Duyurular

BEDİÜZZAMAN'IN HAŞİR RİSALESİYLE ABDULLAH CEVDET'E CEVABI

BEDİÜZZAMAN'IN HAŞİR RİSALESİYLE ABDULLAH CEVDET'E CEVABI

 

Onuncu Söz(Haşir Risalesi   Ne zaman basılmıştır?

OnunucuSöz’ünte’lîfi:

Kaynaklar Barla’date’lif edilen ilk eserin “Onuncu Söz” olduğunu yazıyorlar ise de iknâ edici bir delil ortaya konulduğu söylenemez:
“İlk Yazılan Risâle Onuncu Söz’dür.” (17)
“Bundan otuz sene önce ayni bu mevsimde idi. Şu bahçelerde geziyordum. Badem ağaçlarının çiçek açtığı zamandı. Birden, “Şimdi bak Allâh’ın rahmet eserlerine .. Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öyle diriltecektir. O her şey’e hakkıyle kādirdir.” [Rûm, 50, meâlen] Âyeti hatırıma geldi. Bu Âyet o gün bana açıldı. Hem geziyordum, hem de bağıra bağıra bu âyeti okuyordum. O gün kırk def’a okudum. Geldik, akşam, Şamlı Hâfız Tevfik’le Onuncu Söz’ü te’lif eyledik. Yâni, ben söyledim, Hâfız Tevfik yazdı.” (18)

“Onuncu Söz olan Haşir Risâlesinin yazılışı ile alâkalı olarak Üstâd’ın yakın talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyin Üstad’dan naklettiği bir hâtırası ise şöyledir.
“Üstâd, buyurdu ki; Barla bağ ve bahçelerinde dolaşırken, sesli olarak (Rûm, 50) 

ayet1.jpg

âyetini kırk def'a durmadan bir anda okudum. Menzilime geldim, Şamlı Hâfız Tevfik’e Haşir Risâlesini yazdırdım.” (19)

Kuvvetle muhtemeldir ki, yukarıdaki satırlarda kastedilen Onuncu Söz değil, Onunucu Söz’ün esâsı olan Lâsiyyemâlar’dır. Zîrâ, Mesnevi Nûriye’ye eklenen Fihrist’deki şu ibâreler Onuncu Söz’ün Lâsiyyemâlar’dan dahâ sonra te'lif edildiği intıbâını veriyor:
“Îmân-ı haşre dâir olan bu risâle, Risâle-i Nur’daki Onuncu Söz’ün esâsı olup, Barla’da, Üstâdımızın bir bahar gününde rahmet-i İlâhiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyarsız olarak (Rûm, 50)

ayet2.jpg

âyet-i kerîmesini kırk def’aya yakın okumasından sonra tulû etmiş gāyet kıymetdar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesip, İbn-i Sinâ gibi acîb bir dâhînin "Haşir bir mes’ele-i nakliyedir; akıl bu yolda gidemez" dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren ve haşrin binler nümûnelerini arz yüzünde gösteren ve haşri iktizâ eden pek çok esmâ-i İlâhiye’den tut, tâ mâhiyet-i insâniyede dahî haşri isbat eden bir risâledir.” (20)

Üstâd’ın kendi hattı ile yazdığı Küçük Sözler’in sonuna eklediği not da Barla’da ilk te’lif edilen eserin Onunucu Söz olmadığı düşüncesini kuvvetlendiriyor: “Şu Küçük Sözleri bidâyette müsvedde olarak kendim ve kendi müşevveş hattımla yazmaya mecbûr oldum. Çünki o vakit herkes benden çekinirlerdi.” (21)
*Baştan buraya kadarki tesbitlere göre, Onuncu Söz’ün 1927 bahârından evvel te’lîfi (kuvvetli ihtimâl, Barla’da te’lif edilen ilk eser olması) mümkün değildir.. Nerede kaldı, ilk tab‘ı 1926 olsun?!..
 
Onuncu Söz’üntab‘ı: 1928

Kaynaklar, Onunucu Söz’ün Barlalı Tüccar Bekir Dikmen tarafından İstanbul’a götürüldüğünü ve Müküslü Hamza ile berâber tab‘ ettirdiklerini yazıyor. (22)
Müküslü Hamza’nın bu tab‘ hizmetinde bulunduğunu Bedîüzzamân da te’yid ediyor:
"Hem on beş seneden beri şehid olmuş işittiğim ve dâimâ Ubeyd gibi şehid talebelerim içinde ona duâ ettiğim, hem İşârâtü'l-İ'câz'ı, hem 'Onuncu Söz'ü tab' eden Molla Hamza hayâtda, Irak'da olduğunu ve Nur'ları aradığını..." (Emirdağ L.) (23)
Müküslü Hamza’nın bu tab’ hizmetinde bulunması, bu risâlenin 1928’de basıldığının da bir delîli oluyor ayni zamanda.. Çünkü, Müküslü Hamza önceki yıllarda Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi tarafından verilen hüküm gereği hapistedir ve Mayıs 1928 afvı ile serbest bırakılmıştır..Dolayısıyle, bu târihden evvel İstanbul’da bulunması söz konusu değildir. (24, 25)
 
 

Onuncu Söz’ün 1342 bakısı:
 
BTBSN’de (1979 baskısı s.277, 2006 baskısı s.303) kapak klişeleri görülen 1342 târihli Onuncu Söz'e gelince:
 
1342 (Rûmî Julyen'in)’nin 293 günü 1926 içerisinde iken, 72 günü 1927 ile örtüşmektedir. Hz. Üstâd, Barla’ya 1342’nin bitmesine sâdece iki hafta kadar bir süre varken,1927 Şubat sonu – Mart başlarında getirilmiş.. Onuncu Söz’ün te’lif başlangıcı farz-ı muhâl bu kısa sürede olsa bile 1342’nin ilk baskı târîhi olması mümkün değildir..
 
Kapak klişesinin üst tarafında görülen “Kitâb-ı Nur” (BTBSN, 1979, s.277),“Risâle-i Nur”(BTBSN, 2006, s.303) ibâreleri de görüşümüzü  kuvvetlendiriyor. Bu tâbirlerin ilk te’lif yıllarında kullanılmadığı herkesin mâlûmu..
 
1970’li yılların başlarında Ankara Hacı Bayram’dan, içlerinde Onuncu Sözün de bulunduğu Osmanlıca, Arabca (29. Lem’a olabilir) o yıllarda basılmış bâzı eserler almıştım (tekrar alırım nasılsa diye birilerine hediye etmiştim ama kısmet olmadı).. Birinci hamur, gramajlı, kaliteli baskılardı.. Dışarıda (Beyrut’da) basıldığı hatırımda kalmış.. Muhtemelen elinde bulunanlar vardır..   
 
Kanâatimce, sözünü ettiğimiz 1342 târihli nüsha da hayli zaman sonra basılan bu kabîl nüshalardan olmalı..

Netîce:
*Belgelere göre, Onuncu Söz’ün1927 bahârından evvel te’lîfi ve 1928 Hazîran’ından evvel tab‘ı mümkün görülmemektedir. Zâten ilk baskı kapağındaki basım târihi de 1928’dir.
(Bknz: Aşağıdaki fotoğraf).

Kaynak:  https://www.risalehaber.com/said-nursinin-hasir-risalesini-yazdigi-tam-tarih-189285h.htm

Onuncu Söz Haşir Risalesi baskısının kapağında 1928 tarihi görülmektedir.Harf inkılabı önce basılmıştır.  

Bin adetlik   baskı  muhtemelen onun Doğu'daki eski talebelerinden olan Müküslü Hamza'nın gayretleri sayesinde İstanbul'da yapıldı. Mahallî tüccarlardan olan Bekir Dikmen, el yazması nüshayı İstanbul'a götürdü ve altmış üç sayfalık kitaplarla geri döndü.

Harf Devrimi, Türkiye'de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Vikipedi Türkiye'de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Vikipedi

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin matbaalarda ilk basılan eseri Onuncu Söz Haşir Risalesi adlı eseridir.Risale-i Nur’un en önemli eserlerinden biri olan Haşir Risalesi öldükten sonra dirilmenin ispatının yapıldığı, insanın nefsini, aklını, kalbini doyuran bu risale Mart 1926 ? [1927 olmalıdır] yılında Barla’da yazılmıştır.

Bu eseri Barla’lı Tüccar Bekir Dikmen, İstanbul’a götürür, orada Üstad Hazretlerinin eski talebelerinden Müküs’lü Hamza Efendi ile birlikte eski harflerle, Ahmed Kamil ve Şeriki Matbaasında Bin nüsha olarak bastırılır. Eski harflerle basılan Onuncu Söz 63 sayfadır. Bin nüsha basılan eser bir sandıkla Eğridir’e oradan da kayıkla Barla’ya getirilip Üstad Hazretlerine teslim edilir. Onuncu Söz risalesinin bir kısmını Ankara’da mebuslara ve devlet memurlarına gönderen Üstad Bediüzzaman Hazretleri, eserin diğer kısmını da talebelerine verir.

O yıllarda Abdullah Cevdet, aldığı talimatla ”Allah’a imanın büyük bir safdillik” olduğunu söyleyerek, öldükten sonra dirilmeyi red edecek bir eser yazmak ve bu konuda konferanslar vermek üzere İstanbul’a gelir. Haşir inancı konusunda İslam alimlerinin neler yazdığını araştırır. Bu arada kendisine matbaa da yeni basılan Onuncu Söz Risalesi verilir. Daha sonra kendisine sorulur, niye Haşir’le ilgili eser yazmadın?. Buna cevabı şöyledir, Abdullah Cevdet’in,

”Said Nursi, bu eseri ile benim elimden tuttu, Haşir meydanlarını, sokaklarını, caddelerini bana gezdirdi. Ben bunları nasıl inkar edeyim. Bu eseri okuyunca, aksi bir eser yazılamıyacağına inandım. Haşri nasıl inkar edeyim.”der.

Risale-i Nur’un yazılan ilk eseri olan Haşir Risalesi ile ilgili Üstad Hazretlerinin birçok ifadeleri vardır. Bir insanın bu risaleyi izan ve idrakle hakkıyla okuması halinde imanının tam olarak kurtaracağını söyleyerek, ”eğer okuyup Haşre inanmazsa, gelsin iki parmağını gözüme soksun. Meğerki vicdanı bozulmamış, çürümemişse, vicdanı çürümüşse ona anlatamam,” der. Keza Üstad Hazretleri,”Kalbi ölmemiş, aklı sönmemiş bir insan bu risaledeki isbata karşı izn-i İlahi ile imana gelir, imana gelmezse inkardan vazgeçer.”

Bu eser ile ilgili Üstad Hazretleri,”Lâtif bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi Muhakemat namındaki eserin âhirinde,

“İkinci Maksat: Kur’ân’da haşre işaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ   deyip durmuş, daha yazamamış. Hâlık-ı Rahîmime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi.”(Zeylin birinci Parçası) ifadesi ile Haşir konusunda bir eser yazmak niyet ediyor, fakat yazamıyor. Ne zamanki, Haşir’le ilgili problemler başlayacak, o zaman bu eser yazdırılıyor.

Üstad Hazretleri, daha sonra”Haşri inkar idealinin, gayesinin tam ortaya çıkacağı zaman Onuncu Söz çıktı. Onların inkar gayelerini kalblerine sıkıştırdı, daha dışarı çıkamadılar” diyor.

30 sene sonra bazı talebeleriyle Barla’yı ziyaret eden Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu eserin nasıl yazıldığı hakkında bilgi vermiştir. Eğirdir Gölü’ne uzanan bahçe ve bağlarda dolaşırken okuduğu bir ayetin kendisine açıldığını söyleyerek:

”Bundan otuz sene önce aynı bu mevsimde, şu bahçelerde geziyordum. Badem ağaçlarının da çiçek açtığı bir zamandı. Birden Rum Suresinin 50 nci ayetini,
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
”Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine. Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O herşeye hakkıyla kadirdir.”
ayeti hatırıma geldi. Bu ayet bana o gün açıldı. Hem geziyorum, hem de bağıra bağıra bu ayeti okuyorum. O gün kırk defa okudum. Geldik, akşam Şamlı Hafız Tevfik’le Onuncu Söz’ü telif eyledik. Ben söyledim, Hafız Tevfik yazdı.”

https://nurkoy.org/ilk-basilan-risale-hasir-risalesi/ 

***

Haşir Risalesi, ne zaman, nasıl bir ortamda ve niçin yazılmıştır?

 

Haşir Risalesi olan Onuncu Söz 1926'da yazılmıştır. Haşir Risalesi'nin yazılışı ile ilgili "Bediüzzaman Said Nursi'nin Entelektüel Biyografisi" adlı kitapta şunlar yazılıdır:

"Haşir ve Ahiret:"

"Said Nursî'nin Barla'ya geldikten hemen sonra te’lif ettiği ilk eser, âhiret hayatı ve yeniden dirilişi ele aldığı Onuncu Söz oldu. 1954 yılında, bazı talebeleriyle birlikte Barla'yı tekrar ziyaret ettiğinde, bu eserin nasıl yazıldığına dair bazı bilgiler vermişti. Barla'nın doğusunda yer alan ve Eğirdir Gölü'ne doğru uzanan yamaçlardaki bağ ve bahçelerde dolaşırlarken Said Nursî talebelerine şu bilgileri aktarmıştır:"

"Bundan otuz sene önce aynı bu mevsimde idi. Şu bahçelerde geziyordum. Badem ağaçlarının da çiçek açtığı zamandı. Birden,

"Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine... Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O her şeye hakkıyla kadirdir." (Rûm, 30/50)

(mealindeki) âyeti hatırıma geldi. Bu âyet o gün bana açıldı. Hem geziyordum, hem de bağıra bağıra bu âyeti okuyordum. O gün kırk defa okudum. Geldik, akşam, Şamlı Hafız Tevfik'le Onuncu Söz'ü te’lif eyledik. Yani, ben söyledim, Hafız Tevfik yazdı."

"Said Nursî, Risale-i Nur'un sonradan te’lif edilen diğer bölümlerinin aksine, Onuncu Söz'ü kısa zamanda matbaada bastırma imkânı buldu. Bin adetlik ilk baskı (1926), muhtemelen onun Doğu'daki eski talebelerinden olan Müküslü Hamza'nın gayretleri sayesinde İstanbul'da yapıldı. 1928'de bu eserin ikinci baskısı yapıldı. Mahallî tüccarlardan olan Bekir Dikmen, el yazması nüshayı İstanbul'a götürdü ve altmış üç sayfalık kitaplarla geri döndü. Bütün nüshaları kontrol edip hataları tashih eden Said Nursî, bu kitapları kısa zamanda etrafa dağıttı."

"Bunlardan bir kısmını mebuslara ve devlet memurlarına dağıtılmak üzere Ankara'ya gönderdi. Bediüzzaman'a göre, bu risalenin Ankara'ya gönderilmesi, Eğitim Komisyonu'nun cismanî haşri inkâr eden fikirlerin telkin edilmesine dair aldığı resmî kararla aynı zamana denk gelmişti. Komisyon çalışmalarında bulunan bir üye, bu konunun tartışıldığı bir toplantının ardından, yanında Haşir Risalesi olan bir meb’usla karşılaştı. Kitabı fark edince o meb’usa şöyle dedi: "Said Nursî, bizim çalışmalarımızdan haberdar oluyor ve bize karşı eserler yazıyor." Bir süre sonra Kâzım Karabekir Paşa, Said Nursî'yi bu gelişmelerden haberdar etti. Bunun üzerine Nursî şu değerlendirmeyi yaptı:

"Kardeşim! Maarif Şûrası'nın böyle bir karar aldığından benim haberim yoktu. Onların kararına göre Cenâb-ı Hak Haşir Risalesi'nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı."

"Kâzım Karabekir Paşa'nın Said Nursî'yi nasıl haberdar ettiği belli değildir. Fakat yeni yönetimin belirlediği eğitim politikasının, Türkiye'yi modern (Batı) medeniyet seviyesine çıkarmak için hazırlandığı, laik ve pozitivist ilkeler üzerine tesis edildiği, herkes tarafından bilinmektedir."

"Said Nursî, haşre ve ölülerin tekrar diriltilmesine dair te’lif ettiği bu risalesine büyük önem veriyordu. Bu risale, İbn Sina gibi bir dâhinin anlamakta aciz kaldığını itiraf ettiği bir iman hakikatini 'avama, hatta çocuklara izah eder' bir husûsiyete sahipti. Zira İbn Sina, 'Haşir, aklî mukayeseler ve ölçülerle açıklanamaz.' demişti."

"Bediüzzaman, 1930'ların başında yazdığı bir mektubunda, bu risalenin 'kıymetinin tamamıyla takdir edilmemiş' olduğunu söylemiş, 'Belki elli defa mütalâa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim.' demişti."

"Bu risale, hakikaten izahı çok zor meseleleri, çok basit ve açık bir şekilde ispatlamaktaydı. Peki, bu neticeye ulaşmak için Bediüzzaman nasıl bir yol izledi? Said Nursî, bir eserinde bu sorunun cevabını verir. Aşağıdaki cevap, aynı zamanda onun Risale-i Nur'da kullandığı tefekkür yöntemlerinin bir misâlini sunar:"

"Her bir Hakikat [eserin ana bölümünü oluşturan 'on iki hakikat'ın her biri], üç şeyi birden ispat ediyor: Hem Vâcibü'l-Vücud'un vücudunu, hem esma ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip ispat ediyor..."

"En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü'mine kadar herkes, her Hakikat'ten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde, mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:

"Bunlarda muntazam ef’al var. Muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyleyse bir faili var. İntizam ve mizanla o fail iş gördüğü için, hakîm ve âdil olmak lâzım gelir. Madem hakîmdir; abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor; hukukları zayi etmez. Öyleyse mecma-ı ekber, bir mahkeme-i kübrâ olacak."

İşte Hakikatler, bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için, üç davayı birden ispat ediyorlar."

"Bu husus, Onuncu Söz'ün Hatime'sinin sonunda daha detaylı olarak izah edilir. Burada Said Nursî, haşre dair delillerin kâinata bakıldığında görülebilen İlâhî fiillere ve eserlere dayandığını açıklar. Bu İlâhî fiil ve eserler, aynı zamanda, İsm-i Âzam başta olmak üzere, Esmâ-i Hüsnâ'da yer alan her ismin en yüksek mertebesinin tecellisidirler. Bu yüzden de çok büyük ve muazzamdırlar:"

"Haşr-i âzam, İsm-i Âzamın tecellîsiyle olduğundan, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i Âzamının ve her ismin azamî mertebesindeki tecellîsiyle zâhir olan ef’âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i âzam bahar gibi kolay ispat ve kat'î iz'ân ve tahkîkî iman edilir."(1)

(1) bk. Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi'nin Entelektüel Biyografisi, s. 251, Etkileşim Yayınlar, İstanbul-2006.

https://sorularlarisale.com/hasir-risalesi-ne-zaman-nasil-bir-ortamda-ve-nicin-yazilmistir#:~:text=Bin%20adetlik%20ilk%20bask%C4%B1%20(1926,%C3%BC%C3%A7%20sayfal%C4%B1k%20kitaplarla%20geri%20d%C3%B6nd%C3%BC.

 

***

Risale-i Nur bazı din düşmanlarını ikna edip ilzam ediyorsa, neden kitaplarda, gazetelerde dine saldırılıyor?

Risale-i Nur'da konuşan gerçekte Said Nursi değil Kur'an hakikatleridir. Üstad bu hakikatlerin bize ulaşmasında bir vasıtadır. Bu sebeple Üstad Risale-i Nurların ikna ediciliği ile ilgili çok kesin ifadelere yer verir. Örneğin;

"Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok."(1)

"Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın bürhan kuvvetiyle kırılıp senin gözüne sokulacak."(2)

"Kur’an-ı Hakîm’in kuvvetine istinaden dava ediyorum ki: Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalalet zehirini serpmekle telezzüz etmemek şartıyla, en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında ikna etmezsem de ilzam etmeye hazırım."(3)

Dine saldıranların Risale-i Nur ile ikna ve ilzam olmaları için, evvela onu dikkatlice ve devamlı bir şekilde okumaları veya dinleyip bu iman hakikatlerine müşteri ve muhatap olmaları gerekir. Fakat -maalesef- din karşıtı yazarlar içinde Risale-i Nur'u insaflıca okuyan çok azdır. Onlar da ya tenkit niyetiyle okur. İçinde hata var mı yok mu tecessüs emelindedirler. Ön yargılı yaklaşırlar. Bu sebeple hiçbir meselesinden doğru dürüst istifade edemezler. Ya da garaz damarıyla Risale-i Nur'daki manaları çarpıtıp başka surette insanlara aktarma emelindedir. Bunlar, kendi kirli felsefi gözlüğüyle parlak ve nurlu imani meseleri bulanık görürler. Amaçları Risaleleri insaflıca okuyup anlamak değil, Risaleleri kullanarak dine saldırmak olduğundan istifade sıfıra yakındır.

Üstad bir mektubunda: "Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mana verip ilişir."(4) diyerek bu hakikate işaret etmektedir.

Üstad'ın çıkarıldığı mahkemelerde mahkeme katibinden savcıya, hakimden bilirkişi heyeti üyelerine kadar herkes Risale-i Nuru okuduğu halde hiçbir cevap verememişler. İnsaflı ve mantıklı bir eleştiri yapamamışlar. Demek ikna ve ilzam olmuşlar ki, mahkemelerin sonucu beraat ile neticelenmiş.

Üstad zamanında da her çeşit medya organı, dini inançlara ve kurumlara hücum etmek ve onları alay konusu yapmak için kullanılıyordu. Mesela;

Cumhuriyet'in ilk yıllarında biyolojik materyalizmin meşhur savunucusu Abdullah Cevdet "Allah'a imanın büyük bir safdillik" olduğunu ve bu inancın "insanı tedavisi mümkün olmayan bir mantıksızlığa sevk" ettiğini söylemek suretiyle, ahiret hayatını açıkça inkâr etmişti ve insanları zehirlemek için bu fikirlerini neşr etmişti.

Hatta Abdullah Cevdet Haşir Risâlesi hakkında nazire yapmak üzere bir çalışmaya girişmiştir. "Şu Müslümanların îman ettikleri haşirin olmadığını ispat edeceğim." diyerek güya Bediüzzamanın Haşir Risalesinde haşirle ilgili getirdiği delilleri çürütmeye çalışacaktı. Ancak Haşir Risâlesi'ni okuduktan sonra kendisinden olumlu bir sonuç bekleyenlere şöyle cevap verdiği rivâyet edilir: "Arkadaşlar! Said Nursî bu eseri ile beni âdeta 'haşirin sokaklarında' gezdirdi. Ben gezdiğim sokakları nasıl inkâr edebilirim?"(5)

Dolayısıyla Risale-i Nur ikna ve ilzam etmiyor değil. Din karşıtları ona kendini muhatap etmiyor veya biz onlara gösteremiyoruz, ulaştıramıyoruz, okutamıyoruz diyebiliriz. Burada bize düşen görev, Risale-i Nur'u her tarafta neşrederek dinsizlerin nazar-ı dikkatlerini bu iman hakikatlerine celp etmek olmalıdır.

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, İkinci Şua, Uzunca Bir Haşiye.
(2) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.
(3) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Dördüncü Mesele.
(4) bk. Lem'alar, On Altıncı Lem'a.
(5) bk. Risale Haber Web Sayfası. Erişim: 29 Eylül 2017/09.20.

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-bazi-din-dusmanlarini-ikna-edip-ilzam-ediyorsa-neden-kitaplarda-gazetelerde-dine-saldiriliyor.

***

Şükrü Hanioğlu, Said Nursi'nin, "adem-i merkeziyetçilik" düşüncesine yakın olmasını, onun ayrılıkçı Kürtçülerle birlikte Kürt ulusçuluğunu desteklediğinin gizli kanıtlarından biri olarak gösterdiği söylentilerine bakış açımız ne olmalıdır?

 

 

"Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muhafaza edecek Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar." İzah eder misiniz?

Küfrümutlak, yani ateizm akımı, dünyanın her tarafını istila edip dinsizliği yayarken, Kur’an’ın manevi bir mucizesi olan Risale-i Nurlar vermiş olduğu kuvvetli iman dersleri ile bu dinsizliğin önünde bir kale gibi durup Müslümanları muhafaza etmiştir.

“Dinsiz filozoflardan hiçbirisi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar.” ifadesini somut bir olay üzerinden ifade etmeye çalışalım:

Haşri, Yani Öldükten Sonra Dirilmeyi de Hurafe Olarak Tanımlıyordu

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde materyalizm ve Darwinizmin askeri tıpta revaç bulduğunu ifade eden Mehmet Fırıncı Ağabey, bu esnada Abdullah Cevdet’in de orada doktor olarak görev yaptığını söyledi. “İçtihad” isimli bir gazete çıkarmakta olan Abdullah Cevdet orada yazdığı makalelerinde dinî bütün mefhumları reddettiği gibi “Din bizi geri bıraktı.” düşüncesini savunuyor ve haşri de yani öldükten sonra dirilmeyi de hurafe olarak tanımlıyordu.

İstanbul’daki Bir Matbaada Haşir Risalesinin Basılma Teşebbüsü Duyulmuş

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ise bu esnada Barla’ya sürgün edildiğini anlatan Fırıncı Ağabey, Haşir Risalesinin telifinin ardından Bekir Dikmen vasıtasıyla Harf İnkılâbından evvel basıldığını ifade etti. İstanbul’daki bir matbaada Haşir Risalesinin dizilip basılma teşebbüsü halk arasında çok geçmeden duyulmuş, bu haber Doktor Abdullah Cevdet’e de “Said-i Kürdi sana cevap verdi.” şeklinde ulaşmıştı.

Abdullah Cevdet'in Şok Olduğu An

Bu duyum üzerine matbaaya gidip Haşir Risalesini okuyan Abdullah Cevdet “Adam ispat etmiş, bunun aksini ispat etmek mümkün değil. Dolayısıyla buna cevap verilmez.” diyerek doğruluğunu tasdik etmiş, fakat konunun takip edilmemesi için sayfaları karıştırmış ve kitap karışık sayfalarla basılmıştı. Hz. Üstad basılan bu sayfaların karışıklığını dipnotlarla “Bu sayfanın devamı filan sayfadır.” şeklinde tashih etmiş ve Risale-i Nur’un yazılan ilk eseri olarak bilinen Haşir Risalesinin ilk neşri böyle sonuç vermişti.(1)

(1) bk. Risalehaber web sitesinden alınmıştır. Erişim tarihi: 23.05.2020

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-haricten-hucum-eden-kufr-u-mutlaka-karsi-bu-milleti-ve-alem-i-islamiyeti-muhafaza-edecek-kuran-i-hakimin

***

Bediüzzaaman'ın Abdullah Cevdet'e Cevabı

İkinci kısım mahremler ise, “Darü’l-Hikmet”te ve dokuz sene evvel Avrupa itirazatına ve Doktor Abdullah Cevdet’in dinsizce hücumlarına karşı yazdığım bir-iki risale ve bazı memurların bana insafsızcasına ve gaddarane tecavüzlerine karşı şekvâ suretinde yazdığım iki küçük risaledir ki, son müdafaatımda bahsetmişim. Bu dört risalenin telifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarına ve hükûmetin işine hiçbir cihette temas etmemek için, onların neşrini men edip, “mahremdir” demişim, en has bir-iki kardeşime mahsus kalmıştır. Delilim de şudur ki: Bu kadar taharriyatınızda, o mahrem denilen risalelerin hiçbir yerde bulunmamasıdır. Yalnız umumun fihristesi elinize geçmiş, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha lüzum görülmüş, ben de cevap vermişim, o cevap da zaptınıza geçmiştir. (Tarihçei Hayat Eskişehir Hayatı)

 

***

Abdullah Cevdet

 

 

Kürt düşünürü ve doktorudur. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucularındandı. 1908'de derneğe karşı çıkarak, 1911'de Hürriyet ve İttihat Fırkası ile birleşen Demokrat Fırka'ya katıldı. Ayrıca 1908 yılına kadar şair, çevirmen, hür köktendinci düşünür ve Jön Türk Fırkası'nın arkasındaki düşünce gücüydü. .

Abdullah Cevdet Batı materyalist felsefesinden etkilenmiş ve kurumsal dine karşı çıkmıştır. 1904 yılında Cenevre'de kurduğu ve modernist düşüncesini yaymak için kullandığı "İctihad" dergisinde sosyo-dini, siyasi, ekonomik ve edebi konularda makaleler yayınladı. Siyasi faaliyetleri nedeniyle birçok kez tutuklanıp memleketinden sürgün edilmiş, Londra ve Paris başta olmak üzere Avrupa şehirlerinde yaşamıştır.

Başlangıçta, aralarında Abdullah Cevdet'in de bulunduğu Jön Türk Partisi üyelerinin genel yönelimi, Sultan II. Abdülhamid'in otokratik rejimine son vermekti. Bu amaçla 1889 yılında Abdullah Cevdet, İstanbul Askeri Tıp Akademisi'ndeki diğer dört tıp öğrencisiyle (aralarında İbrahim Timo'nun da bulunduğu) birlikte, başlangıçta hiçbir siyasi programı olmayan, gizlice İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni kurdu. Daha sonra 1908'de II. Abdülhamid'e karşı Jön Türk Devrimi başlatıldığında birçok lider ve grup tarafından siyasallaştırıldı. Ancak kısa süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisini kesti ve ölümüne kadar laik görüşlerini desteklemeyi tercih etti. 1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne karşı kurulan Osmanlı Demokrat Fırkası'na katıldı.

Abdullah Cevdet, 29 Kasım 1932'de 63 yaşında tek başına öldü.

 

 

Abdullah Cevdet (1869-1932)

1869'da Arapkir'de doğdu. İlköğrenimini Arapkir ve Hozat'ta yaptı. Elazığ Rüşdiye mektebini bitirdikten sonra, Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi'ne, akabinde Mekteb-i Tıbbiye'ye kaydını yaptırdı. Kendi ifadesine göre, ailesindeki dini eğilim kuvvetli olan, şiirlerinin bir kısmını dini hislerle yazan ve ilk zamanlarda arkadaşları arasında dini vecibelerini yerine getiren ve böyle tanınan biri iken, gördüğü eğitimin etkisiyle materyalist felsefeyi benimsedi.

Abdullah Cevdet, fikri yapısında materyalist felsefenin etkisinde kalıp, bu yöndeki Batılı felsefecilerin eserleriyle yoğruldu. Diğer taraftan XIX. yüzyılın sonlarından itibaren aktif bir şekilde siyasi faaliyetlerin içine girdi. Bilahare İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı (1889). Öğrenciliğinden itibaren siyasi faaliyetler içinde bulunduktan sonra, geçici görevlerle bulunduğu Diyarbakır ve Adapazarı'nda da bu çalışmalarını devam ettirdi. Tutuklanıp Fizan'a gönderilmek üzere iken, Paris'e kaçtı (1897)

Paris'te Jöntürklerle birlikte hareket eden Abdullah Cevdet, makaleler yoluyla fikirlerini yaymaya devam etti. Burada para sıkıntısı çekmeye başlayınca, sarayla anlaşarak geri döndü. Kendisine aylık bağlandı, ancak siyasi faaliyetlerini devam ettirince maaşı kesildi. Akabinde Viyana sefareti doktorluğuna atandı. Burada da sefirle arası açılınca Avusturya'dan sınırdışı edildi. 1904 yılından itibaren Cenevre'de "İçtihad" dergisini yayınlamaya başladı. Cenevre'de Osmanlı İttihad ve İnkılab Cemiyeti'ni kurdu ve Osmanlı Gazetesi'ni yayınlamaya başladı. Gazetedeki yazılarını imzasız yayınladı. Gazetede; İslamiyet'in etkisini koruduğu yerlerde duraklamanın olduğu, İslam medeniyetinin uyuşturucu bir rol oynadığı şeklindeki iddialar, dolaylı olarak yayınlanmaya başlandı (Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, İstanbul 1992, s. 161). Kendi basımevinde Padişah aleyhindeki bir eseri basması ve Osmanlı Devletinin şikayeti üzerine buradan da sınırdışı edildi. Bunun üzerine Kahire'ye geçerek yayınlarına burada devam etti.

Abdullah Cevdet'in İttihad ve Terakki ile de arası iyi olmadığından, Meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesinden sonra hemen Yurda dönemedi. Bu arada çok büyük tartışmalara sebebiyet veren, Peygamber Efendimiz (asm) ve İslamiyet hakkında ağır hakaretleri ihtiva eden, Reinhard Dozy'nin eserini "Tarih-i İslamiyet" adıyla Türkçe'ye tercüme etti. Çok büyük tepki çeken eser yasaklandı.

1911 yılında ülkeye döndükten sonra, bir süreden beri ara verdiği İçtihad'ı tekrar yayınlamaya başladı. Diğer taraftan eser tercüme etmeye devam etti. Yayınlarında kullanmış olduğu üslup ve dine karşı yaptığı hakaretler sık sık şikayet konusu olduğundan, dergisi müteaddit defalar kapatıldı. Kapatmalar sırasında değişik adlarla çıkmaya devam eden dergi, birkaç yıl yayınına ara verdikten sonra, 1918 yılından itibaren tekrar yayınlanmaya devam etti. Savaş yıllarında İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer alan Abdullah Cevdet'e, Cumhuriyetin ilanından sonra görev verilmesinde sakınca görülmekle birlikte, yayınlarına her hangi bir engel çıkarılmadı ve bu alandaki çalışmalarına devam etti.

Abdullah Cevdet, dergisinin 144. sayısında (01.03.1922) yeni bir din olarak Bahailiğin kabul edilmesini teklif etti. Bu yazıdan ötürü hakkında açılan davada iki yıl hapse mahkum edildiyse de uzun bir süreçten sonra cezası temyizde bozuldu. Bu arada peygamberlere yapılan hakaretlerle ilgili ceza maddesi kaldırılınca (1926), davası da düşmüş oldu. Cumhuriyet döneminde kendini tamamen yayın hayatına vererek materyalist felsefeyi savunan eserler yayınlamaya devam etti ve bu eserlerinin bir kısmı devlet yayını olarak basıldı. İstanbul'da 1932 yılında öldü. Ölümünden sonra cenaze namazının kılınıp kılınmaması konusunda tartışmalar yaşandı.

Abdullah Cevdet'in de okumuş olduğu Tıbbiye Mektebi, derslerin içeriğinin de etkisiyle büyük oranda materyalist felsefenin etkili olduğu okullar olarak Osmanlının son dönemine damgasını vurmuş ve buradan yetişenler söz konusu fikirleri daha geniş alanlara yaymışlardır. Bu okullardan yetişenler bir taraftan pozitivizmi ön plana çıkarırken, diğer taraftan, biyolojik materyalizmi dinin yerine monte etmeye çalışmışlardır... (M. Şükrü Hanioğlu, Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul 1981, s. 401)

Avrupalılaşma konusunda radikal fikirlere sahip olan Abdullah Cevdet, kendi zamanına kadar gerçekleşenleri yeterli görmemektedir. Doğu ile Batı arasındaki farkı açıklarken; "... Avrupa bizim yaptığımız gibi güneşin batmasıyla mesaisini terk etmiyor, yatmıyor. Avrupa'da tabiatın güneşi batınca insanların güneşi doğuyor: elektrik... en büyük ve en daimi hasmımız bizim kendi kanımızdadır, kendi kafamızdır. Bizim ile ecanib arasındaki münasebat kavi ile zaif, alim ile cahil, zengin ile fakir arasındaki münasebatdır... bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bunu gülüyle, dikeniyle isticnas etmeye mecburuz..." (Hanioğlu, s. 359) görüşlerine yer vermektedir.

Abdullah Cevdet'in gerek Batının, gerekse Rusya'nın Müslümanlara ve Osmanlı Devleti'ne karşı izlediği politikalara bakışı İttihadçılardan farklılık arz ediyordu. Ona göre, Müslümanların eziyet ve zülüm görmeleri Müslüman olmalarından dolayı değil, cahil ve tembel olmalarından kaynaklanıyordu. İstanbul'daki hükümetlerin cebir ve hakaretleri Rusların yaptıklarından daha az değildi. Zorla Rusça'nın öğretilmesi de pek o kadar kötü değildi. Daha önce dil bilmediklerinden önlerine gelen evrakları imzalıyorlardı. Rusça öğrenerek, bilmedikleri evrakları imzalamaktan kurtulacaklardı. Rusya'nın egemenliği altında bulundurduğu Müslümanlardan zorla asker toplayarak bunlarla Osmanlı Devleti'nin üzerine yürümesinin, Halife denilen Abdülhamid'in yaptıklarından daha beter olmadığını savunacak kadar sert eleştirilerde bulundu (Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyesi Fikirleri, s. 233-234)

Abdullah Cevdet, her ne kadar milletvekili olamadıysa da, önceki döneme oranla Cumhuriyet döneminde, materyalist fikirlerini çok daha rahat bir biçimde sergilemeye devam etti. Bir taraftan din büyüklerine hakaretin suç olmaktan çıkarılması, diğer taraftan yayınlarından bir kısmının devlet tarafından desteklenmesi, cesaretini daha da arttırdı. Bundan sonra, dinin toplumsal gelişmeye engel teşkil ettiğini açık bir şekilde yazmaya başladı. O, İslam dünyasının geri kalmasının diğer sebeplerini bildiğini ileri sürdükten sonra, ama bunlardan hiç birinin dini sebepler kadar, gerileme ve tahripte etkili olmadıklarını iddia etti. (Hanioğlu, s. 389).

Abdullah Cevdet'in fikirleri ve din hakkında ileri sürdükleri görüşler, dinde reform yapma iddiasında bulunanlara büyük bir dayanak teşkil etti. Yazıları ve görüşleri, basında cereyan eden dinde reform taleplerini önemli ölçüde arttırdı. Gerçek niyetler gizlenerek, dinde reform ve Türkçe ibadet adı altında, gizli din aleyhtarlarının faaliyetleri günümüze kadar devam etti.

Tek Parti döneminde dine her türlü hakareti yapan, eleştiren ve hatta Müslümanları tahkir eden Abdullah Cevdet'e ilişilmezken, Bediüzzaman Hazretlerinin yaptığı iman hizmetinin engellenebilmesi için her yola başvuruldu. Birileri, her türlü hakareti yaparken hiçbir takibata ve engellemelere maruz kalmadılar. Eserleri serbest bir şekilde elden ele dolaştı. Devlet desteği gördü. Kütüphanelere yerleştirildi. Diğer taraftan, ilerlemiş yaşına rağmen Bediüzzaman Said Nursî, yıllarca hapis yatarken geri kalan ömrünü sürgünlerde geçirdi. Bediüzzaman, bu iki yüzlü uygulamayı eleştirirken Abdullah Cevdet'i ve tercüme ettiği Doktor Dozy'nin eserini örnek göstererek haksızlığı dile getirmektedir:

"Risâle-i Nur'u okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek ne kadar adaletin mahiyetinden uzak olduğunun katî bir hücceti şudur ki: Kur'an aleyhinde yazılan Doktor Duzi'nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, 'hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye' düsturuyla, bir suç sayılmadığı halde; hakîkat-i Kur'aniyeyi ve îmaniyeyi öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara, güneş gibi bildiren Risâle-i Nur'u okumak ve yazmak bir suç sayılmış." (Tarihçe-i Hayat, s. 355)

Doktor Abdullah Cevdet'in dinsizce hücumlarına karşı yazdığı bir-iki Risâle ve bazı memurların insafsızcasına ve gaddarane tecavüzlerine karşı şekva sûretinde kaleme aldığı iki küçük Risâle nedeniyle baskıya maruz kalan (Tarihçe-i Hayat, s. 217) Bediüzzaman, hem müdafaa hem de ikazda bulunmaktadır:

"Doktor Duzi'nin ve sair zındıkların eserlerine ilişmemek, Risâle-i Nur'a ilişmek, gazab-ı İlahi'nin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenab-ı Hakk size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsan eylesin." (Emirdağ Lâhikası, s. 22)

"Acaba, mahkeme-i kübrada, bu üç yüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serapa İslamiyet'iniz ve vatanınız ve dîniniz aleyhinde ve Frenkçe Tarih-i İslam namındaki eseri ki; zındıkların kütüphanelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şakirtleri, kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi, siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz. Neden hiçbir siyasetle alakaları olmayan ve yalnız îman ve Kur'an cadde-i kübrasında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını îdam-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'an'ın hakîki tefsiri olan Risâle-i Nur gibi gayet hak ve hakîkat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o halis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet namı verip ilişmişsiniz?" (Tarihçe-i Hayat, s. 363-364)

 

 

Doktor Duzi (1820 - 1883) (Reinhart Pieter Anne Dozy)
 

Ülkemizde "Doktor Duzi" olarak tanınan, Risale-i Nur'da, İslamiyet ve Kur'an aleyhindeki yazılarından dolayı ismi anılan, Hollandalı şarkiyatçı -müsteşrik (oryantalist)-, Güney Fransa'dan Leiden'e göç eden, Protestan mezhebine mensup bir ailenin çocuğudur. İslam Tarihi ve Kur'an-ı Kerim hakkında yazmış bulunduğu kitaplarındaki hakaretlerinden ötürü, İslam Dünyasında haklı bir infiale ve öfkeye sebep olan ve Müslümanların nefretini celbeden kimliğiyle tanınmaktadır.

İslâm tarihiyle ilgili kaleme aldığı "Essai sur l’histoire de l’Islamisme" adlı eseri, Abdullah Cevdet tarafından tercüme edildi. 1907 yılında Tarih-i İslâmiyet adıyla, iki cilt halinde neşredilen bu kitapta, Peygamber Efendimize (a.s.m.) karşı saygısız ifadeler kullanılıyordu. Bu yüzden hemen her kesimden büyük tepkiyle karşılandı.

 

KAYNAKLAR:

https://sorularlarisale.com/doktor-duzi-kimdir-nasil-eserler-yazmistir#:~:text=Doktor%20Duzi%20(1820%20%2D%201883),mezhebine%20mensup%20bir%20ailenin%20%C3%A7ocu%C4%9Fudur.

https://sorularlarisale.com/abdullah-cevdet-kimdir

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-haricten-hucum-eden-kufr-u-mutlaka-karsi-bu-milleti-ve-alem-i-islamiyeti-muhafaza-edecek-kuran-i-hakimin

https://sorularlarisale.com/sukru-hanioglu-said-nursinin-adem-i-merkeziyetcilik-dusuncesine-yakin-olmasini-onun-ayrilikci-kurtculerle-birlikte-kurt

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/tarihce-i-hayat/eskisehir-hayati/141

https://nurkoy.org/ilk-basilan-risale-hasir-risalesi/

 

Bu sayfa 1025 kişi tarafından okunmuştur
<