. Çünkü bu eserde konular arasındaki geçişlerde “faslun” veya “i‘lem" tabirleri kullanılmıştır.

Muhakemat'taki ve diğer yerlerdeki "İşaret", "Tenbih", "Vehim" ve mebhas gibi başlıklar İbn Sina'nın "el-İşarat ve't-Tenbihat"ındaki birebir başlıklardan alınmış olabilir.

"Lemeat" risalesinin ismi, mutasavvıf ve şair Fahreddin-i Irâkı'nın "Lemeat"ından alınmış olabilir.

"RİSALE-İ NUR'UN BİR NEVİ ARABÎ MESNEVÎ-İ ŞERİF'İ HÜKMÜNDE OLAN BU MECMUANIN MUKADDİMESİ"(2)

Yirmi Dokuzuncu Mektub'taki "Telvihat" başlığının, Sühreverdi'nin eserlerinde bolca kullanıldığını görüyoruz. Hatta "et-Telvîḥâtü’l-levḥiyye ve’l-ʿarşiyye" adlı eseri vardır.

Üstad'ın ezberinde yüze yakın eserin bulunduğunu biliyoruz. Bundan dolayı Risale-i Nur, yüzlerce kitabın bir hülasasıdır ve çekirdeğidir. Elbette ağaçta olan hassasiyetler ve izler çekirdekte de bulunur.

Ayrıca bu isimlerin ilhamen yazılması da ihtimaldir. Çünkü birçok büyük eser, büyük bir kesb ve gayretten sonra ilhamla tamamlanabilir.

"...Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet'in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu'l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir..."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Muhakemat, Birinci Makale, On İkinci Mukaddime.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Mukaddime.
(3) bk. Şualar, On Beşinci Şua, İkinci Makam.

 

Kaynak : sorularlarisale.com

***

ASAR-I BEDİYYE HAKKINDA

Asar-ı Bediiyye, bu kelime lügat itibariyle parlak ve harika anlamına gelmektedir. Ayrıca "başlangıç eserleri" veya "İlk Dönem Eserleri" olarak da geçer. Dolayısıyla Üstad'ın bu eseri için şöyle bir isim verilebilir: "İlk Telif Edilmiş Harika Eserler."

Üstad'ın bu eseri Asar-ı Bediiyye, Eski Said dönemine ait eserlerin toplandığı bir eserdir. Yeni Said dönemi eserlerinden olmadığından, Risale-i Nur Külliyatı dahilinde değildir. Bazı yayınevleri müstakilen bastırmışlardır. Bu eserde imani konular da işlendiği halde, daha ziyade siyasi, idari ve o karışık zamanların hastalıklarına ve karanlıklarına ışık ve ilaç mahiyetinde güzel dersler ve değerlendirmeler mevcuttur.

Asar-ı Bediiyye içinde yer alan risaleler, çoğunlukla Külliyat'ın diğer kitaplarında mevcuttur.

Asar-ı Bediiyye içinde yer alan risaleler şunlardır:

Nokta,

Şuââtü Mârifet-ün Nebîyy (asm),

Rumûz,

Muhakemat,

Münazarat,

Tuluat,

İşarat,

Hutuvat-ı Sitte,

Sünuhat,

Divan-ı Harbi Örfi,

Lemaat ve

Tarihçe-i Hayat'ta da yer alan bir kısım makaleler.

KAYNAK: sorularlarisale.com

***

ASA-YI MUSA HAKKINDA

Asâ-yı Mûsâ, Said Nursî'nin bir eseridir. Kitab islamiyet inancının dışında olarak kabul edilen "dalalet, şirk, İktezathu't-tabiat" gibi fikirlere karşı imani meselelerin izahı ile tehvid inancı yani kainatın tek yaratıcısı olduğuna inanılan fikrin ispatı üzerinde yoğunlaşmıştır. Vikipedi

İlk yayınlama tarihi 1958

Yazarı: Said Nursi

Asâ-yı Musa kitabı;

-Denizli hapishanesinin bir meyvesi olan Meyve Risalesi ile

-Hüccetüllahil-Baliğa Risalesinden meydana gelmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi'nin 14 kitaptan oluşan   Risale-i Nur serisinin parçalarından biridir. müellifi, önsözünde bu risalenin Kur'an-ı Kerim'in mucizelerini kolayca ispat ettiğini ve ehl-i fen ve mektep muallimlerinin asa-yı musa'ya çok ihtiyacı olacağını belirtmiştir.

Kitabın birinci bölümü olan Meyve Risalesi yazarın Medrese-i Yusufiye olarak tabir ettiği hapishanede yazılmıştır ve bunu şu sözlerle açıklamıştır: "Bu risale, Denizli hapishanesi'nin bir meyvesi ve bir hatırası ve iki Cuma gününün mahsulüdür."

İkinci ve son bölümü ise, (Misbah-ül İman)  Hüccetullah-ül Baliğa Risalesi olarak adlandırılmıştır ve Allah'ın (c.c.) varlığını kanıtlamayı amaçlayan on bir parçadan oluşmuştur. Bunlara Hüccet-i İmaniye (iman delili) ismi verilmiştir. Özellikle üçüncü Hüccet-i İmaniye olan Tabiat Risalesi - aynı zamanda 23. lema olarak da geçer- basit ama akla ve mantığa uygun açıklamalarla kainatın varlık sebebinin neden Allah'tan (c.c.) başka bir zât olamayacağını çok hoş bir şekilde anlatır.


Kitabın   bölümlerinden biri ise, Tarihçe-i Hayat'ın önsözü olan ancak Asa-yı Musa'nın son kısmına da Said Nursî'yi kısaca tanıtmak için eklenmiş olan, Ali Ulvi Kurucu tarafından yazılmış olan kısımdır. Kendisi bu kısımda kısaca Said Nursi'yi neden kendisine üstad olarak bellediğini anlatır.

Huccetullahil Baliğa adlı eserin müellifi kimdir?

Hindistan'da ulema ailesine mensup olan Şah Veliyyullah ed-Dihlevi (1703-1762) tüm İslâmî ilim dallarında birçok eser kaleme almıştır. Ancak onun İslâm dünyasında tanınmasına vesile olan eseri Şer'î Hükümlerin hikmetleri ve İslâm Şeriatının felsefesi üzerine kaleme almış olduğu Hüccetullahi'l-Bâliğa adlı eseridir.

Asa hangi Peygambere aittir?

Hazreti Musa, İsrailoğullarını Firavunun gazabından işte bu asanın ucundaki mucize ile kurtardı. Elindeki asa ile Kızıldeniz'i yarmış ve onu Peygamberliğe yücelten büyük mucizeyi gerçekleştirmişti.

 

İŞARÂTÜ'L-İ'CÂZ HAKKINDA

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı Üstad Bediüzzaman’ın İşârâtü’l- İcaz adlı eserini basmış bulunuyor. Biz de bu vesileyle muhterem Abdülkadir Badıllı’nın bu kıymetli tefsir hakkındaki bir yazısını sizlerle paylaşmak istedik


Abdülkadir Badıllı

 

Takdim.

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı Üstad Bediüzzaman'ın İşârâtü'l- İcaz adlı eserini basmış bulunuyor. Biz de bu vesileyle muhterem Abdülkadir Badıllı'nın bu kıymetli tefsir hakkındaki bir yazısını sizlerle paylaşmak istedik. Bu vesileyle Diyanet İşleri başkanımızı ve eserin yayınlanmasında katkısı geçen zatları tebrik ediyoruz Hayırlara vesile olması dileğiyle. Cevaplar.org

ESERİN TE'LİF KEYFİYETİ

Müellifi tarafından eserin başına konulmuş mukaddimelerde, te'lifinin keyfiyeti hususunda mealen şöyle denilmektedir:

(İşarat'ül İ'caz tefsiri, Birinci Cihan Harbinin ilk senesinde ve harp cephesinde, hiçbir me'haza veya başka kitaba müracaat edil­meden te'lif edilmiştir. Harpte cihadın mecburî vazife ve hizmetle­rinden başka, birkaç sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı yazıl­mıştır. Fatiha ile tefsirin ilk yarısı daha da mücmel ve muhtasar kalmıştır.

Birinci sebep: Yazıldığı zaman, izaha imkân vermiyordu. Hem zaten eski Said îcazlı konuşurdu.

İkincisi: Kendi çok zeki olan talebelerinin fehim derecelerine göre düşünüyor, başkalarının anlamasını nazara almıyordu.

Üçüncüsü: Kur'an'ın nazmında bulunan en dakik ve en ince ve îcazlı olan î'cazı beyan ettiği için, kısa ta'birlerle ifade etmeye mec­bur oluyordu.

Dördüncüsü: Ayetler'in gizli nükte ve ince işaretlerini beyan ettiği için,ona göre tabirlerini de ince düşünmüştür.)

Hz. Müellif'in VAN HORHOR MEDRESESİ talebelerinden merhum şe­hit (1) HAMZA Efendi'nin bu mevzudaki bir beyanı ve bir ifadesi:

"İŞARAT-ÜL İ'CAZ FÎ MAZANİL ÎCAZ" namındaki tefsir-i şe­rifi, şimdiye kadar o menhecde te'lif olunmuş bir tefsir mevcut değil, hatta di­yebilirim ki; karihasının mahsulundan başka, evkaf malını dercetmemiştir.

Hz. Üstad bu tefsiri te'lif etmeden evvel, halka-i tedrisinde bulunu­yordum. Kelâm-ı Kadimi eline alıp Kürtçe takrir ederdi. Hiçbir kitaba veya tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan "Molla Habib" namında bir Efendi Kürtçe not tutardı. Çok devam etmeden Harb-i Umumî başladı.

Bediüzzaman Said Efendi muharebe esnasında, Cephe-i Harpte me'haz olarak yalnız o notlara malik olduğu halde; Elyevm (bugün) "Ev­kaf-i İslâmiye" matbaasında tab'ıyle iştigal ettiğimiz bu kitabı te'lif et­miştir. –Hamza– (2)

İşte bu ifadelerden anlaşılıyorki: Hz. Üstad Bediüzzaman, İşarat-ül İ'caz'ın mukaddematına Birinci Cihan Harbinden evvel başlamıştır. Hatta bu tefsire mukaddeme olarak yazdığı Türkçesi "Muhakemat", Arapçası "Reçete-ül Ülema" eserini 1910 da te'lif eylemiş, sonra 1911 de İstanbul'da tab'ettirmişlerdir. Daha sonra, –Hazret-i Müellif'in az üstteki ifadesinde geçtiği üzere– Birinci Cihan harbinin birinci senesi 1330 Rumî – 1914 Miladî ve sonraki yıllar içerisinde, harp esnasında Arapça olarak te'lifinin müsveddesi tamamlandığı anlaşılmaktadır. Nitekim bu mevzu'da, Müellif Hazretleri çok zaman sonra yazdığı bir Risalesinde şöyle demektedir:

"...Harb-i umumîde en müdhiş bir vaziyete giriftar olmuştum. İşarat-ül İ'caz'ın müsvedde-i evvelisi düşmanın elinde parça parça ol­muştu...(3)"

İŞARAT-ÜL İ'CAZ'IN TEBYİZİ

Birinci Cihan Harbi içinde, 1916 başlarında, Bitlis'in Ruslar tarafın­dan düşürülüp işgal edilmesinden iki ay kadar evvel, halkın ilk hicreti vaki' olduğuna göre, Hz. Üstad'ın kardeşi Molla Abdülmecid Efendi, Üstad'ın emriyle "İşarat-ül İ'caz'ın" müsveddesini beraberinde Diyarbekir'e getirmiş ve o tarihte hicretle Van'ı terkedip gelen ve eski Van valisi o günün Diyarbekir valisi bulunan Cevdet Bey'in evinde tem­yize çekmeye başlamıştır.

Merhum Molla Abdülmecid, eseri tebyiz ederken 2 Mart 1916 Per­şembe günü ikindiden sonra mürekkep hokkası devrilerek kağıt üzerine dökülen mü­rekkepten garip bir suret (4) meydana gelmiştir. Aynı akşam (Cuma gecesi) Bitlis şehri içinde Hazret-i Müellif ile yirmi kadar fedakâr talebesi Rus­larla göğüs göğüse çarpışırlarken; talebelerinden –içlerinde yeğeni "Ubeyd"in de bulunduğu– onaltısı şehit düşmüşlerdir. (Rahmetullahi Aleyhim) Hazret-i Üstad Bediüzzaman da gece yarısından sonra omuzundan yaralanmış az sonra da bir bacağı da kırılıvermiştir... ve iki gün sonra Ruslara esir düş­müştür. (Hayat tarihçelerine bakılabilir.)

İŞARAT-ÜL İ'CAZ'IN TAB'I

Müellifin küçük kardeşi merhum Molla Abdülmecid Efendi Diyarbekir'de tebyiz edip yazdığı nüshayı yanında muhafaza etmiş, sonra Hz. Üstad'ın 1918 yazında Rusya'dan firar edip İstanbul'a geldiğinde, o günün Osmanlı Devleti Harbiye Nâzırı merhum şehid "Enver Paşa" tara­fından son derece ihtiram ile karşılanmış ve "İşarat-ül İ'caz"ın tab kağı­dını kesesinden temin ederek hediye etmiştir.

Bu mevzuda Hazreti Müellif 1935 senesinde açılan Eskişehir Mah­kemesi müdafaanemesi olan "Yirmiyedinci Lem'a" Risalesinde, temyiz mahkemesine gönderdiği layihada aynen şöyle demektedir:

[...ve cephe-i harpte yazdığı ve şimdi müsadere edilen "İşarat'ül İ'caz" o zamanın Başkumandanı olan ENVER PAŞA'ya o derece kıymetdar görünmüş ki; kimseye yapmadığı bir hürmetle, istikbaline koştuğu ve o yadigâr-ı harbin hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle "İşarat-ül İ'caz"ın tab'ı için kâğıdını vererek ...(5)]

Buna göre, Hz. Üstad –kuvvetli bir tahmin ile– İŞARAT-ÜL İ'CAZ'I telgrafla Diyarbekir'deki kardeşi Molla Abdülmecid'den istetmiş, Molla Abdülmecid de, onu yeğeni Abdurrahman'la İstanbul'a göndermiştir. Eser İstanbul'a ulaşınca da, Hz. Müellif onu okuyup, dikkatlice tashihini yaptıktan sonra; biraderzadesi merhum Abdurrahman ve talebesi merhum Molla Hamza gibi iki fevkalade zeki ve mümtaz âlimlerin nezaretleri al­tında tab'ettirmiştir. Tab'edilip kitap olarak piyasaya çıkınca da; MEŞİHAT-I İSLÂMİYE DAİRESİ tarafından Osmanlı Ülkesi Müftü­lüklerine birer nüsha gönderilmiştir.

BASINDA İŞARAT-ÜL İ'CAZ

İşarat-ül İ'caz eseri tab'edilip piyasaya çıktığı günlerde, yani 1918- 1919 yıllarında, zamanın basınında onunla ilgili ilan gibi senakâr ve tak­dirkâr bazı fıkralar neşredilmiştir. Numune için bir ikisini kaydediyoruz:

1- İ'TİSAM Dergisi 26 Kânun-u Evvel Rumî 1334 - Miladî 11 Ocak 1919 ta­rihli nüshasında şöyle:

[DAR-ÜL HİKMET-İL İSLÂMİYE a'zay-ı mümtazesinden "Bediüzzaman Said-i Kürdî" Efendi Hazretleri tarafından bâladeki (yuka­rıdaki) unvan ile tahrire başlanılan Tefsir-i Celil'in birinci cüzü tab'olunmuştur. Müellif-i muktedirinin şöhret-i şayiâsı bu eser-i güzin hakkında fazla söz söylemeye hacet bırakmıyor.]

2- JİN Dergisi, Rumî 16 Kânun-u Sanî, Miladî 29 Ocak 1919 tarihli sayı­sında şöyle:

[Dar-ül Hikmet-il İslâmiye a'zay-ı kiramından ve Kürdistan ulemay-ı meşhuresinden Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretlerinin telifatından "İŞARAT-ÜL İ'CAZ" namındaki tefsir-i şerifi mevki-i intişara vaz'edi-lerek "ŞEREF" kütüphanesinde satılmaktadır. Müntesibîn-i İlm'in birer dane edinmesi tavsiyesini vazife addediyoruz.]

***

İŞARAT-ÜL İ'CAZ'IN RİSALE-İ NUR SİLSİLESİNE İLHAKI

Bu ilhak, eklenme hadisesi, 1945'lerde EMİRDAĞ'ında bir ihtara bi­naen müellifi tarafından gerçekleştirilmiştir. İşte bu mevzuda, (Emirdağ Lâhikası-l Envar Neşriyat sh: 42'de) Hz. Üstad şöyle buyurmaktadır:

[…Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said'in en mühim eseri ve Ri­sale-i Nur'un Fatiha'sı, Arabî ve matbu' "İşarat'ül İ'caz" tefsiri "Otuzuncu Mektup olacak ve olmuş...]

VE İŞARAT'ÜL İ'CAZ'IN TERCÜMESİ

Risale-i Nur Müellifi Hz. Bediüzzaman 1951 lerde, Emirdağında iken: bir ara çok sevdiği talebelerinden Bedre'li merhum âlim Sabri Hoca (Sant­ral Sabri) ile, Barlalı Sıddık Süleyman üstadlarının ziyaretine gelir­ler. Hz. Üstad bu zatlara, bir-iki gün İşarat'ül İ'caz'ın Arabîsinden ders vermiş. Türkçe takrirli olan bu ders, not alınmış ve sonra bir lâhika tar­zında "Emirdağ Lâhikası-II" mektupları içine dercedilmiştir. Oniki sahife kadar olan bu dersten gayrı daha devam edilmemiştir.

İşte bu mevzuda Üstad Hazretleri 22/3/1951 de yazılan bir mektu­bunda şöyle demiştir:

[…Merhum Hafız Ali'nin mahsus nüshası "İşarat-ül İ'caz" tefsi­rinde, Hafız Ali'nin tevafukat-ı harfiyesine dair çok güzel tevafukatlı işaret et­miş. O tefsiri benim çok hoşuma geldi ve her şeyi bıraktım, onu mütala­aya başladım. Gördüm ki: "İŞARAT-ÜL İ'CAZ" umum Risale-i Nur'un bir fihristesi, bir listesi ve Nur bağçesinin bir fidan­lığı (6) ve sırr-ı İ'caz-ı Kur'an'ın bir menbaı olduğunu gördüm. Gayet ince ve derin olduğu için âlimler şimdiye kadar pek azını anlamış­lardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalade takdir etmiş ve "emsal­siz..." demişler. (7)

Saniyen: Bu İşarat-ül İ'caz'ı bir defa daha aynı tarzda ve kera­metli kıt'ada (8) tab'etmek ve Arabistan, Pakistan gibi yerlere gitmek münasip görüldü. Fakat eski Said'in îcazdaki î'cazı beyan ettiği ve en ince münessabat-ı belağatı içinde, gayet ince ve kısa îcazlı cümle­leri bir de­rece îzah veya Türkçe tercüme etmek lazım geliyor. Eski kuv­vet ve iktida­rım kalmadığı için, yalnız kendi başıma yapamaya­cağım. İnşaallah yakın bir zamanda Arabî bilen Nur kahramanla­rından üç-dört talebe eski za­mandaki Said'in talebeleri gibi yanıma gelip, eski medresedeki gibi bir ders verip, onlar da o ders içinde kısmen tercü­me, kısmen izah suretinde yazılması rahmet ve tevfik-i İlahî'den ni­yaz ediyorum. (9) Arabîsini İstan­bul tab'edecek ve yazaca­ğımız tercü­me ve izahı Medreset-üz Zehra er­kânları yaza­caklar inşaallah...(10)

İşte, Hz. Üstad'ın bu mektubundaki istek ve arzusundan sonra –kuv­vetli tahmini ile– Bedreli Santral Sabri Hoca ile Barlalı Sıddık Süley­man'a mezkûr on iki sahifelik kısmını ders vermiş, sonrası olmamış, öy­lece kalmıştır. Amma bir müddet sonra, tercüme vazifesini kendi kardeşi Molla Abdülmecid Efendi'ye tevdi' buyurmuştur. Seyda Molla Abdülme­cid ise; yaşlılığı, kederdarlığından ilk başta mazeret beyan etmişse de, Hz. Üstad, bu büyük hayrı ona yüklemiştir.

Lâkin Seyda Molla Abdülmecid Efendi, Hz. Üstad'ın yanında nazdarlığı, serbestliği hesabiyle; İşarat-ül İ'caz'ın tercümesini cümle-cümle, kelime-kelime, harf harf takip ederek değil, serbest tercüme de­ni­len usul ve uslûpla yürütmüştür. Mesnevî-i Arabî'yi de aynı tarzda ter­cüme etti. Hz. Üstad'ın üstteki mektubunda işaret buyurulduğu tarzda: "Cümleleri bir derece izah" arzusu da; –Arabî metne nazaran– tam olarak yerine getirilerek değil, bazı yerlerde Arabî metnin aynı tercümesinden çok, Nahvî bir takım izah ve yorumlar getirmiştir. Ayrıca Seyda Molla Abdülmecid'in serbest olan tercümesi, yer yer cümle veya bahsin tama­mından umumî bir mefhum mâna alınmış, bazı yerlerde de atlamalar ol­muştur.

Amma herşeye rağmen, bu mübarek ve ihlâslı tercüme, elli seneye yakın zamandan beri tedavülde kalmış ve pek çok istifadelere medar ol­muş ve olmaktadır. Cenab-ı Allah merhum Seyda-yı Molla Abdülme­cid'den ebeden razı olsun. Âmin...

ESER TERCÜME EDİLDİKTEN SONRA

Merhum Molla Abdülmecid Efendi "İşarat-ül İ'caz"ı Türkçe'ye ter­cüme ettikten sonra, Hz. Üstad'a göndermiş, Üstad Hazretleri'de, ona tashih ve ilave noktasında herhangi bir tasarruf ile fazla bir şey yapma­dan, bir kâtibi olan merhum Hüsrev Ağabey'e –eski harfle teksir etmesi için– gönderdiğinde, ya da teksirinden sonra; bu tefsir için yazmış olduğu mu­kaddimelerden "Tenbih" başlıklı kısma "Üç Nükteli" bir haşiye ilave et­miştir. Bu tenbihli mukaddimeyi mevkiinde aynen kaydedeceğimizle be­raber, burada yapılan tercüme mevzu ile alakadar "Üçüncü Nükte"sini acele edip kısmen kaydetmek istiyoruz:

(ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Türkçe'ye tercümesi, Arapça'daki cezalet, belağat ve harika kıymetini muhafaza edememiş, bazen muhtasar git­miş...İnşaalah Arabî tefsir (Yani Arapça olan aslı) bu tercümenin âhirin de bir mani' olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale ede­cek...ilh)

Hazret-i Üstad'ın şu ifadesindeki emri üzerine ve o istikamette, eserin Türkçe tercümesi merhum Hüsrev Ağabey'inin yazısıyla (11) teksir edil­dikten sonra, merhum Ceylan Ağabey de, onun aslı olan Arapçasını yaza­rak teksirle birkaç nüsha çoğalttırmış ve tercümesiyle birlikte ciltlettirile­rek, Hz. Üstad'ın emri ile mühim yerlere gönderilmiştir. Lâkin bilahere bu Türkçe tercüme, yeni yazı ile matbaalarda neşredilirken, Hüsrev Ağa­bey'nin hattıyla olan eski harf teksir nüshanın aynısı yeni yazıya çevril­diği gibi; münafıklarla ilgili olan on iki ayetlerin tercümeleri, Hz. Üstad'ın emri ile içinden çıkarttırılarak neşrettirildi.

İŞARAT-ÜL İ'CAZIN EHEMMİYETİ

İşarat-ül İ'caz fî Mazannil Îcaz adıyla müsemma olan bu eserin ehem­miyeti, herhalde ta'rifden müstağni olsa gerek. En başta onun müellifi –hak olarak– hem eski eserlerinde, hem yeni eseri olan Nurlarda defa­larca onun çok ehemmiyetinden, harikalığından bahsettiği gibi, pek çok ülemay-ı İslâm da, bu eserin meddahlığını, dellallığını yapmış ve halen de yapmaktadır.

Evet, İşarat-ül İ'caz'ı, Arabî aslını anlayarak dikkatlice tetebbu etmiş zatlar, merhum Mehmet Akif gibi meâlen "Değil ki onun benzerini yaz­mak, belki onu tamamıyla anlayabilen dahi, büyük âlimdir. (12)" diyecekler­dir.

Hem yine, onun aslından mütalaa ederek tam anlayabilenler görü­yor­lar ve göreceklerdir ki; İşarat-ül İ'caz tefsiri, İslâm'ın iman ve akide­sinin bütün umdelerini ve İslamî birçok hüküm ve şartlarının, farz ve vaciple­rinin, hatta bir çok sünnet ve âdabının esaslarını da icmalen veya işareten tazammun etmiştir. Eğer bu eserin kamet ve kıymetine layık ve hürmetine muvafık olarak ve eski İslâm âlimleri ve şârihlerinin yaptığı gibi bir şerh ve izah edilebilseydi; Kur'an'ın ve sünnetin temel olan bü­tün hükümleri ve İslâmî ahlak ve âdabın birçok nümuneleri zuhûr saha­sına çıkmış ola­caktı.

Evet, İşarat-ül İ'caz'ın te'lif ve terkib vaziyetinden sezilmektedir ki: Cenab-ı Hak Teala Hz.leri has teveccühü ile ve hususî ihsanıyla; ne kadar hakaik-i esasiye-i Kur'aniye ve İslâmiye varsa, bunların çekirdek ve to­humlarını müellifinin –tâ küçüklüğünden beri– ruhunda ekmiş ve derc eylemiştir.

Bu münasebetle, hatıra gelen bir hususu yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle ki, diyorum: Risale-i Nur talebeliği vasfını taşıyan bazı âlim ve ho­calarımız, bir nevi şöhret kesbetmek veya başka hiss ve saik ile, halle­dil­miş meselelere dair –orada burada– kitaplar yazmak yerine; gel­sinler, şu cihan-baha hakikatler hazinesi olan "İşarat-ül İ'caz"ı iyice an­lamaya ve harika hakikatlerini şerh edip anlatmaya çalışsınlar ve ona karşı diz çö­küp, sadıkane "lebbeyk!" deyip şakird olsunlar; daha çok ha­yırlı ve ihlaslı iş yapmış olsunlar. Her ne ise!

İŞARAT-ÜL İ'CAZ'IN ÖZELLİKLERİ

İşarat-ül İ'caz'ın özellikleri pek çoktur. Nümunelik bir kaçına işaret etmek istiyoruz:

1- Eser, kendi sahasında ondan önce benzeri bir eserin yazılmamış ol­ması, ki zaten aynı mevzu' ve mealde benzeri bir eser, önceleri yazılmış ve mevcutsa, aynı tarzda eser yazmak ihlassızlıktır.

2- Kur'an'ın veya Din-i İslâm'ın bütün derin nükte ve en ince mânâ­la­rın işaretlerini, sıfatlardan değil, bizzat zatlardan alıp çıkarmış olması­dır ki Ri­sale-i Nurlar'ın tarz-ı üslubu da böyledir. Yani sair rivayetli, hatta dira­yetli tefsirler gibi meseleyi, rivayetlerin ve mütedavil ve muteârif ola­rak bilinen şeylerden değil, belki ayetlerin öz zatları ve mer­kezlerinden ve meknûz olan işarât ve rumûzlarında istinbat eylemiş ol­masıdır. Gerçi es­kiden yazılmış bazı tefsirler, mesela: Şevkânî'nin "el- Feth-ül Kadîr"i, "Tefsir-i Keşşaf" ve "Kadı Beydavî" ve benzeri eserlerin bazı cihetleriyle "İşarat-ül İ'caz"a benzerlikleri varsa da, sureten bir ben­zerliktir. Manâ in­celikleri, görünmez kıl gibi ince nükteleri ve bunların birbirleriyle –sa­bıklık ve lahiklik i'tibarıyla- münasebetleri istihrac etme cihetiyle, hem de bizzat ayetin kelime ve harflerinden –hak olarak, muta­bık olarak- bu­lup çıkarması yönüyle; hiçbirisi nâzenin olan İşarat-ül İ'caz misli olama­dıkla­rı ve çok farklı oldukları az dikkat ile anlaşılabilir.

3- Müellif'in, tâ tufuliyet günlerinden beri Kur'an'ın, sünnetin ve ni­ha­yet İslâm Dininin temel hakikatlerinin –maneviyat cihetiyle– esasî çe­kir­dekleri ve hakikat-medar nüveleri; ruhunda, kalp ve vicdanında kader-i İlahî ve kudret-i Sübhaniye'nin tecellisiyle ekilmiş ve nuranî noktalar ha­linde yazılmış olmasıdır ki, bunlar İşarat-ül İ'caz'ın ayinesinde akset­miş bulunmaktadır.

Evet, bu beyanımız asla mübalağa değil, hakikatin özü ve ta kendi­si­dir. Zirâ, Cenab-ı Müellif'in 1905 lerde yazmış olduğu eserlerde.. ve sonra 1907, 1908 ve 1909 da yazdığı makaleler ve irâd eylediği nutuklar ve Divan-ı Harp mahkemesinde yaptığı müdaafalar ve hatta aynı yıllarda te'lif eylediği mantık ilmine dair eserler ve bilahare, 1910, 1912 ve 1913 yıllarında te'lif ettiği "Münazarat", "Muhakemat" ta ve 1911 de Şam'da Emevî Camii minberinde İslâm âlemine irâd eylediği "El Hutbet-üş Şâmiye" eserinde derc eylediği aynı hakikatlerin çekirdek ve tohumları, "İşarat-ül İ'caz"ın nuranî tarlasında fidanlık filizler olarak yeşerdiklerini görüyoruz.

Daha sonra, yani 1918 den 1926 lara kadar te'lif eylediği ve bunların 1921 in ilk yarısına kadarkileri eski Said'in eserleri, sonrakileri ise yeni Said'in te'lifatı diye nitelendirdiği eserlerinde de, aynı hakikatlerin filizle­rinin biraz daha yeşerip göğerdiklerini müşahade ediyoruz.

Amma 1926 dan başlayıp, 1949 lara kadar sürdürdüğü "RİSALE-İ NUR" adlı, nuranî bir inkişaf ile münevver bir bahçe halini almış olan eserlerinde de aynı hakikatların ağaç olarak çok meyvedar ve bolca semeredar hâlini aldıklarını görmekteyiz. İşte buna göre, Hazret-i Bediüzzaman'ın umum te'lifatında olduğu gibi, amma hususiyle bu "İşarat-ül İ'caz" daki hakikatler; –Alim bir talebesi merhum Molla Hamza'nın da dediği gibi: Vakıf malı olan başka kitaplardan ve sair âlimlerin buluşlarından alınmış değillerdir. Eğer nadiren başkalarından alınmışsa, isim vererek nakletmiştir. Biraderzadesi büyük âlim merhum Abdurrahman'ın 1921 de tabedilen "LEMEAT" eseri arkasında yazdığı amucasının İstanbul ve Dar-ül Hikmet-ül İslâmiye hayat bölümünde de, aynı bu hakikatı, onun âsarından ve ahvalinden sezerek kaydedilmiştir.

Bu ifade ve beyanlaımızdaki hakikatı bir derece te'kid bakımından, Hz. Üstadın 1931 lerde (Barla'da iken) merhum Hulusi Bey'e yazdığı hu­susî bir mektubunda bakınız ne diyor:

[...yaldızla tabedilmiş "NOKTA" risalesini bu defa dikkatle mü­talaa ettim. Cenab-ı Hakka şükrettim ki, eski Said'in fikr-i akliyle, iman naza­rıyla bulduğu hakaiki; Yeni Said keşf-i kalbiyle, zevk-i vicdaniyle Kur'an'dan âhzettiği "Yirmidokuzuncu Söz"e mutabık, onu tağyir ve teb­dile lüzum bırakmamış. Yalnız Eski Said'in kuvve-i ilim ve nazar-ı ak­lıyla göremediği ince noktalar var ki, "Yirmidokuzuncu Söz" de vardır... ilh. ] (13)

Dipnotlar

1-Merhum Hamza Efendi'ye "Şehit" ünvanını Hz. Üstad kendi kalemiyle, ilk matbu' İşarat-ül İ'caz eseri arkasındaki tarihçenin sonunda "Hamza" ismi yanında "şehid" ke­limesi koymakla mühürlemiştir.

2-1918 tarihinde tab'edilen "İşarat-ül İ'caz"ın arkasına eklenmiş, Hamza Efendi'nin yazdığı Tarihçe, sh: 7

3-Osmanlıca Lem'alar sh: 870 –Mustafa Gül yazısı, İlk Teksir, 1. Baskı– 

4-Mürekkebin döküldüğü Molla Abdülmecid'in hattı, mezkûr İşarat-ül İ'caz nüshası Urfa'da yanımızda mevcud olduğu gibi; adı geçen suret ve şekil hakkında yerinde iza­hat verilecektir.

5-Mustafa Gül yazısı –ilk teksir- Osmanlıca Lem'alar sh: 853

6-İşarat-ül İ'caz'ın, Nur bahçesinin fidanlığı olduğu davasını –inşaallah– tercümemiz, mev­zularının Nurların nerelerinde tafsilen geçtiğini gösteren atıflarla ibraz edeceğiz.

7-İşarat-ül İ'caz'ı fevkalade takdir ve sena eden meşhur şahsiyetlerden yalnız burada mer­hum Mehmet Akif ile Irak'lı Tahir-üş Şûşî'yi nümune olarak gösteriyoruz. Merhum Mehmet Akif'in takdirkâr sözlerini nakleden zatların isimleri Mufassal Tarihçe 2.baskı –A.B.– sh: 905 te, Tahir-üş Şûşî'nin mektubu ise, sh: 1854'dedir

8-Cenab-ı Müellif Hz.lerinin "kerametli kıt'a"dan muradı, İşarat-ül İ'caz'ın ilk matbu nüs­hasında, satırbaşlarında gelen Elif'lerin, Vav'ların ve sair bazı harflerin sayılarından bazı tevafukatları gösteren harika ve garip olan şeklidir.

9-Az üstte bahsi geçen Bedreli Sabri Hoca'ya verilen takrirli ders ile bu niyaz'ın kabul ucu görünmüştür.

10-Mufassal Tarihçe –A.B.– 2.Baskı sh: 2034 Ve mealiyle aynı manada, fakat talebeleri­nin imzalarıyla Emirdağ Lâhikası-ll sh: 85-86 da bir mektupta bulunmaktadır.

11-Merhum Hüsrev Ağabey bir defasında bana bu mevzu'da şöyle demişti: "Molla Abdülmecid'in yazısıyla bana gelen Türkçe tercümesi, o kadar girift ve karmaşıktı ki, içinden ancak ben çıkabildim." Bu ifadeye göre eserin tasarruflara uğradığına ve mevcut halindeki hatalara badi oldu­ğuna kanat getirilebilir.

12-Bu mevzuda bak: Mufassal Tarihçe-i Hayat –A.B.– 2. Baskı sh: 905

13-Bu mektup, Hulusi Bey'in dosyamızda daha birkaç mektubuyla beraber mevcuttur.

Kaynak: cevaplar.org

Bu sayfa 7569 kişi tarafından okunmuştur
<