Duyurular

Said Nursi'nin Kabri Değil Fikirleri Araştırılsın

Said Nursi'nin Kabri Değil Fikirleri Araştırılsın

Said Efendi’nin Cenâzesini Urfa’dan Nakledeceğiz

Said Nursî’nin naaşının nakli

27 Mayıs inkılâbı ile Demokrat Parti hükûmeti devrilerek milletvekilleri ve yöneticileri Yassıada’ya doldurulur.

“Millî Birlik Komitesi” idaresi altında, Reisicumhur Cemal Gürsel, Alparslan Türkeş Başbakanlık Müsteşarı, M. İhsan Kızılordu ise İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturur.

Ve Bediüzzaman’ın vefatından 3 ay 18 gün sonra 11 Temmuz 1960 Pazartesi günü dönemin Urfa Valisi Necdet Yalçın ile Doğu Bölgesi Kolordu Kumandanı askerî bir uçakla Konya’ya giderler. Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmenliği yapmakta olan Said Nursî’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul bir memurla vilâyete çağrılır.

Kendisine, “Kardeşin Said Efendi’nin cenâzesini Urfa’dan nakledeceğiz” derler. “Siz istemiş olacaksınız; şu kâğıdı imza edin!” diye önüne bir belge koyup dayatırlar.
Abdülmecid Ünlükul’un, “Benim böyle bir isteğim yok” itirazına karşı:
Hadi çok uzatma, burayı imza et!” diye açıkça baskıda bulunurlar. (Eşref Edip. "Merhum Bediüzzaman’ın Kabri Hâlâ Gizli mi Kalacak" , Bugün, 22 Aralık 1967)

Abdülmecid Ünlükul'un Muzaffer Arslan'a anlattığına göre:


General Cemal Tural ile Abdülmecid Ünlükul askerî bir uçakla Urfa askerî birliğine gelirler.

Cemal Tural kendilerini karşılayan bir albaya “Bu zat Said Nursî’nin kardeşidir, istirahatını temin edin, namazlarını rahatlıkla kılsın. Şayet diğer subay ve erlerden soran olursa subaylardan birinin babasıdır, dersiniz.” diye emreder.

Aynı gün bir diğer subay da Urfa’dan Diyarbakır’a giderek galvanizli bir tabut yaptırıp getirir.

Ertesi gün yani 12 Temmuz 1960 Salı günü, gece yarısı 00.30’da takviye askerî birliklerle Urfa’ya geldiler. Şehirde derin bir sessizlik vardır. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordü, herkes uykudaydı. O gün bekçilere vazife verilmemiş, onların yerine askerler ve jandarmalar almıştı.


Şehrin bütün mühim yerleri askerler ve zırhlı vasıtalar tarafından tutulmuştu. Saat 01.00’de de Halilürrahman Camii sıkı bir kordon altına alınmıştı.

Askerler kendilerine verilen emirle Bediüzzaman Said Nursî’nin kabrinin bulunduğu iki kubbeli yerin üst pencerelerini, demir parmaklıkları kırarak içeri girerler. Ellerinde demir aletler, balyozlarla mermer mezarı parçalamaya başlarlar. (Yılmaz Büyükerşen. "Said Kürdî’nin Cesedi Nasıl Nakledildi?" , Dünya, 20 Temmuz 1960)

Er, Muşlu Boksör Yusuf’un anlattığına göre, parçalanan mezardan Bediüzzaman’ın naaşı bozulmamış olarak çıkınca, oradaki erler: “Bu zat şehitmiş; mezarını açmak günâhtır” diye aralarında konuşurlar.

Abdülmecid Ünlükul ise gözyaşları içinde ağabeyi ve Üstadı Bediüzzaman Said Nursî'nin yüzüne bakıyor... Yüz on bir gün sonra açılan kabirde merhumun naaşı hiç bozulmamış, yalnız kefeni biraz sararmıştır.

Galvaniz tabutun kapağı lehimlendikten sonra hazırlanan uçağa koymak isterler. Fakat uçak dar gelir. Bunun üzerine Diyarbakır’dan ikinci bir askerî uçak getirilir. Tabut o uçağa yerleştirilir. Kardeşi Abdülmecid’i de uçağa bindirirler. (Eşref Edip. "Bediüzzaman’ın Kabri Hâlâ Gizli mi Kalacak" , Bugün, 22 Aralık 1967)

Emekli Pilot Astsubay Ali Demirel’in anlattığına göre, Pilot-Astsubay Ahmed Kırlay’ın kullandığı C 47 askerî uçağı Afyon havaalanına iner. Tabut askerî bir vasıta ile Abdülmecid Ünlükul ile beraber Dinar-Baladız üzerinden Isparta istikametine götürülür.

Bugün bilinmeyen kabrine yerleştirilir. Ortalık ağarmadan, kendi isteği üzerine, aynı gecenin içinde tekrar Abdülmecid Ünlükul’u Konya’ya götürür bırakırlar.

***

Alparslan Türkeş: Said Nursi'nin mezarı çınar ağacının altında

04 Nisan 2018

Alpaslan Türkeş ölümünün 21. yılında anılıyor. 27 Mayıs darbesinin içinde yer alan Türkeş, hayatta olduğu dönemlerde sık sık Said Nursi'nin mezarıyla ilgili sorulara da muhatap oluyordu.

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Alpaslan Türkeş ölümünün 21. yılında anılıyor. 27 Mayıs darbesinin içinde yer alan Türkeş, hayatta olduğu dönemlerde sık sık Said Nursi'nin mezarıyla ilgili sorulara da muhatap oluyordu. Çünkü 23 Mart 1960 yılında Şanlıurfa'da vefat eden Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarı 27 Mayıs darbecileri tarafından bir gece ansızın Urfa'dan kaçırılmıştı. 

Bununla ilgili Türkeş, farklı cevaplar vermişti.

Türkeş'in, Ülkü Ocakları eski Genel Başkanına anlattıkları

Yeniçağ Yazarı Arslan Tekin 2006 yılında konuyla ilgili köşesinde şunları yazmıştı:

"Masamda bir dergi duruyor: "haber ajanda-aylık siyaset, strateji ve toplum dergisi"... Tam adı ve yazılışı böyle... Yıl: 1, Sayı: 4, Temmuz 2006. Geçen ayın dergisi... Büyük boy kuşe kağıt, renkli... 130 sayfa... Bugün yarın beşinci sayısı da çıkacak. Dergide bir piyasa kitabında ortaya atılan Said-i Nursî’nin na’şının denize atıldığına dair iddiasına nokta konuyor. Derginin kapağında Said-i Nursî’nin büyük boy fotoğrafı yer alıyor. Etek kısmına: "Devlet vatandaşını denize atmaz" yazıyor. Başlık altını da verelim: "Said-i Nursi gerçeği: Denize mi atıldı, Isparta mezarlığında mı yoksa çınar ağacının altında mı? İhtilalciler arasındaki oyun içinde oyunu HABER AJANDA açıklıyor..." 

"Haber Ajanda"nın "oyun içinde oyun" dediğini ne imiş? Derginin 52. ve devamı sayfalar... "Muhip Alp" imzasıyla yazılmış uzun bir haber-hatıra-yorum: "Afyon-Isparta arasındaki çınar ağacı altında medfun bulunan Bediüzzaman’a yolu oradan her geçtiğinde Türkeş uğrayıp dua okudu zaman zaman... Ama Türkeş de tıpkı meçhul yere cesedi gömen askerler gibi bu devlet sırrını uzun yıllar sakladı, bunu çok az kişiyle paylaştı... Şimdi kimi Nurcular, Isparta şehir mezarlığında Said-i Nursi’nin ruhuna fatiha okuyorlar; kimileri de Urfa’da ilk gömüldüğü hazireye veya geniş Akdeniz deryasına bakarak onu yad ediyorlar. (...) Gerçek ne ’Efendi 2’de Soner Yalçın’ın anlattığı gibidir, ne de Aksiyon’da veya Hürriyet’te yazdığı gibi... Gerçek, Yeni Düşünce Gazetesi Genel Yayın Müdürü’ne çok özel bir sohbette olayı bütün çıplaklığıyla anlatan Türkeş’in anlattığı gibidir." 

 

Demek ki derginin kapağında verilen "Devlet vatandaşını denize atmaz" sözünü merhum Alparslan Türkeş söylemiş. Önce o zamanki "Yeni Düşünce" gazetesinin genel yayın müdürünün kim olduğunu bilelim: Lütfü Şehsuvaroğlu... Peki bu "haber-hatıra-yorum"u yazan Muhip Alp kim? O da Şehsuvaroğlu’dan başkası değil... ("Haber Ajanda"nın itici gücü de o.) Lütfü Şehsuvaroğlu’nun bir kimliği daha vardı: 12 Eylül’ün hemen öncesinde Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı... 12 Eylül’de Cunta dört yıl onu mahpusta tutuyor. Çıktıktan sonra "faaliyet"e devam ediyor. 1980’li yıllarda haftalık "Yeni Düşünce" gazetesi "tek ses"ti. 

Said-i Nursî’nin yakınlarına "Bir çınar altında yatayım, mezarım bilinmesin." dediği hep yazılageldi. Türkeş, 1987’de Şehsuvaroğlu gazetenin genel yayın müdürü iken, Said-i Nursî’nin Isparta-Afyon arasında bir çınar ağacı altına gömüldüğünü söylüyor ve yerini de tarif ediyor. Ama Şehsuvaroğlu, Nursî’nin vasiyetine uymuş olacak ki, Türkeş’in tarif ettiği yeri açıklamıyor. Denize bir tabut atılmış; doğru ama tabut boş... Isparta mezarlığına defnedilmiş; ama başkası... Şehsuvaroğlu iddialı: Doğrusu meçhul çınarın altı... 

Bu iki eleştiri Türkeş'i hep rahatsız etti

Aynı konuyla ilgili 16 Ağustos 2003 tarihli Yeni Şafak'ta şu bilgiler yer alıyordu:

"MHP lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'daki askeri darbede yer aldığı için 1970'li yıllarda Demokrat Parti'nin devamı olarak bilinen Adalet Partisi'nin mensupları tarafından hep eleştiriye maruz kaldı. İkinci bir eleştiri konusu da Said-i Nursi'nin naaşının askeri idare tarafından Urfa'daki mezarından bilinmeyen bir yere nakledilmesiydi. Bu iki eleştiri de MHP lideri Türkeş'i hep rahatsız etti. Türkeş, 27 Mayıs ve Said-i Nursi olayı hakkında çeşitli açıklamalar yaptı. Başbakan Adnan Menderes'in idamına karşı çıktığını, Said-i Nursi'nin naaşının ise kendisinin sorumluluğu dışında nakledildiğini belirtti. Said-i Nursi'nin mezarının herkesçe bilinmeyen bir yere defnedilmesi hususunda talebelerine vasiyeti vardı. Yine de naaşının 27 Mayıs'tan sonra askeri idarenin talimatıyla bilinmeyen bir yere nakledilmesi Nurcu çevrelerde eleştiri konusu yapıldı. Türkeş, Said Nursi'nin kayıp mezarı hakkında sorulara muhatap kaldı. Uzun yıllar suskunluğunu koruyan Türkeş, gazeteci Hulusi Turgut'a 1995 yılında anlattığı anılarında kayıp mezarla ilgili açıklamalarda da bulundu.

Milli Birlik Komitesi'ne gelen Said Nursi dosyası

Türkeş, 1995'de gazeteci Hulusi Turgut'a Said-i Nursi'nin naaşının naklinin Milli Birlik Komitesi toplantısında gündeme geldiğini belirtiyordu. Konuyu gündeme getiren - İçişleri Bakanı emekli general İhsan Kızıloğlu'ydu. Türkeş şöyle diyordu: "İhsan Paşa elinde bir dosya ile geldi. Bir konuda bilgi vermek istediğini söyledi. Paşanın Komite'ye anlattıklarına göre, 27 Mayıs'tan önce, Urfa'da vefat edip, oraya defnedilen Said Nursi'nin kardeşi, kendilerine bir dilekçe vermiş, ismi Mehmet olabilir, ama soyadı, kardeşinin soyadına benzemiyordu. Dilekçe sahibi, 'Ben Konya'da oturuyorum, oysa ağabeyimin mezarı Urfa'da. Sık sık ziyaret etmek istiyorum, iki şehrin arası uzak olduğu için her zaman ziyaret imkanı bulamıyorum' demiş. Paşa bize bunları anlattıktan sonra, 'Said Nursi'nin kardeşi kabir nakli istiyor' dedi. Dilekçe MBK'da Kızıloğlu tarafından okundu. Komitenin izin vermesi halinde, Cemal Gürsel Paşa'ya da arzedileceğini belirtti. Milli Birlik Komitesi kabrin nakline izin verdi. Olayın bize yansıyan şekli budur. Olayı böyle biliyoruz. Kızıloğlu'nun verdiği bilgi dışında ayrıntı alamadım. Zaten 13 Kasım oldu, biz yurt dışına çıkarıldık."

Türkeş: Hata yaptığımı düşünmüyorum varsa, Allah'tan af dilerim

 

Türkeş bu konuyu Arusilerin önde gelen isimlerinden Mehmet Faik Erbil'le de konuştu. Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının bilinmeyen bir yere nakledilmesi hususunda MHP Lideri Türkeş'ten bilgi alıyor. Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının nereye nakledildiğini belirtmekten kaçınıyor. Erbil, Said-i Nursi Olayı'nı da Türkeş'in ağzından şöyle aktarıyor: "Said-i Nursi bahsine gelince; Urfa'da Makam-ı İbrahim'den naaşını alıp..... nakletmemiz belki de doğru değildi. Kabir nakli gece uçakla üç kişi tarafından yapılmıştır. (...) İkinci bir Kâbe yapılmasından korktuğumuz için böyle davranmak zaruretini duymuş olduk. Burada niyetliyim halistir. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Varsa, Allah'tan af dilerim."

Said Nursi'nin mezarını kaldırmakla Nurculuk meselesini hallettik

Araştırmacı yazar Necmettin Şahiner ise 23 Mart 2015 tarihli Sabah gazetesindeki beyanatında şöyle konuşmuştu:

"Alparslan Türkeş'le görüştüm. Yazılı olarak cevap vereceğini söyledi ama cevap vermedi. Bu soru ile muhatap olunca nedense çok kızıyor. Bana da kızmıştı. Said Nursi'nin mezar meselesi denilince alevleniyor, öfkeleniyor. 27 Mayıs'ta radyolarda konuşan darbenin kudretli albaydı Alparslan Türkeş. Elbette bu sorunun muhatabıdır. Ama asıl sorumlular kim derseniz. Birinci sorumlu Orgeneral Cemal Gürsel ve ikinci sorumlu İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu'dur. Ama Türkeş'in de işin içinde olduğunu biliyoruz. İhtilalden sonra yaptığı bir konuşmada kendisine Nurculuk sorulmuş ve "biz Said Nursi'nin mezarını kaldırmakla o meseleyi hallettik" demiştir. 

 

 

Bediüzzaman’ın mezarının nakli ve “kabrinin bilinmemesi” duâsı ve vasiyeti

Cevher İLHAN

02 Şubat 2013, Cumartesi

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur hakkındaki bazı isnadlara cevaplar - 5 -

BEDİÜZZAMAN’IN MEZARI, ISPARTA’YA NAKLEDİLDİ, MEÇHULE GÖNDERİLMEDİ

Prof. Yıldırım’ın, Habertürk’teki programda Bediüzzaman’ın “Benim mezarım bilinmeyecek” diye olan duâ ve niyâzına karşı, “mezarının bilinmediği”nden hareketle, “Üstad’ın mezarının kaybolduğu ve meçhul olduğu ve hatta denize de atılmış olabileceği”ni telâffuz etmesi, belgelere ve gerçeklere uymayan bir diğer yanlışlık…
Her defasında sık sık gündeme atılan bu iddialar, dahası Bediüzzaman’ın kabri nakledilirken tabutunun denize atıldığı uydurmasına benzer saptırmalar da doğrusu sırıtıyor. Bediüzzaman’ın mezârının nakledilmesi, hadiseyi bizzat yaşamış en başta kardeşi Abdülmecid Nursî olmak üzere, yakın talebelerinin beyânları, o günlere ait resmî - orijinal belgeler, gazete haberleri- kupürleriyle tevsik edilmiş.


Bediüzzaman’ın kronolojik hayatını yazan araştırmacı Necmeddin Şahiner’in, “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” isimli kitabında, Bediüzzaman’ın kabrinin nakli, hadisenin resmî ve sivil şahidlerine ve dönemin basınına dayanılarak etraflıca ortaya konulur.
23 Mart 1960 Çarşamba günü (Ramazan’ın 25’inde) Urfa’da vefat eden Bediüzzaman Said Nursî’nin vefat haberini alan binlerce Urfalı akın akın otelin önünü doldurur. Bütün illere telgrafla, telefonla vefat haberi duyurulur. Aynı gün naaşı Ulu Cami’ye getirilir.
Haberi alan Türkiye’nin her bir yerinden binlerce, on binlerce insan Urfa’ya akın eder. Öğleden sonra teçhiz ve tekfin işleri yapılır. O gece cenâze camide kalır. Sabaha kadar hatimler indirilir, duâlar yapılır. Cami gelenlerle dolup taşar. Bir gün sonra, çevre il ve ilçelerden, köylerden gelenlerin iştirakiyle Urfa’da mâşeri bir kalabalık birikir. Esnaf cenâze merâsimine iştirak için dükkânlarını kapatır. Herkes cenâzeye iştirak eder. Ulu Cami’den Dergâha kadar olan bir buçuk kilometrelik yol iki saatte ancak alınabilir. Bediüzzaman’ın tabutu insan seli ortasında, eller-parmaklar-başlar üstünde Dergâha getirilir. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan ve Kadir Gecesi öncesinde ikindiden sonra Halilürrahman Camii’nde hazırlatılan iki kubbeli lâhde tevdi edilir…

BELGELERLE KABRİN AÇILMASI HADİSESİ


Bediüzzaman’ın vefatından iki ay dört gün sonra 27 Mayıs 1960 kanlı ihtilâli ile Demokrat Parti hükûmeti devrilerek başta Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar olmak üzere iktidar partisi milletvekilleri ve yöneticileri Yassıada’ya doldurulur. “Millî Birlik Komitesi” adı altında, Reisicumhur Cemal Gürsel, Alparslan Türkeş Başbakanlık Müsteşarı, M. İhsan Kızılordu ise İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturur.


Ve Bediüzzaman’ın vefatından 3 ay 18 gün sonra 11 Temmuz 1960 Pazartesi günü dönemin Urfa Valisi Necdet Yalçın ile Doğu Bölgesi Kolordu Kumandanı askerî bir uçakla Konya’ya giderler. Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmenliği yapmakta olan Said Nursî’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul bir memurla vilâyete çağrılır.
Kendisine, “Kardeşin Said Efendi’nin cenâzesini Urfa’dan nakledeceğiz” derler. “Siz istemiş olacaksınız; şu kâğıdı imza edin!” diye önüne bir belge koyup dayatırlar. Abdülmecid Ünlükul’un, “Benim böyle bir isteğim yok” itirazına karşı, “Hadi çok uzatma, burayı imza et!” diye açıkça baskıda bulunurlar. (Merhum Bediüzzaman’ın Kabri Hâlâ Gizli mi Kalacak, Eşref Edip, Bugün, 22 Aralık 1967)

General Cemal Tural, Abdülmecid Ünlükul’la birlikte Urfa askerî birliğine gelirler. Cemal Tural kendilerini karşılayan bir albaya “Bu zat Said Nursî’nin kardeşidir, istirahatını temin edin, namazlarını rahatlıkla kılsın. Şayet diğer subay ve erlerden soran olursa subaylardan birinin babasıdır, dersiniz” diye emreder.
Aynı gün bir diğer subay da Urfa’dan Diyarbakır’a giderek galvanizli bir tabut yaptırıp getirir. Ertesi gün yani 12 Temmuz 1960 Salı günü, gece yarısı 00.30’da takviye askerî birliklerle Urfa’ya getirilir. Şehirde derin bir sessizlik vardır. Ortalıkta hiç kimse görünmez ve herkes uykudadır. Yine o gün bekçilere vazife verilmez, onların yerine askerler ve jandarmalar yerleştirilir. Şehrin bütün mühim yerleri askerler ve zırhlı vasıtalar tarafından tutulur. Saat 01’de de Halilürrahman Camii sıkı bir kordon altına alınır. Askerler kendilerine verilen emirle Bediüzzaman Said Nursî’nin kabrinin bulunduğu iki kubbeli yerin üst pencerelerini, demir parmaklıkları kırarak içeri girerler. Ellerinde demir âletler, balyozlarla mermer mezarı parçalamaya başlarlar. (Said Kürdî’nin Cesedi Nasıl Nakledildi?, Yılmaz Büyükerşen, Dünya, 20 Temmuz 1960)
Muşlu er boksör Yusuf’un anlattığına göre, parçalanan mezardan Bediüzzaman’ın naaşı bozulmamış olarak çıkınca, oradaki askerler, “Bu zat şehitmiş; mezarını açmak günâhtır” diye aralarında konuşurlar. Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul ise gözyaşları içinde ağabeyinin yüzüne bakar. Yüz on bir gün sonra açılan kabirde merhumun naaşı hiç bozulmamış, yalnız kefeni biraz sararmıştır.
Galvaniz tabutun kapağı lehimlendikten sonra hazırlanan uçağa koymak isterler. Fakat uçak dar gelir. Bunun üzerine Diyarbakır’dan ikinci bir askerî uçak getirilir. Tabut o uçağa yerleştirilir. Kardeşi Abdülmecid’i de uçağa bindirirler. (Bediüzzaman’ın Kabri Hâlâ Gizli mi Kalacak, Eşref Edip, Bugün, 22 Aralık 1967.)

PİLOTLAR: “SAİD NURSÎ’NİN TABUTUNU AFYON’A GÖTÜRDÜK…”
Nur Talebesi Emekli Pilot Astsubay Ali Demirel’in anlattığına göre, Pilot-Astsubay Ahmed Kırlay’ın kullandığı C 47 askerî uçağı Afyon Havaalanına iner. Tabut askerî bir vasıta ile Abdülmecid Ünlükul ile beraber Dinar-Baladız üzerinden Isparta istikametine götürülür. Bugün bilinmeyen kabrine yerleştirilir. Ortalık ağarmadan, kendi isteği üzerine, aynı gecenin içinde tekrar Abdülmecid Ünlükul’u askerî bir araçla Konya’ya götürür bırakırlar.
27 Mayıs ihtilâlinde Diyarbakır’da görev yaptığını belirten Pilot Astsubay Ahmet Kırlay, o sırada Tuğgeneral olan Cemal Tural’ın daha üst makamlardan aldığı emirle garnizona gelip görüştüğü Kurmay Başkanı Bahar Özkan’ın doğrudan kendisine telefon açıp “Görevli olarak Ankara’ya gideceğiz” dediğini ve Cemal Tural’ı da alarak Ankara’ya havalandıklarını anlatır.
Ardından da Tural’ın İçişleri Bakanlığından bir sivil görevliyi alarak aynı uçakla Konya’ya gittiklerini, o geceyi Konya’da geçirdikten sonra ertesi günü Konya İmam Hatip Mektebinde meslek dersleri öğretmeni olan Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un getirilip tayyareye bindirildiğini geniş geniş anlatan Pilot Astsubay Kırlay, daha sonra Cemal Tural’ın Urfa’ya gideceklerini bildirdiğini ve bir müddet sonra Urfa’ya inip yanlarındaki Abdülmecid Ünlükul’u oraya bırakarak Cemal Tural’la birlikte Diyarbakır’a döndüklerini kaydeder.
Ertesi gün yirmi dört kişilik çift motorlu küçük bir tayyare ile Urfa’ya gittiklerini belirten Kırlay daha sonra şunları anlatır: “Tayyarede altı kişiydik. Ben baş pilot Ahmet Kırlay, Tuğgeneral Cemal Tural, Pilot İsmail Ünal, Kurmay Başkanı Bahar Özkan, İkinci pilot Kadri Özkartal, Bediüzzaman Said Nursî’nin küçük kardeşi Abdülmecid Ünlükul ve bir de telsizci.
Urfa’da havaalanı olmadığı için toprak meydana indiklerini ihtiyatlı ve yavaşça inişler yaptıklarını söyleyen Kırlay, peşinden şu bilgileri verir: “Sonra bir müddet beklemiştik. Bir tabut içinde cenâzeyi getirmişlerdi. Kardeşi Abdülmecid Ünlükul, çok yorgun ve tam bir perişanlık içindeydi adamcağız. Bu esnada telâşlar ve gariplikler de başlamıştı. Getirdikleri tabut tayyareye sığmıyordu. Ankara ile telefon görüşmeleri yapıldı.”
Daha sonra tabutun sığacağı, Amerika’dan alınan İkinci Dünya Savaşından kalma ve halen üzerinde mermi izleri bulunan Hava Kuvvetlerine ait bir C 47 uçağının getirildiğini kaydeden baş pilot Kırlay, nakil işini şöyle anlatır: “Bediüzzaman Said Nursî’nin cesedini kurşunlu bir tabuta koymuşlardı. Biz tayyare görevlilerini dergâha götürmemişlerdi. Bizler oradaki askerî kışlada beklemiştik. Cenâzeyi getiren ambulansın içinden erler çıkartmışlardı. Şimdi ismini hatırlayamadığım, uzun boylu, sarışın kurmay bir albay da bizimle beraber gelmişti.”
Pilot Kırlay, tabutun Urfa’dan Afyon’a naklini ve yolculuğunu şöyle özetler: “Tam iki saat onbeş dakika sonra Afyon’a inmiştik. Afyon’da sivillerden Afyon Valisi ve Isparta Valisi vardı. Ayrıca askerî subaylardan epey kişi vardı. Askerî bir ambulans geldi. Diğer arkadaşlarla birlikte tabutu uçaktan alıp, bu gelen ambulansa yerleştirdik…” (Belgelerle Bedüzzaman’ın Kabir olayı, Necmeddin Şahiner, 92-94)

AFYON VALİSİ, TABUTU ISPARTA VALİSİNE TESLİM ETTİ...

Aynı uçaktaki (telsizci) ikinci pilot Kadir Özkartal da, başpilot Kırlay gibi aynı bilgileri verdikten sonra, uçakta katiyen telsiz irtibatı yapmamaları emrini aldıklarını ilâve ediyor.
“Urfa-Afyon yolculuğundan sonra, yaptığımız işi öğrenince, benim içimde bu büyük zata, çok büyük bir sempati ve takdir hisleri doğmuştu” diye o günkü duygularını aktaran Başpilot Kırlay, daha sonra şunları belirtir:
“Uçaktaki sivil zat bizim yanımızdaydı. Bizim makinist Burhan ‘Kim bu zat?’ diye soruyordu. O sivil, halim-selim zat; ‘Bu tabuttaki benim ağabeyimdir’ diye cevap vermişti. Sonra da ‘Bu zat, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’dir’ diye eklemişti. Her iki zata karşı çok yakınlık hisleri doğmuştu içimde. Afyon’a indiğimizde bu zatın mezarının hiç bilinmeyen bir yerde olacağını arkadaşlar bizlere söylemişlerdi.
“Ben o zamanlardaki konuşmalardan ve rivayetlerden zannediyorum ki, Isparta’ya götürdüler ve o şehirde bir yere defnettiler. (…) Bu hadise esnasında beraber bulunduğumuz tüm arkadaşlar benimle aynı düşüncede olan kimselerdi. Sonra havacı arkadaşların hepsi de dine çok yakınlık duyan kimselerdi.” (a.g.e., 98-101)
Yine o sırada Afyon ili Hava Er Eğitim Taburunda askerlik yapan Havacı Er Beşir Kılıç, Said Nursî’nin naaşını bir binbaşının emrinde 7-8 çavuşla birlikte uçaktan aldıklarını anlatır.
“Uçak geldikten sonra bizim ambulans da kapının önüne geldi. Çavuşlar da etrafında dizildi. Orada sivillerden Afyon valisi bir de tanımadığım orta yaşlı zayıf, ince bir adam daha vardı. O sivil ve çok üzgün olan zatın ismini sonradan öğrenmiştim. Bu zat Konya’da oturuyormuş. Konya İmam Hatip Mektebi meslek dersleri öğretmeni imiş. Fakat bu adam çok yorgun, üzgün ve bitkin bir haldeydi. Uçaktan, çam ağacından yapılmış bir tabut indirdik. Bu tabutu çavuşlar muhâfaza ediyordu…
“Uçaktan üç-dört kişi indi. İki başçavuş, pilot, başgedikli, bir de hatırlayabildiğim kadar bir yarbay vardı. Sonra havaalanına Afyon Valisi, Isparta Valisi, Kurmay Başkanı geldi. (…) Bu arada devir-teslim yapılmış, Isparta Valisine cenâze teslim edilmişti. Başçavuşla yarbay, devir-teslimi yapmışlardı.
                                                                                  
ASKERLER: “TABUTU ISPARTA YAKINLARINDAKİ KABRİSTANA GÖTÜRDÜK”
“Ben sonra teğmenin yanına gitmiştim. O teğmen, tabutta olan şahsın çok büyük bir şahsiyet olduğunu söylemişti bana… Din düşmanları bu şahsın cenâzesinden bile korkuyorlardı. Tamamen harp halindeymiş gibi davranıyorlardı. Urfa’da elektrikleri bile kesmişler, polis ve bekçilerin bile evlerinden çıkmalarını yasaklamışlardı. Bunları bana o teğmen anlatmıştı. Teğmen anlatırken hırsından ve üzüntüsünden tir tir titriyordu.
“Diğer arkadaşlar da o uçaktaki tabutta Bediüzzaman Hazretlerinin olduğunu söylemişlerdi. Sonra ben ambulansın şoförlüğünü yapan Kayserili Nuri’ye sordum, ‘Nereye gittiniz?’ diye. Nuri bana, ‘Biliyorsun Afyon’dan çıktığımızda ikindi sonrasıydı. Ancak akşam vakti Isparta’ya varmıştık’ dedi. Ama Isparta’daki tabutu koydukları mezar yerini bir türlü söylemedi…” (a.g.e., 105-107)
Isparta 58. Tümen Karargâhında asker Ahmed Çam ise aynen er Beşir Kılıç’ın anlattıklarını teyid eder. Isparta’dan Afyon Havaalanına hareket ettiklerini, bazı resmî sıfatlı adamlarla yüksek rütbeli komutanların olduğunu, tabutu alıp geldikleri yoldan Isparta’ya döndüklerini anlatır:
“Bu işte vazifeli tam on bir askerdik. Tabutu Isparta yakınlarında bir kabristana götürdük. Ben mezarın kazma işinde bulundum. Biz mezarı kazarken çevrede çok asker olduğunu tesbit etmiştim. Biz gelmeden çok daha önce o bölgeyi yüzlerce asker muhasara altına almıştı. Orada yanımızda götürdüğümüz portatif kürek ve kazmalarla bir yer kazdık. Kazdığımız yerde uzun uzun çam ve selvi ağaçları vardı. Tabutu hemen bu kazdığımız mezara indirdik. Bu mezar yerinden Isparta’daki birliğimize gelmemiz on-onbeş dakika gibi kısa bir zaman sürdü. (a.g.e., 109-114)
Kendilerine, soranlara “Paşamızın komutasında muhafız olarak gittik ve geldik” demelerini, katiyyen kimseye bir şey söylememelerini, aksi takdirde “Bilmiş olun ki askerliğiniz bitmez, sürünürsünüz” tembihi yapıldığını belirten Çam, “Davraz Dağındaki Er Eğitim Tugayı’na aynı arabayla çok çabuk gelmiştik. Biz mezara tabutu defnettikten sonra etrafa baktığımda, Isparta’nın ışıkları görünüyordu” tesbitlerini de ilâve eder.

 

Isparta'daki Said Nursi'ye ait olduğu iddia edilen mezar

İşte Isparta'daki şehir mezarlığında bulunan ve Said Nursi'ye ait olduğu iddia edilen o mezar..

Yayınlanma: 

 

 

Başbakanlık belgeleri ışığında, Isparta Şehir Mezarlığı girişindeki, üzerinde Arapça 'Huvel Baki' yazan mezarın, Said Nursi'ye ait olduğu öne sürüldü.

ISPARTA'DA OLDUĞU İDDİA EDİLMİŞTİ

1926-1934 yılları arasında Barla'da (Eğirdir), 1934-1936 ve 1953-1960 yılları arasında Isparta'da yaşayan ve 23 Mart 1960'da yaşama veda eden çağın düşünürü Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının Isparta'da olduğu iddia edildi. 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da vefat eden Said Nursi'nin mezar yerine ilişkin bilgilerin Başbakanlık arşivlerinde tutulduğu ortaya çıktı. Buna göre Said Nursi'nin naaşı önce Urfa'dan Afyon'a getirildi.

 

MEZAR TAŞINDA ARAPÇA "HUVEL BAKİ" YAZIYOR

Daha sonra Isparta'ya nakledildi. Isparta'da önceden hazırlanan Şehir Mezarlığı'na defnedildi. Mezarlık girişindeki, mezar taşı üzerinde Arapça 'Huvel Baki' yazan mezarın, Said Nursi'ye ait olduğu öne sürüldü. Mezar taşında isim ve ölüm tarihi gibi bilgilerin olmaması dikkat çekti. Nursi'nin son talebelerinden olan Şanlıurfalı 77 yaşındaki Abdülkadir Badıllı ise hocasının mezarının Isparta merkezde değil, Isparta'nın başka bir köyünde olduğunu ileri sürdü.

SAİD NURSİ'Yİ DEFNEDEN 4 POLİSTEN BİRİYDİ

Said Nursi'yi Isparta Şehir Mezarlığı'na defneden dört polisten biri olan İdris Kahveci, cenazeyi nasıl defnettiklerini Taraf 'a anlattı. 78 yaşındaki Kahveci, o zaman 25 yaşında bir polis memuruydu. Mezarın başka bir yere nakledilmediğini belirten Kahveci, “Ben yerini açıklayamam. Çünkü bildiğim kadarıyla 50 yıllık devlet sırrı süresi var. Açıklamak için devlet makamlarına yazı gönderdim. Onlardan olumlu bir yanıt gelirse mezarın yerini gösterebilirim” dedi.

DEFİN GÜNÜNÜ ANLATTI

Kahveci, cenazenin defnedildiği günü şöyle anlattı: “Bakırdan lehimli bir tabut getirdiler. Önceden hazırlanmış, başka bir isim adına kazılmış mezara dört polis birlikte defnettik. Gece 2.5 - 3 arasıydı. Teneke bir tabut ve ağzı lehimliydi. Orta seviyede mezarlıktaki çeşmeye yakın bir yere defnettik. Definden sonra 2- 3 yıl bu mezarı gözetledik. Cenazeyi Afyon'a getirmişlerdi. Kardeşi gözleri kapalı bir şekilde, Afyon'da cenazeyi karşıladı. Onsan sonra askeri bir pikaba kondu. Daha sonra şehre yaklaşınca pikap şoföründen aracı biz aldık. Daha önce başka biri adına hazırlanan mezara defnettik. O gece hava yumuşaktı, toprak da kuruydu bu yüzden işimiz; defin, cenazeyi getirme ve geri dönme dahil bir saat sürdü.”

"UZUN SÜRE NÖBET TUTTUK"

Mezarın bulunup başka bir yere defnedilmesi iddialarıyla ilgili de Kahveci, şunları söyledi: “Kimsenin bulmasına imkan yok. Biz mezarı uzun süre takip ettik. Çeşmeye yakın bir yere gömdük. Gelenlerin dikkatini çekmeyecek şekilde gömüldü. Mezarın yerini söylemem için beni birçok kişi aradı. Bunlardan bunaldığım için Kahveci soyadını değiştirdim. Evimi taşıdım. Ancak ne yapsam da bana ulaşmayı başardılar. Biz cenazeyi defnederken, yalnızdık. O dönem bu mezarın çok gizli kalması konusunda bilgi sahibiydik. Biz bu sırra bağlı kaldık. Ben iki senede bir giderim, orada mezarı da ziyaret ederim. Hiçbir değişiklik olmadı. Gömdüğümüz yerde duruyor. O dönemde biz mezarın etrafına otlar ekmiştik.”

 

***

Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının yeri ortaya çıktı!

50 yıldır Bediüzzaman'ın hayatını araştıran Necmettin Şahiner'e göre; Bediüzzaman'ın mezarı bugün Isparta Sav kasabası mezarlığında.

Bediüzzaman Said Nursi bundan tam 55 yıl önce, 23 Mart 1960 tarihinde Urfa'da vefat etti. Son derece münzevi bir hayat yaşamıştı. Vefatından sonra geriye 6000 sayfadan oluşan Risale-i Nur Külliyatı ve birkaç küçük şahsi eşyası kaldı. 83 yıllık ömrünün 35 yılını sürgün ve hapislerde geçiren Said Nursi'nin çilesi vefatından sonra da devam etti. 1960 darbesinden iki ay sonra bir Temmuz sabahı Urfa'daki mezarı bir manga asker tarafından parçalanarak cenazesi bir askeri uçakla bilinmeyen bir yere götürülüyor.

50 yıldır Bediüzzaman üzerine araştırmalar yapan, bu konuda 30'dan fazla kitap yazan Şahiner, 27 Mayıs darbecilerinin mezar hırsızlığı konusunda ulaştığı tüm bilgi ve belgeleri "Belgelerle Bediüzzaman'ın Kabir Olayı" isimli bir araştırma kitabında bir araya getirdi.

Necmettin Şahiner ile vefatının 55 yılında Bediüzzaman'ın gasp edilen mezarının akıbetini konuştuk.

50 YILDIR ARAŞTIRIYORUM 5 BİNDEN FAZLA İNSANLA GÖRÜŞTÜM

- 50 yıldır Said Nursi'nin izinde araştırma yapıyorsunuz. Bu macera nasıl başladı?

O dönemde gazeteler sürekli Bediüzzaman isimli bir şahıstan bahsediyordu. 1958 yılında Bediüzzaman hayatta iken Tarihçe-i Hayat isimli eserini satın aldım. Hayatımı baştan sona değiştirdi.

- Yolculuğunuzun ilk durağı neresiydi?

1969 yılında Bediüzzaman'ın doğduğu Nurs Köyü'ne gittik. Bediüzzaman nereye gittiyse, nereye adım attıysa oraya adım atmaya gayret ettim. Barla, Eskişehir Cezaevi, Kastamonu, Emirdağ, Isparta, Van, Rusya her gittiği yere defalarca gittim. İnanılmaz şahitliklerim var.

-Bugüne kadar kaç kişiyle görüştünüz?

Binden fazla Üstad'ı tanıyan insanla görüştüm. Sayısını inanın bilmiyorum. Bunun yanında 5 yüzden fazla devlet adamı, bürokrat, asker, sanatçı, siyasetçi, polis, gazeteci ve yazar ile Bediüzzaman'ı konuştum.

'BENİ ANLAMADILAR SİYASİ DAVRANDIĞIMI DÜŞÜNDÜLER' DEDİ

- Bediüzzaman'ın son günlerinden biraz bahseder misiniz?

Emirdağ'da hükümet tabibi Dr. Tahir Barçın anlattı bana. Üstad gidip Tahir ağabey ile Emirdağ'da vedalaşıyor. Oradan Isparta'ya geliyor. 3-4 gün Isparta'da kalıyor. Orada çok rahatsızlanıyor. "Arabayı hazırlayın Diyarbekir'e gideceğiz" diyor. Sonra Urfa'ya gitmek istediğini söylüyor. Şoförü Hüsnü Bayram ağabey "araba arızalı" diyerek onun yola çıkmasını engellemek istiyor. "Madem öyle eşyalarımı satın eski bir araba temin edin gideceğiz" diyor. Süratle araba hazırlanıyor ve 30 saatlik zor bir yolculuktan sonra Urfa'ya ulaşıyorlar.

-Urfa'da kimler karşılıyor?

Urfa'da Kastamonu'lu Abdullah Yeğin ağabey var. Bediüzzaman ona yıllar önce "Urfa'ya git, ben de geleceğim" diyor. Sözünü tutup Urfa'ya gidiyor. İpek Palas Oteli 27 numaralı odaya yerleşiyor. O oda bugün hala korunuyor. İki gün sonra bu odada vefat ediyor.

-Vefatında yanında kim var?

Zaten çok yorgun ve ateşler içinde. Ağabeyler başında nöbet bekliyorlar. Nöbet sırası Bayram ağabeyde. Saat gece 3'te ruhunu teslim ediyor.

-Son sözleri ne oluyor?

Hatıralarda kalan son sözlerini ölmeden iki gün önce arabada söylüyor. Yolda "beni anlamadılar, beni siyaset yapıyor zannettiler" diyor. Yolda bunu çok sık tekrarlıyor.

DARBECİLER KARDEŞİNE ZORLA KAĞIT İMZALATTILAR

- Nereye defnediliyor?

Hz. İbrahim Dergahı'nda küçük bir mağara var. O mağaranın tam karşısında iki tane küçük boş kubbe var. O kubbeyi yaptıran şahıs "yakında buranın sahibi gelecek" diyor. Dediği gibi mezarın sahibi geliyor ve Üstad oraya defnediliyor?

- Said Nursi'nin cenaze töreni nasıldı?

O gün Urfa'da mahşeri bir kalabalık vardı. Binlerce insan cenazeye katılıyor. Urfa Valisi cenaze namazına katılıyor. Demokrat Partili milletvekilleri de geliyor cenazeye. Ülkenin dört bir yanında Nur talebeleri Urfa'ya akın ediyor. Bu büyük ilgi CHP zihniyetinin ve darbecilerin gözünü korkutuyor.

- 27 Mayıs darbesinden sonra Bediüzzaman'ın mezarı kırılarak başka bir yere nakledildi. O günlerden biraz bahseder misiniz?

Ankara'da 27 Mayıs darbesinin kudretli generalleri ve albaylarında 1960 yılının temmuz ayında bir hareketlilik başladı. Niyetleri Bediüzzaman'ın kabrini yerinden çıkarıp bilinmeyen bir yere götürmekti. Yaptıkları hırsızlığa bir kılıf uydurmak için Abdulmecit Ünlükul'a zorla bir kağıt imzalatıyorlar.

BİR ÖLÜNÜN MEZARINI GASPETMENİN DÜNYADA ÖRNEĞİ YOK

- Bir insanın mezarını kırıp, cenazesini gasp edip başka yere taşımak nasıl bir şey anlaşılır gibi değil

Bir cenazeyi mezardan kaçırmanın insanlık tarihinde örneği yok. Nebbaş mezar soyguncusu demek. Bir ölünün mezardan alınması dünyada örneği yok.

- Akrabaları müdahale etmiyor mu mezarın tahrip edilip cenazenin çıkarılmasına?

Üstad'ın kardeşi Abdulmecid Ünlükul çekingen birisi. Vefatından 3 ay sonra kabir nakli için bir talepte bulunmasını istiyorlar. Ama kendisinin böyle bir talebi yok. Konya Valisi tarafından zorla bir evrak imzalatılıyor. Oradan kendisini Urfa'ya götürüyorlar. Urfa'da o gün güvenlik önlemleri had safhaya ulaşıyor. Darbeciler şehirde kuş uçurtmuyor. Mezarın gasp edilmesi için bütün şartları hazırlıyorlar.

MEZARINI PARÇALAYANLAR AĞLAYARAK BANA SARILDI

- Mezarı kimler parçalıyor?

Götürdükleri askerler içinde Pehlivan Yusuf isimli bir er var. Kim ne kadar çok çalışırsa, yorulursa ona 30 gün izin vereceğiz diyorlar. Askerler kimin mezarını kazdıklarını bile bilmiyorlar.

- Daha sonra tanıştınız mı o isimlerle?

Askerlerle tanıştım. Kimin mezarını gasp ettiklerinden bile habersizlerdi. Üstad'ın mezarını taşıyan iki pilotla görüştük. Birisinin adı Ahmet Kırlay. Evine gittim ağlayarak karşıladı beni. Sarıldı "neden bu kadar geç geldin" diye sordu. "Biz ne yaptığımızı bilmiyorduk" dedi.

TÜRKEŞ'E SORDUĞUMDA ÇOK ÖFKELENDİ

- 27 Mayıs darbesinden yer alan Alparslan Türkeş mezarın parçalanması olayının neresinde?

Alparslan Türkeş'le görüştüm. Yazılı olarak cevap vereceğini söyledi ama cevap vermedi. Bu soru ile muhatap olunca nedense çok kızıyor. Bana da kızmıştı. Said Nursi'nin mezar meselesi denilince alevleniyor, öfkeleniyor. 27 Mayıs'ta radyolarda konuşan darbenin kudretli albaydı Alparslan Türkeş. Elbette bu sorunun muhatabıdır. Ama asıl sorumlular kim derseniz. Birinci sorumlu Orgeneral Cemal Gürsel ve ikinci sorumlu İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu'dur. Ama Türkeş'in de işin içinde olduğunu biliyoruz. İhtilalden sonra yaptığı bir konuşmada kendisine Nurculuk sorulmuş ve "biz Said Nursi'nin mezarını kaldırmakla o meseleyi hallettik" demiştir.

- Said Nursi'nin gasp edilen cenazesi nereye götürülüyor?

Üstad'ın cenazesi Urfa'da bir askeri uçağa bindiriliyor. Önce tabut uçağa sığmıyor. Yeni galvanizli tabut getiriliyor ve diğer tabut yakılıyor. Uçak Afyon'da askeri bir havaalanına iniyor. Tabutu erler alıyor ve askeri bir ambulansa koyuyor. Karşılama sırasında Isparta Valisi de var. Bir de Hamdi Ömeroğlu isimli demokrasi düşmanı bir darbeci var.

- Cenaze Isparta'ya nasıl götürülüyor?

Isparta Valisi'nin eşliğinde Afyon'dan Isparta mezarlığına getiriliyor. Oraya defnediliyor. Abdülmecid ağabey devamlı gözyaşları içinde defin işlemini bekliyor. Yıllar sonra Üstad'ı Isparta'da gömen isim Ahmet Çam'ın evine gittim. Daha sonra Abdulmecid abi'yi Isparta'dan alıp Konya'da evine teslim ediyorlar. Konya'da eşi Rabia Ünlükulu sapasağlam aldım diye imzalatıyorlar. Adeta bir kargo paketi gibi.

MEZARI BİR KAZI SONUCUNDA BULUNUYOR

- Peki mezar nasıl bulunuyor?

1967 yılında Minareci lakaplı Nur talebesi bir ağabeyin çocuğu vefat ediyor. Çocuğuna mezar aranırken Allah'ın yardımıyla Bediüzzaman'ın galvanizli tabutuna rastlıyorlar. Darbeciler tabutu ters koymuşlar. Ayak yerine baş, baş yerine ayak konulmuş. Saçlarından tanıyorlar Bediüzzaman'ı önce. Sonra vücut hatlarından kesinleştiriyorlar.

- Cenaze bugünkü yerine nasıl taşınıyor?

Üstad'ın ilk talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'e var. Lise ve Üniversite yıllarında onunla bulunmak nasip oldu. Zübeyir ağabey'e telefon ediyorlar. O günlerde sağlık sorunları varmış. Telefon edenlere "ben çok hastayım, Bayram Yüksel ağabeye telefon edin" diyor. Bayram ağabey cenazeyi daha düzenli bir yere taşımak için Ankara'dan Isparta'ya geliyor.

- Kimler şahitlik ediyor Said Nursi'nin bugünkü mezar yerine gömülmesine?

Bayram Yüksel, Tahiri Mutlu ve onlara yardım eden 5-6 tane Isparta'lı Nur talebeleri mezarı taşıyorlar. Mezarı kazıyorlar galvanizli tabutu çıkarıyorlar. Bir gece Ispartalı Avşarlar ailesinin evinde kalıyor tabut.

ISPARTA SAV MEZARLIĞINDAKİ YERİ ÇOK AZ KİŞİ BİLİYOR

- Siz görüştünüz mü bir gece cenazeyi evinde tutan aile ile?

Evet görüştüm. "Tabutu açıp baktınız mı" diye sordum. Bakmışlar, kınalı saçlarından, boyundan, gözlerinden, burnundan, alnından Üstad'ın cenazesi olduğuna kanaat getirdikten sonra tabutu tekrar kapatmışlar.

- Peki şu an Bediüzzaman'ın kabri nerede?

Risale-i Nur Külliyatı'ndan çok geçen Isparta Sav Köyü var. Bediüzzaman'ın cenazesi Sav mezarlığında bulunuyor. Bir mezar taşı da yok. Ben gittim gördüm. O bölgedeki Nur talebeleri ve ağabeyler yerini bilirler ama bu konu Nur talebeleri arasında hiç konuşulmaz.

MEZARININ PARÇALANACAĞINI 1923 YILINDA YAZMIŞTI

- Said Nursi'nin mezarının yeri yıllarca sır gibi saklandı. Talebeleri de bu konuyu hiç gündeme getirmedi. Bunun özel bir nedeni var mı?

Üstadın vasiyeti olduğu için bunu yıllarca sır gibi sakladılar. "Kendini Risale-i Nur'a adamış birkaç talebem dışında mezarımın yerini kimse bilmesin" diyor. Başka bir yerde "Hz. Ali'nin mezarı nasıl kesin olarak bilinmiyorsa ben de mezarımın bilinmesini istemiyorum" diyor. Mezar adabının bilinmediğinden yakınıyor. 1923'te yazdığı Lemaat isimli eserinde yıkılmış mezarından bahseden bir şiire yer veriyor. Ağabeylerde bunlara binaen mezar hadisesini hiç gündeme getirmiyorlar.

CHP ZİHNİYETİNİ VE ZULMÜNÜ ANLATAN BİR OLAY

- Peki Said Nursi'yi çok seven biri olarak bu konuyu sizin açıklamanız bir çelişki değil mi?

Bu soru bana çok sık soruluyor. Bediüzzaman'ın mezarının parçalanarak gaspedilmesi çok sarsıcı bir hadise. Dünya görüşü ne olursa olsun bu konu anlatıldığında insanların gözleri açılıyor. CHP zihniyetini ve zulmünü anlatan bir olay. Ben o yüzden bu konunun sürekli gündemde tutulması ve Üstad'ın adının geniş kitlelere duyurulması gerektiğini düşünenlerdenim.

(Sabah)

 

***

Said Nursi'nin kabri değil fikirleri araştırılsın

Darbeleri araştırma komisyonunun mezarı bulunması ile ilgili çalışmalarını şöyle değerlendirmek gerekir

 

Risale Haber-Haber Merkezi

TBMM Darbe Araştırma Komisyonu'nun 27 Mayıs darbesi ile birlikte Bediüzzaman Said Nursi'nin kabrini de gündeme alması farklı tepkilerle karşılandı. Risale-i Nur Enstitüsü Bediüzzaman Hazretlerinin kabir ile ilgili sözlerinden yola çıkarak konuyu şöyle değerlendirdi:

Eddâî
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Saidden yetmiş dokuz emvât bâ-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm’a.
Mezar taşımla püremvât enîndâr o mezârımla
Revânım sâha-i ukbâ-i ferdâma.
Yakînim var ki, istikbâl semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâm’a.
Zîra yemîn-i yümn-i imândır,
Verir emn ü emân ile enâma.

(Sözler, s. 635)
 
Son günlerin tartışma konularından biri de Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin kabrinin nerede olduğu ile ilgiliydi. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu, 27 Mayıs darbesinin ardından oluşturulan Millî Birlik Komitesi’nde (MBK) görev yapmış ve hayatta olan üyelere Bediüzzaman Said Nursî’nin mezarının yerini sorma kararı aldı. Bu karar bir çok yönüyle tartışmaları da beraberinde getirdi. Bilindiği gibi, 23 Mart 1960’ta Şanlıurfa’da vefat eden Bediüzzaman’ın naaşı Halilürrahman Dergâhı’nda kendisine ayrılan türbeye defnedilmiş; ancak vefatından yaklaşık iki ay sonra, Türk demokrasi tarihine ve insan hakları karnesine kara bir leke olarak geçen 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren cunta yönetiminin kararıyla mezarından alınmış ve bilinmeyen bir yere defnedilmişti. Bu olay ne anlama gelmekteydi ve Bediüzzaman’ın mezarının elli küsur yıl sonra tesbit edilmesinin anlamı neydi? Bu yazı Bediüzzaman Hazretlerinin kendi mezarıyla ilgili tasarruflarından ve arzularından yola çıkarak bu sorulara cevap vermeyi amaçlamaktadır.

Bediüzzaman’ın kendi kabri ile ilgili düşünceleri

Kabir, ebedî bir dinlenme yeri olarak kabul edilir. Vefat edenler için, “ebedî istirahatgâhına defnedildi” tabiri kullanılır. Herkes bilir ki, o kişi artık defnedildiği yerde ameli ile baş başadır. O yerin dokunulmazlığı vardır. Anadolu’nun bazı yerlerinde gömülü olup, sonradan yanından yolun geçtiği mezarlara rastlamak mümkündür. Genelde tek bir mezar olarak bulundukları halde, sırf ölüye hürmet babından, kabre dokunulmaz, yolun istikameti değiştirilir. Mezara dokunmak, büyük bir saygısızlık olarak kabul edildiğinden kimse böyle bir lekeyi üstüne almak istemez. Ancak, tarihimizde bunun bilinen bir istisnası vardır. Ömrünü, iman hizmetine adayıp, dünya nimetlerinden feragat eden Bediüzzaman, vefat ettikten sonra kabrinde de rahat bırakılmamıştır.

Bu olayın iki yönü vardır. Birincisi, vefat etmiş bulunana ve sevenlerine büyük saygısızlık. İkincisi ise, hayatta iken kendisine yönelen teveccühleri daimî bir surette Risale-i Nur’a yönelten, büyük tevazu timsali Bediüzzaman’ın, vefatından sonra kabrine olabilecek yönelmeleri arzu etmediğinden, İlâhî rahmetten, kabrinin bilinmemesi niyazında bulunmasıdır. Birincisi son derece çirkin bir hadise iken, ikincisi ise Cenâb-ı Hak tarafından kabule mazhar olmuş son derece yüce bir istektir.

 

Bediüzzaman, vefatı ve defnedilmek istediği yerle ilgili olarak, değişik tarihlerde talebelerine yazdığı mektup ve derslerinde temas etmiştir. Bu konuda, Risale-i Nur’da geçen kayıtların ilki 1913 yılına aittir. Kendi vefatı ve mezarını ziyarete gelenlerin getirecekleri bahar hediyelerini, yok olan medresesinin mezar taşına benzettiği “Van Kalesi”nin başına takmalarını ister. Medresesinin ve kendisinin mezarından söz eder. (Münâzarât, s. 13)

Isparta’da vefat edip defnedilmek istediğini, Siracü’n-Nur’daki şu bilgilerden anlamak mümkündür: “Isparta vilayetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında, teslim-i ruh edip, o mübarek toprakta defnolunmamı kalben niyaz ettim... Ve Isparta’ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbi duânın kabul olmasına delil eyledi”. “(Isparta) benim için taşı-toprağı ile mübarektir... Onun için ben kabrimi o havalide istiyorum.”

Talebelerini düşünüp, vefat ettiği zaman onların bulunduğu kabristanda defnolunmayı arzuladığında birden bire ihtarın geldiğini ifade eden Bediüzzaman, sebebini de şöyle kaydeder; “Gerçi Medresetü’z-Zehra’nın merkezi olan Isparta vilayetinde maddeten bulunmak çok cihetle faideli, saadetlidir; fakat Nurun mesleği ve Nurcular’ın meşrebi cihetiyle daima berabersiniz. Zaman ve mekân, perde olamazlar. Şarkta, garpta, şimalde, cenupta, dünyada, berzahta bulunsanız, manen bir mecliste beraber sayılırsınız. Onların manevî yardımları daima birbirine oluyor ve sana da gelir.”

Isparta havalisinde, ahir ömrünü geçirmeyi arzu etmekle beraber, talebelerinin de fikirlerine başvurur. “Medresetü’z-Zehra erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki Genç Saidlerin de muvafakatiyle nereyi benim için münasip görürseniz orayı kabul edeceğim. Madem hakikî varislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyade dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu hayat-ı fanideki son menzili sizin reyinize bırakıyorum.”

Bediüzzaman’ın, özellikle 1950’den sonra, artarak devam eden bir Urfa’ya gitme arzusu vardır ve bu yolculukla ilgili ön hazırlıklara başladığı görülmektedir. Kendine ait bulunan yatak, yorgan, portatif somya v.s. eşyalarıyla, kendisine intikal ettirilen bir asır evvelin müceddidi olan Mevlânâ Halid-i Bağdadi’nin cübbesini, Urfa’ya götürülmek üzere Vahdi Gayberi’ye teslim eder. Bilâhare kendisinin de Urfa’ya gideceğini ilâve eder. Aradan yaklaşık on sene geçtikten sonra gitme arzusu gerçekleşir. Ancak, ömrünün son yıllarını değil, son günlerini geçirmek, peygamberler diyarında vefat etmek üzere buraya gelmiştir.

Bediüzzaman, arkasında bir halife değil, Risale-i Nur Külliyatı gibi bir hazineyi bırakarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hayatta iken, arzu etmediği bir hususun vefatından sonra gerçekleşmesini asla istemedi. Önce, gereksiz kabir ziyaretinin yapılmaması ikazında bulundu. “Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki azamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevî sebep hissediyorum” dedikten sonra, kendisini Nurlara vakfetmiş birinin kabri başında nöbet tutarak, lüzumsuz ziyaret edenlere bu hususu bildirmesini ister.

Emirdağ Lâhikası’nda yer alan, talebelerine yaptığı son dersinde ise, daha dikkat çekici ifadelere yer verir. “Benim kabrim gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.” Evet, Bediüzzaman’ı arayan, Risale-i Nur sayfalarında bulabilir ve sohbet edebilir. Ruhuna Fatiha göndermek isteyen herkes, bulunduğu yerde okumak suretiyle (mezarına uğramasına gerek kalmadan) gönderebilir ve göndermelidir.

Bediüzzaman, 23 Mart 1960 yılında, mübarek Ramazan ayının yirmi beşinci gecesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu ve Urfa’daki Halilürrahman Dergâhı’ndaki caminin bahçesine defnedildi. Ancak, 27 Mayıs İhtilâlinden sonra darbeciler tarafından, buradan alınarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Cenâb-ı Hak bazen şerleri de hayır eder. Bediüzzaman’ın kabrinin nakil olayında da bu gerçek yaşanmıştır. Bir kısım kötü niyetli insanlar farkında olmadan, Bediüzzaman’ın duâsının kabulüne vesile olmuşlardır.
Kabrin nakledilmesi kararını alan darbeciler, Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul’a Cemal Tural vasıtasıyla bu kararı ilettiler: “Abinin kabrini Şark ahalisinden ve Güney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir zamandayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini Urfa’dan alıp, İç Anadolu’ya nakledeceğiz. Şu kâğıdı lütfen imzalayın” diyerek daha önceden adına yazmış bulundukları dilekçeyi zorla imzalattılar. Her ne kadar: “Seyda’yı bari kabrinde rahat bırakın!” dediyse de dinletemeyip kararlarından vazgeçiremedi.

Bu nakli Abdülmecid Ünlükul’un arzusuyla gerçekleştirdikleri kılıfıyla kendisini de alarak (o zaman Konya’da ikamet etmektedir) Urfa’ya hareket ettiler. 12 Temmuz 1960 tarihinde gece yarısı kabri yıkarak tabutu içinden çıkardılar. Aradan 3,5 ay gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen cesedin tazeliğini korumasına ve yeni vefat etmiş gibi görünmesine hayret ettiler. Kendileriyle getirdikleri tabuta naklettikten sonra Isparta’ya götürerek yine bir gece yarısı ve bilinmeyen bir yere defnettiler. Darbeciler zulmederken, kader-i İlâhî Bediüzzaman’ın arzusunu yerine getirdi. Artık kimse, kendisini rahatsız edemeyecek ve nazarlar Risale-i Nur’dan başka yere kaymayacaktı.

Ülkenin idaresini elinde bulunduran Millî Birlik Komitesi’nin bilgisi dâhilinde mezarın nakli olayının gerçekleştirildiği, Alparslan Türkeş’in Mustafa Cemal Bayındır’a konuyla ilgili olarak yazmış bulunduğu 20.10.1992 tarihli mektubundan, açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Türkeş, İçişleri Bakanı emekli General Muharrem İhsan Kızıloğlu’nun konuyla ilgilendiğini yazmaktadır. Abdülmecid Ünlükul’a zorla imzalattırılan mektup, bir dosya halinde ve kendi isteğiyle yapıldığı tutanaklara geçirilmiş ve bu şekliyle toplantıda okunarak, komite üyelerine talimatlarının olup olmadığının sorulduğu, daha sonra işlemin gerçekleştirildiği görülmektedir. (Necmeddin Şahiner, Belgelerle Bediüzzaman’ın Kabir Olayı, İstanbul 1996, s. 83)

Sonuç

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin kabrinin dönemin darbe yönetimi tarafından yerinin değiştirilmesi elbette ki insan haklarına, adalet anlayışına, hukuk normlarına uymayan; ölen kişiye, yakınlarına, sevdiklerine ve talebelerine büyük saygısızlık ve haksızlık addedilecek bir durumdur. Bununla birlikte Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur hizmetinin geleceğine müteallik hassasiyetinden ötürü mezarının yerinin bilinmemesini istemesi kayda değer bir husustur ve kader-i İlâhî Bediüzzaman’ın bu arzusunu yerine getirmiştir. Darbeleri araştırma komisyonunun Bediüzzaman’ın mezarının bulunması ile ilgili çalışmalarını sonuç olarak şöyle değerlendirmek gerekir.

Darbe yapan zihniyetin ifşası, ölen bir kişiyi mezarında bile rahat bırakmayan anlayışın ülkeyi hangi noktalara taşıdığının görülmesi açısından önemlidir. Ayrıca bu durumda hukukî teamüllerin işletilmesi ve sonuca ulaştırılması demokratikleşme süreci açısından da önem taşımaktadır. Ancak Bediüzzaman’ın kendi arzusundan dolayı talebelerinin bile kapattığı bir meseleyi siyasî polemik konusu olabilecek şekilde yeniden açmak Risale-i Nur hizmetleri açısından bir anlam ifade etmemektedir. Bediüzzaman’ın fikirlerinin farklı zeminlerde dillendirilmesi ve hayata geçirilmesi mezarının yerinin bilinmesinden daha kıymetlidir.

 

İşte Said Nursi’nin Isparta’daki mezarı

Ömer Özcan, mezarın nasıl bulunduğunu araştırdı

Risale Haber-Haber Merkezi

Bediüzzaman Said Nursi’nin Isparta’daki mezarını bulan merhum Mus­ta­fa Pes­til hadiseyi bütün ayrıntılarıyla anlatmıştı.

Minareci Mustafa Pestil Ağa­bey, 1928 Sürmene doğumludur. Lâ­ka­bın­dan da an­la­şı­la­ca­ğı gi­bi, mi­na­re us­ta­sı­dır. Uzun yıllar Isparta’da ikamet etmiştir. Bir­çok de­fa Üs­tad Bediüzzaman Said Nursi Haz­ret­le­ri­ni gör­müş­tür. Daha da önemlisi Mustafa Pestil, Said Nursi hazretlerinin gizli olan ikinci kabrini bulan kişidir...

 

Mustafa Pestil Ağabey, 20 Aralık 2014 tarihinde Isparta’da vefat etmiştir. Bugün vefatının ikinci sene-i devriyesi. Minareci ağabeyimizi rahmet dualarına vesile olmak maksadıyla, Said Nursi hazretlerinin ikinci mezarını bulma hatıralarını Ömer Özcan’ın Ağabeyler Anlatıyor-1 kitabından aktarıyoruz...

MUSTAFA PESTİL ANLATIYOR

Sene 1969. Bir gün Sav köyüne der­se git­miş­tik, ora­da bu ko­nu (Bediüzzaman Hazretlerinin mezarının yeri) açıl­dı. Her­kes bir şey söy­lü­yor­du. Ben de de­dim: “Al­lah’ın iz­niy­le Üs­tad’ı ben bu­la­ca­ğım.” Öy­le de­dim ora­da o za­man.

 O sıralarda be­nim yeğe­ni­min bir ço­cu­ğu doğ­du, son­ra öl­dü. Ço­cu­ğu yı­ka­dık, koy­duk tak­si­ye… Kış gü­nü, çok soğuk… Git­tik me­zar­lı­ğa (Isparta Doğancı kabristanı). Yal­nız be­nim­le gi­den­ler bu iş­le­ri bil­mi­yor­lar­dı; ağa­be­yim de (Yakup) var, ama bu iş­ler­den ha­ber­dar de­ğil­di.

Me­zar ye­ri için ka­rar ver­dim, şu­ra­yı eşin de­dim. Ba­na o an­da, kaz­ma vu­ru­lun­ca san­ki Üs­tad’ın ba­şı­na vur­muş­lar gi­bi bir his gel­di… Diz çök­tüm, Yâ­sin oku­ma­ya baş­la­dım. Ben Yâ­sin okur­ken be­nim am­ca­oğ­lu, “Am­ca bu­ra­da bir sac çık­tı, bu ne ola­bi­lir?” de­di. Ben he­men an­la­dım tabi... “Hastanelerde ölen­le­ri böy­le ya­par­lar, ge­ti­rir­ler, böy­le gö­mer­ler” de­dim. Bi­raz ile­ri­si­ni kaz­dık, ço­cu­ğu göm­dük. “Siz hay­di gi­din ba­ka­lım” de­dim di­ğer­le­ri­ne. On­lar git­ti­ler.

ÜS­TAD’IN NAŞI HİÇ BO­ZUL­MA­MIŞ...

Eş­tim, bak­tım gal­va­niz­li bir sac ve le­him­li… ‘Ta­mam!’ de­dim. Ama içi­ni daha bil­mi­yorum... Son­ra kü­re­ğin ucuy­la ka­nırt­tım, o le­him­le­ri sök­tüm. Üs­tad’ın ka­fa­sı önü­me çık­tı. Pı­rıl pı­rıl… Üs­tad’ın saç­la­rı kı­na­lı; bir şey ol­ma­mış gi­bi, hiç bo­zul­ma­mış...

Üs­tad, sa­rı­ğı ba­şın­dan hiç çı­kar­maz­dı, o yüz­den her ta­ra­fı ta­mam, ta­nı­dım; fa­kat saç­la­rı­nı bi­le­me­dim. Ney­se ka­pattım üs­tü­nü, ört­tüm.

ÜSTAD’IN SAÇLARI KINALI MI DİYE ARAŞTIRMAYA BAŞLADIM

Kim­se­ye bir şey di­ye­mi­yor­dum, çün­kü Üs­tad’a kar­şı bir yan­lış­lık olur di­ye kor­ku­yordum.

Son­ra Bo­zan­önü’nde Şa­ban (Akdağ) var­. Üs­tad’ın çok ku­lunç­la­rı­nı ez­miş­tir. Ona sor­dum, baş­ka­sı­na sor­dum. Ta­rif edi­yor­lar; fa­kat bir ta­ne­si bi­le ‘Üs­tad’ın saç­la­rı kı­na­lı­dır’ de­mi­yor­du. Bir haf­ta uğ­raş­tım, ama de­mi­yo­rum kim­se­ye. Hiç kim­se kı­na­lı de­mi­yor. Al­lah, Al­lah! (Mustafa) Eze­ner var­dı me­se­la, o da di­ye­mi­yor kı­na­lı di­ye. Hep­si, her şey ta­mam, ‘kı­na­lı’ de­se­ler iş bi­te­cek.

Son­ra Se­nir­kent’e Ali İh­san To­la ağa­be­ye git­tim, ona sor­dum ‘Üs­tad’ın saç­la­rı nasıl­dır?’ di­ye. ‘Üs­tad’ın saç­la­rı 10 san­tim uzun­luk­ta­dır ve kı­na­lı­dır’ de­di. Ba­ba­sı­na rah­met, düğüm çö­zül­müş­tü şim­di!

 

ÇOK DE­RİN BİR ME­ZAR KAZ­DIK ORA­DA, AL­TI­NI DA EPEY SAP­TIR­DIK

Bir de ter­si­ne koy­muş­lar ta­bu­tu ge­ce­le­yin, ayak­lar kıb­le­ye gel­miş. Fıkha gö­re araş­tırdık, ta­bu­tun kıb­le­ye dön­me­si la­zım ge­li­yor­du. Ama tek ki­şi bu­nu ya­pacak güç­te de­ğil­dim. Bu­nu üç-dört ki­şi­ye an­lat­tım, ta­bu­tu ora­dan çı­kar­dık. Bun­lar­dan iki­si öl­dü, di­ğe­ri Sa­lim Gün­taç.  

Me­za­rı eş­tik, ta­bu­tu çı­kar­dık. Ka­nırt­tı­ğı­mız yer­den Üs­tad’ın yü­zü­nü tek­rar gör­dük. On­dan son­ra çok de­rin yeni bir me­zar kaz­dık ora­da, al­tı­nı da epey sap­tır­dık. Biz­de, çı­ka­rır­lar kor­ku­su vardı... Rah­met­li Ha­cı Nu­red­din de var­dı, Ata­soy­la­rın Ah­met’in ba­ba­sı, İs­lâm­köy’den­dir.

MEZAR İÇİN TER­TİP AL­DIK, FAKAT...

O sı­ra­lar­da ben de neş­ri­yat ya­pı­yo­rum Is­par­ta’da. An­tal­ya, Ga­zi­pa­şa, Fet­hi­ye’ye kadar neş­ri­yat ben­de... On beş se­ne kel­le kol­tuk­ta, Al­lah’ın ina­ye­tiy­le bu neş­ri­ya­tı yap­tık. Yal­nız bu­ra­dan (Isparta) ora­ya git­mek zor ol­du­ğun­dan, Antalya/El­ma­lı’yı mer­kez ya­pa­yım de­dim.

Elmalı’ya gitmeden evvel Nu­rettin’e de­dim ki: “Üstad’ın tabutunu bu­ra­dan çı­kar­ma­sın­lar. Bu­ra­ya bir me­zar yap, ama boş­lu­ğa ko­ya­cak­sın, göç­tü mü an­la­rız. Ora­ya öy­le bir be­ton ko­ya­cak­sın ki ko­lay ko­lay çı­ka­ra­ma­ya­cak­lar…” Böy­le bir ter­tip al­dık. Fa­kat mü­ba­rek bu­nu ih­mal et­miş, yap­ma­mış… Ba­ba­sı Os­man Ağa­bey var­dı, rah­met­li ol­du, o da gi­di­yor Is­par­ta’da bu­lu­nan bir ağa­be­ye an­la­tı­yor. Mi­na­re­ci, Üs­tad’ı bul­muş di­ye an­la­tı­yor. On­dan son­ra bu ar­tık du­yu­lu­yor.

 

(Mustafa Pestil’in 1969 yılında Isparta Doğancı kabristanında, Bediüzzaman hazretlerinin mübarek naşını bulduğu yer. Görünen mezarın Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Sav’a naklinden sonra yapıldığı unutulmamalıdır. Mezar naaş taşındıktan on gün sonra yapılmıştır. Mezar taşında Arabî harflerle sadece “Hüvel Bâki” yazmaktadır.)

TA­BU­TU BENDEN HABERSİZ ÇI­KA­RIP SAV’A GÖ­TÜ­RÜ­YOR­LAR

Isparta’da du­yul­duk­tan son­ra Sa­lim Gü­ntaç ile Sav’dan Ha­fız Be­kir Avşar birkaç ki­şi­yi de alı­yor­lar, ta­bu­tu çı­ka­rı­yor­lar, Sav’a gö­tü­rü­yor­lar. Üstad şu anda Sav’da. Bi­zim Nu­ret­tin de on gün son­ra Doğancı me­zar­lı­ğı­na gi­di­yor, ta­bu­tun çı­ka­rıl­dı­ğı­nı bil­me­den ora­ya be­ton­dan bir me­za­r ya­pı­yor. Ama Üs­tad çı­ka­rıl­dık­tan son­ra... (Bayram Yüksel ağabeyin Üstad’ı oradan aldım şeklinde yayılan sözleri de dikkate alınmalıdır. Ö. Özcan)

Ben bu ara­da Antalya/El­ma­lı’da­yım. Bir gün El­ma­lı’ya Is­par­ta’dan bi­ri gel­di, Üs­tad’ın me­za­rı­nın gö­tü­rül­dü­ğü­nü an­lat­tı ba­na. Dedi ki: “Is­par­ta’ya bü­yük bir ge­lir kay­na­ğı ola­cak­tı, zi­ya­re­te ge­len tu­rist­ler ola­cak­tı, pa­ra ge­lecek­ti…” Fe­na bo­zul­muş­tum ora­da... Her­kes du­y­muş!

 

 

Son­ra git­tim Is­par­ta’ya, bak­tım Nu­ret­tin (Atasoy) me­za­rı yap­mış… Çı­ka­rıl­sa me­zar bo­zu­lur­du, bu be­ton bo­zu­lur­du de­dim. Me­ğer Üs­tad çı­karıl­dık­tan son­ra yap­mış me­za­rı... Şim­di Üs­tad ar­tık ora­da de­ğil…

NAAŞI GÖTÜREN 6 KİŞİ

Merhum Salim Güntaç’ın oğlu Mehmed ağabeye, Bediüzzaman’ın naşını Isparta’dan Sav köyüne götüren o birkaç kişinin kimler olduğunu sordum. Babamdan duydum dediği ağabeylerin isimlerini şöyle sıraladı: “Tâhirî Mutlu, Ali İhsan Tola, Mustafa Gül. Salim Güntaç ve Savlı Hafız Bekir ile beraber toplam altı kişi.”

 

 

 

 

***

Said Nursi’nin Mezarı Isparta’da Değil

Bediüzzaman Said Nursi’nin yaşayan son talebelerinden olan Şanlıurfalı 77 yaşındaki Abdulkadir Badıllı Said Nursi’nin mezarının yakın bir gelecekte ortaya çıkacaktır.

Mustafa BAYAR

1960 yılında vefat eden Said Nursi'nin mezarının yeri bugüne dek çok tartışıldı. Kimileri denize atıldığını, kimileri yakıldığını söylüyordu. Başbakanlık arşivlerinden 53 yıl sonra ortaya çıkan belgede. Said Nursi'nin mezarının Isparta Şehir Mezarlığı'nda olduğu iddia edildi.

Bediüzzaman Said Nursi’nin  Talebelerinden Abdulkadir Badıllı Said Nursi’nin mezarı ile ilgili konuştu” Başbakanlıkta çıkan belge resmi bir belge ama hakiki belge kardeşi Molla Abdulmecit efendi ile görüştüm.Kardeşinin anlatığı “Said Nursi’yi Şanlıurfa’ya getirmişler. 11 Temmuz 1960 günü Dergah’a götürmüş  Said Nursi’nin naşını göstermişler.Bu senin ağabeyin midir? Sende bak çıkarıp yeni bir tabuta koymuşlar. Uçakla  Afyon’a götürdüler .Oradan da 5-6 saatlik dağlık bir bölgede yürüdük.Sabah’a karşı bir yere geldik.Bir türbe kazıldı.Birkaç tane astsubay ve  asker vardı. Said Nursi’yi oraya gömdüler. Bende etrafıma baktım. Hiçbir ışık yok yamaçta, etrafı surluydu oradan beni Konya’ya götürdüler”

 

Kardeşinin anlattığına göre bence Isparta’nın mezarlığında değil.O başka yerde bunu bazıları biliyor Başbakanlık arşivindeki o belge bende de var. Abdulmecit Efendi’nin ifadesine göre o Isparta’nın mezarlığında değil.Başka bir yerde köyde.Bu Isparta mezarlığındaki dedikleri şeyde bende gördüm. Said Nursi’nin ölümünden birkaç yıl sonra mezarlığı açmışlar ,bakmışlar.Bir sandık içi boş Said Nursi Kendi hayatında türbesinin ve ziyaretinin bilinmesini istememiş, razı olmamış.Onun için Allah onun dileğini, muradını zalim bazı kişilerin eliyle yaptırmış. Şu anda türbesi meçhulde ama tahmin ediyoruz. Birkaç yıl sonra türbesi meydana çıkacaktır.İnşallah. Bizim tahminimiz Isparta merkezde değil ya Sav köyünde yada başka bir yerde.

 

Bediüzzaman'ın talebesi Abdülkadir Badıllı, Said Nursi'nin 1951 yılında Şanlıurfa'ya gönderdiği cübbesi, somyası ve temin ettikleri bazı eşyalarını hala muhafaza ettiklerini belirtti.

 

Said Nursi'nin eşyalarını bir araya getirmenin kolay olmadığını ifade eden Badıllı, ''Bunların bir kısmını üstat hazretleri kendisi göndermiş. Yataklarını, cübbesini, çamaşırlarını... Biz ayrıca onun kitaplarını ve bazı eşyalarını da ağabeylerden temin ettik. Bu eşyaların en çoğunu da merhum avukat Bekir Berk buldu.

 

Abdulkadir Badıllı Sait Nursi’nin Muhafaza altına alınan eşyalardan bir kısmını Nuru Zehraiye Camisi'nde oluşturulan bir odada sergilediklerini yakın bir zaman da Bir müzede sergileyeceklerini belirti.

https://www.youtube.com/watch?v=9C7MiNwdKeo

 

 

 

 

 

'Said'i Nursi'yi babam mezarlığa defnetti, yeri belli' iddiası!

27 Şubat 2013  

Bediüzzaman Said Nursi’nin cenazesinin, Şanlıurfa’daki mezarından alınarak Isparta’da defnedildiği bilgilerinin Başbakanlık arşivinden çıkmasının ardından, Isparta’da oturan 56 yaşındaki Hatice Aydoğdu, Said Nursi’nin cenazesinin, nur postacısı (risale dağıtıcısı) babası Abdullah Kula tarafından bizzat defnedildiğini ve mezarının Doğancı Mahallesi’nde olduğunu öne sürdü.

 

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin mezar yerine ilişkin yeni bilgilerin 53 yıl sonra Başbakanlık arşivinden çıkması, mezar yeri tartışmalarını yeniden başlattı. Arşivlere göre, 23 Mart 1960 yılında vefat eden ve Şanlıurfa’da toprağa verilen Said Nursi’nin, birkaç ay sonra gizlice Isparta’ya getirilerek Şehir Mezarlığı’nda defnedildi. 53 yıl sonra Başbakanlık arşivlerinden bu bilgiler çıkarken, Isparta PTT Başmüdürlüğü’nde görevli memur Hatice Aydoğdu, Sadi Nursi’nin 1986 yılında vefat eden babası Abdullah Kula tarafından toprağa verildiğini iddia etti.

 

 

Isparta Valisi Memduh Oğuz’u ziyaret eden Hatice Aydoğdu, babasının Said Nursi’nin defnedilmesine ilişkin anlattıkları hakkında bilgi verdi. Yıllar önce geçirdiği trafik kazası nedeniyle konuşma ve duyma yetisini büyük oranda kaybettiğini belirten Aydoğdu, Said Nursi’nin defnedilmesi hakkında bildiklerini bir mektup yazarak Vali Oğuz’a verdi. Vali Oğuz’a babasının mezar taşı fotoğrafını da veren Aydoğdu, kendisinin Bediüzzaman’ın talebelerinden nur postacısı ‘risale dağıtıcısı’ Abdullah Kula’nın kızı olduğunu, Said Nursi’nin bizzat babası tarafından defnedildiğini, bu olayı da babasının annesine anlattığına şahit olduğunu söyledi. O zaman 3 yaşında olduğunu söyleyen, Hatice Aydoğdu, hem yaşadıkları hem anlatılanlardan Said Nursi’nin defnedildiği yerin Doğancı Mezarlığı olduğunu belirtti.

 

 

VALİYLE PAYLAŞTI

 

 


Hatice Aydoğdu’yu makamında kabul eden Vali Memduh Oğuz, kendisine verilen o mektubu okudu. Vali Oğuz, DHA muhabirine şunları anlattı:

“Hatice hanım trafik kazası geçirerek uzun yılar önce konuşma ve işitme kabiliyetini kaybetmiş. Kendisi PTT’de çalışıyor. Sayın Aydoğdu beni ziyaret etti. Konuşma kabiliyeti sınırlı olduğu için uzunca mektup bırakmış. Mektupta meramını anlatmış, birkaç fotoğraf getirmiş. Söyledikleri enteresan. Babası 1902 doğumlu ve 1986’da vefat etmiş. İslamköy’den ‘nur postacısı Abdullah’ diye bilinen büyüğümüz. Hatice hanımın bir iddiası var. Diyor ki; ‘Babam Bediüzzaman Said Nursi’nin defninde bizzat bulundu.’ Kendisini bu canlı hatırasını bizimle paylaştı.”

 

HER ÇARŞAMBA ZİYARETE GİDERLERDİ

 

 

Hatice Aydoğdu da “Babam, her çarşamba Doğancı Mahallesi’ndeki arkadaşlarıyla beraber mezarlığa ziyarete giderdi. Kapıdan girişte yandaki mezarın başında Kuran okuduklarını, oraya oturup ağladıklarını, toprağın üstünü sıvazlayıp eve döndüklerini hatırlıyorum” dedi.

Aydoğdu mektubunda da şu ifadelere yer verdi:

 

“Said Nursi’nin mezarı Doğancı Mezarlığı’ndadır. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem de babamla Hüsrev Amcam o yılların korkusundan dolayı gece defnettiler. Rahmetli babam eve gelerek anneme müjdeyi verdi. Babam, anneme, ‘Şükür gülüm, Allah’ın izniyle getirip yerleştirdik. Ölsem de gam yemem artık. Bir kuş gibi nefesim’ dedi. O saatte anneme sarılıp ağladığını hatırlıyorum…”

 

Said Nursi'nin Mezarı Isparta'da

21.02.2013 15:49 

Başbakanlık arşivlerine göre Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarının Isparta’da olduğu ortaya çıktı. Isparta Valisi Memduh...

 

Başbakanlık arşivlerine göre Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarının Isparta’da olduğu ortaya çıktı. Isparta Valisi Memduh Oğuz, Isparta’ya gönülden bu kadar bağlı olan Said Nursi’nin mezarının da ilde olmasının şaşırılmaması gereken bir durum olduğunu söyledi.

Başbakanlık arşivlerine göre Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarının Isparta’da olduğuna ilişkin basında çıkan haberlerle ilgili değerlendirmede bulunan Vali Oğuz, “Said Nursi’nin mezarının yeri konusu eskiden beri gündemi işgal ediyor. Zaman zaman değişik iddialarda bulunuluyor. Ama çarpıcı hususlar var. Birincisi Üstat, kendisinin mezar yerinin bazı kişiler haricinde bilinmeyeceğini sağlığında söylüyor. Cenazesi 10 binlerce kişinin katılımıyla Urfa’ya defnedilince bu çok sınırlı kişi tarafından bilineceği halde bu kadar kalabalık bir ortamda defnedilmesi hayretle karşılanıyor. Ama zamanla bir söz tahakkuk ediyor ve gerçekten kabir yeri bilinmez durumda oluyor. Bunlar keşfedilmiş hakikatler. Bir başka hakikatte Said Nursi Hazretleri’nin yazmış olduğu Risale-i Nurlar’ın önemli bir bölümünün Isparta’da yazılmış olması. Yine Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur’ların Isparta’da yazılması sebebiyle Isparta’yı öne çıkartmıştır. Hatta bir sözünde ‘Bir baka şehrin mahkemesi beni beraat ettirse, Isparta mahkemesi mahkum etse Isparta’nın hatırına Isparta mahkemesini tercih ederim’ diyor. Isparta’yla bu kadar gönül bağı, manevi bağı olan Üstad’ın kabrinin Isparta’da olması şaşırtıcı değildir. Ama onun işaretine uygun olarak şu nokta demek, şurası demek hatalı olur. Ama Isparta’yı bu kadar göklere çıkaran, Isparta’da eser veren Said Nursi Hazretleri’nin mezarı Isparta’da demek hakikati kabul etmek anlamına gelir” diye konuştu.

Kendisinin öteden bir Isparta’nın ilim şehri olması yönünde bir projesi olduğunu belirten Vali Oğuz, “Bu proje Kalkınma Ajansı tarafından destekleniyor. Slogan olarak da ‘Mekke, Medine, Kudüs, şerefli Isparta ilimle görevlidir. İlim vazifesi üstlenmiştir’ dedik. Bediüzzaman Said Nursi’nin de eserlerini burada yazmış olması Isparta’nın ilim şehri olması konusunda arzusu olduğunu gösterir” dedi.

Vali Oğuz, mezarın yerinin belli olması durumunda Isparta’ya önemli ölçüde ziyaret akını olup olmayacağı sorusuna ise, “Öyle tahmin ediyorum ki bu proje gerçekleştiğinde Said Nursi’ni kabri de aşikar olur. Bizim tek arzu ettiğimiz Isparta’nın ilçelerinde, kasabalarında ilim tahsil eden talebeler, ilim adamları dolaştığı zaman Isparta hem maddi hem manevi anlamda yükselmiş olur. O zaman birçok esrar, gizlilik kendiliğinden ortaya çıkmış olur” yanıtını verdi.

 

Nur Postacısı Abdullah ÇAVUŞ (KULA)

Bediüzzaman tarafından "Risâle-i Nur’un postacısı mübarek Abdullah" (Kastamonu Lâhikası, s.86) şeklinde tavsif edilen Abdullah Çavuş, Nur hizmetinin mümtaz halkalarından biri olarak yerini aldı. Kur’an güneşindençağımıza süzülen nurları taşıma ve bunları muhtaçlara ulaştırma bahtiyarlığına erdi. En zor zamanlarda vebaskı altında bu görevi yaparken bedelini hapishanelerde ödedi. Denizli hapsinde Bediüzzaman Hazretleri ile birlikteidi.

Abdullah Çavuş, 1901 yılında, Bediüzzaman’ın, "Nurs Köyü olarak biliyorum…" dediği Isparta’ya bağlı İslamköy’dedünyaya geldi. Bu köy, Risâle-i Nur’a büyük hizmetlerde bulunan, Bediüzzaman’ın, "…benim bedelime hastahaneyegitti ve benim yerimde berzah alemine seyahat eyledi, bizi meyusane ağlattırdı." (Lem’alar, s. 263) dediği HafızAli’nin de yetiştiği köydür. Bu köyden, iman hizmetinin en meşakkatli döneminde büyük hizmetler ifa eden büyükkahramanlar yetişmiştir.

Bediüzzaman’a talebe olduktan sonra Abdullah Çavuş’un ifa ettiği en önemli vazife, yazılan nüshaları istenilenyerlere ulaştırmak oldu. Bu vazifeyi büyük bir şevkle ifa ettiği içindir ki, Üstad’ının büyük ilgisine mazharoldu. Ayrı düştükleri zamanlarda Bediüzzaman, yanına gelen talebelerine, "Risâle-i Nur’un postacısı mübarekAbdullah’ın ne halde olduğunu"nu sorar, özel selamlarını yollar, yakın ilgisini hiçbir zaman esirgemezdi.

İman hizmetinde büyük fedakarlıklarla elinden geleni yapan Abdullah Çavuş, Bediüzzaman ve diğer talebeleri gibi büyük zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaştı. Güvenlik güçlerinin takibine uğradıklarından posta hizmetlerini büyükbir titizlikle ve aynı zamanda gizlilik içinde yapmak zorunda idi. Bu sebeple, içinde Nurların ve Bediüzzaman’ın mektuplarının bulunduğu torbayı sırtına atarak akşamları İslamköyü’nden yola çıkardı. Yani, resmi postacılar gündüz görev yapıp, gece istirahat ederken, o, geceleri bu vazifeyi yapardı. Gerekli köylere uğradıktan sonra, sabaha doğruşafak sökerken Barla’ya Bediüzzaman Hazretlerinin yanına dönerdi.

Abdullah Çavuş, sabah namazını kıldıktan sonra, gecenin yorgunluğunu atmak için istirahate çekilirdi. Mutad olarak,yaptığı görevini tamamladıktan sonra Barla’ya vardığı bir günde, aralarında köylüsü Hafız Ali’nin de bulunduğutalebelerin Bediüzzaman’ın tarifi doğrultusunda Risâle yazdıklarını gördü. Onlar çalışırken kendisi de çaydemleyip servis yapmak istedi. Çayı tepsisini alıp dağıtacağı sırada, Bediüzzaman Hazretleri tepsiyi elinden alıpbizzat kendi eliyle çalışan talebelerine çay servisi yaptı. Bu durum karşısında mahcup olduğunu belirten Nur Postacısı,Bediüzzaman’ın şu önemli sözlerini nakletmektedir:

"Yazdığınız, hizmetine koştuğunuz Kur’ân ind-i İlahi’de makbul oldu. Melekler sizin fotoğrafınızı alıyor.Ben de Kur’ân’ın bir hizmetkarı olarak, size hizmet etmem lazım." (Son Şahitler ,1. C., s. 310-311).

Her türlü baskı ve sürgünlere maruz kalan, her türlü haberleşme imkanlarından mahrum bırakılan, insanlardan tecritedilen, kendisiyle görüşmeye gidenlere her türlü sıkıntı ve eziyetin reva görüldüğü bir dönemde, bir avuçinsanın tüm bunları göğüsleyerek hizmetine koşmaları, her şeyden önce Bediüzzaman hazretlerini büyük bir sevinceve mutluluğa, kader-i İlahi’nin şükrünü edaya sevk etmiştir. Bu fedakar insanları her fırsatta teşvik eden, öven,duasına ortak eden Bediüzzaman, iltifatlarda bulunurken, söz konusu talebelerini, bazen yakın akrabaları olan kişilerleberaber yad etmiştir. Onları kardeşi Abdülmecid, yeğeni Abdurrahman gibi gördüğünü ve onlarla birlikte ismen duasınadahil ettiğini dile getirmiştir. Bazen de hizmetlerini övdüğü talebeleriyle eşdeğer tuttuğunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman çoğu kez bazı hüzün ve mutlulukları birlikte yaşadı. Bir taraftan kaybettiklerinin, ebedi aleme göçedenlerin hüznünü yaşarken, diğer taraftan hemen yerlerine gönderilen talebelerinin hizmetleriyle mutluluğa erdi. Çoksevdiği ve yıllarca acısını hissettiğini belirttiği yeğeni Abdurrahman’ın yokluğunda, büyük bir şevkle kendisinehizmet eden talebelerinin varlığıyla teselli buldu. İşte bunlardan bir tanesi de Abdullah Çavuştur.

Bediüzzaman, Abdullah Çavuş’un adını muhtelif vesilelerle zikretmektedir; "Merhum Lütfi’nin hakikî ve pek ciddibir vârisi olan Abdullah Çavuş’un mektubu, onun derece-i sadakat ve ihlasını ve irtibatını gösterdi. Her vakit İslamköylüAbdullah ile o Abdullah Çavuş’u duada beraber yâd ediyordum. Elhak, o makama lâyık olduğunu gösteriyor."(Kastamonu Lâhikası, s. 100)

Abdullah Çavuş’un hizmetleri övülürken; "Aras Atabey’de, eskide, Lütfi, Zekâi gibi iki kıymettar şakirtlerin yerlerini boş bırakmayan, Aras kahramanları olan Tahir ve Abdullah Çavuş’un Risâle-i Nur’a hizmetleri, Aras hakkındaendişelerimi tamamen izale etti" (Kastamonu Lâhikası, s. 58) ifadelerine yer verilmektedir. Bulundukları yerde büyükhizmetlere ve bir çok kimsenin imanla kabre girmesine vesile olan Nur talebeleri, bu çalışmalarıyla daima takdiredildiler. Bediüzzaman, bulundukları yeri Nurs köyü gibi yaptıklarını dile getirdiği talebelerini överken;"Abdullah Çavuş, kahraman Tahiri ile, Atabeyi, Nurs karyem hükmüne getirmişler. İslamköylü Abdullah, Hafız Ali(r.h.) zamanında Risâle-i Nur’a çok hizmet etmiş. Onlara umumen selam ediyorum." (Emirdağ Lâhikası, s. 72) demeksuretiyle özel ilgisini dile getirmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri, hizmetin aksamadan devam etmesi açısından her talebenin kendinden öncekilerin yerine kader tarafındanistihdam edilmesinden söz etmektedir. Bu anlamda Abdullah Çavuş için de, "Merhum Hafız Ali’nin vekil ve varisi vehizmet-i nuriyede muktedir arkadaşları Tahiri ve Abdullah Çavuşun tebrik mektuplarını aldım." (Emirdağ Lâhikası,s. 155) kaydını düşmektedir.

Abdullah Çavuş’la ilgili olarak Risâle-i Nur’da geçen kayıtlardan bir tanesi de Mucizat-ı Ahmediye (asm) Risâlesi yazdırılırkencereyan eden fevkalade duruma şahit olması ve altına düşülen notu "daimi hizmetkarı" (Mektubat, s. 193)olarak tasdik etmesidir; "Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk. Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitap yoktu; hiçmüracaat da etmiyordu. Birden bire, gayet süratli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki üç saatte otuz kırk, daha fazlasayfa yazıyorduk. Bizim de kanaatimiz geldi ki, bu muvaffakiyet, mu’cizât-ı Nebeviyenin bir kerametidir". Bu olaya şahitlikyapan ismi zikredilen diğer şahıslar; Hafız Halid, Hafız Tevfik ve Süleyman Sami’dir.

***

 

Bediüzzaman'ın tabutu yanmayınca gömdüler

Abdülkadir Selvi'nin 'Ateşten Yıllar-Siyasette Said Nursi Tartışması” adlı kitabında ilk kez dönemin Bakanlar Kurulu tutanaklarına dayanılarak Urfa'da hayatını kaybeden Bediüzzaman'ın naaşının bir gece yarısı nasıl mezarından çıkarılıp Isparta'ya götürüldüğü anlatılıyor.

İlhan Toprak

İlhan Toprak

. 2/05/2011  

Yeni Şafak

Bediüzzaman'ın tabutu yanmayınca gömdüler

Bediüzzaman'ın tabutu yanmayınca gömdüler

Türkiye'ye sığmayan ve 23 Mart 1960 çarşamba günü vefat eden Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili en fazla merak edilen “Kabri nerede?” sorusuna Gazeteci-yazar Abdülkadir Selvi, dönemin Bakanlar Kurulu tutanakları ve Emniyet zabıtlarıyla cevap veriyor.

Takvim yaprakları, 8 Temmuz 1960 Cuma gününü gösterirken, “Demokrasiye yaşatılan ilk şok” olan 27 Mayıs darbesinin mimarları 11. Bakanlar Kurulu toplantısını yapıyorlardı. Toplantının ana gündem maddesini Said Nursi'nin mezarının nakledilmesi oluşturuyordu. Darbenin Genelkurmay Başkanı Cemal Tural'ın “Nurculuk, Komünizm kadar tehlikelidir” şeklindeki ihtilalin zihniyetini gösteren açıklaması, Said Nursi'ye karşı duyulan hislerin de bir göstergesiydi. Bu zihniyet Bakanlar Kurulu kararıyla bir gece Şanlıurfa'daki kabrinden askerlerce alınan Nursi'nin cesedi bir uçurumun kenarına defnedilmişti.

Abdülkadir Selvi, “Ateşten Yıllar - Siyasette Said Nursi Tartışması” isimli kitabında Said Nursi'nin kabrinin taşınmasına karar verilen Bakanlar Kurulu toplantısının tutanağını da ilk kez kamuoyuyla paylaşıyor. 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Toplantı Tutanakları'nın 1. cildinde dönemin İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu'nun, Nursi'nin kabrinin taşınması Kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un da gönderilmesi ve uçağa binildiği zaman gazetelere haber verilmesi görüşüne Başbakan Gürsel, “Matbuata (basına) hiç haber vermeyin...Matbuat sonradan haber alırsa, 'Kardeşi öyle istedi. Isparta'ya nakledildi' deriz. Herhalde bütün hazırlığı yapacaksınız. Oraya gidilecek...Urfa'daki kıt'alar da hazır olur ve bu iş yapılır” diyerek karşı çıkıyor.

KARDEŞİ ABDÜLMECİD EFENDİYE ZORLA DİLEKÇE İMZALATTILAR

Said Nursi'nin kabrini taşımayı en önemli meselelerden gören ihtilalciler halkın tepkisini çekmemek için de Nursi'nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a kabrin değiştirilmesi için zorla dilekçe de imzalatırlar. Selvi kitabında konuyu şöyle anlatıyor: “Devir ihtilal devri emir ise darbecilerin emriydi. Emir, emirdi demiri de keserdi, mezarı da yıkardı. Polis nezaretinde Konya Valiliğine çağrılan Abdülmecid Ünlükul'a paşalar; 'Bu dilekçeyi imzalamaya mecbursun. Devlet böyle istiyor' dediler. Abdülmecid Ünlükul, kendisine uzatılan evrakı imzalamış ancak işi henüz bitmemişti. Cemal Tural bu iş için Diyarbakır'dan özel bir uçakla gelmişti. Abdülmecid Ünlükul'u da yanına alarak Urfa'ya hareket etti. 10 Temmuz 1960 günüydü. Urfa'ya varıldığında öğle vakti henüz aşılmıştı. Akşamın olması karanlığın kavuşması beklenecekti. Abdülmecid Ünlükul Karaköprü mevkiindeki alaya götürüldü. Nöbetçi subaya teslim edildi. Sadece mühim bir zat olduğu dikkat edilmesi gerektiği talimatı verildi...” Selvi kitabının sayfalarında Nursi'nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a zorla imzalattırılan belgeye de yer veriyor.

İKİNCİ BİR İHTİLAL YAPILIYOR SANDIK

Kabrin naklinden önce Ankara, Konya, Diyarbakır, Urfa ve Isparta'da olağanüstü hal ilan edildiği ve Isparta ve Urfa'daki nurcular tek tek gözaltına alındığını belirten Selvi kitabında Urfa'daki “Dehşet gecesini” şöyle anlatıyor: “Urfa'nın giriş ve çıkışları tutulmuş, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, polisler izinli sayılmış, gece bekçilerinin dahi evlerinden çıkmasına izin verilmemişti. Askeri cemselerin biri geliyor diğeri gidiyor, tankların paletlerinın çıkardığı sesler gecenin karanlığında Urfa'ya dehşet salıyordu. Urfa'da tam bir dehşet gecesi yaşanıyordu...” Abdülkadir Selvi “Dehşet gecesini” olayın şahitlerinden şöyle yansıtıyor: “Sadece Dergah değil, tüm Urfa hem de sokak tutulmuştu. Astsubay Recep Tomaçoğlu, 'Sanki şehirde bir savaş meydana gelmiş gibiydi' diye anlatıyordu o geceyi. Astsubay Cavit Şahin, 'İkinci bir ihtilal oluyor herhalde. Acaba bu ihtilali kim yapıyor diye kendi aramızda konuşmuştuk. Bütün kışlayı ikinci bir emre kadar dışarı bırakmamışlardı.'

Bediüzzaman Said Nursi'nin kabrinin açılması için gecenin çökmesinin beklendiğini belirten Abdülkadir Selvi kitabında,

“Yatsı namazından sonra iri yarı dört asker Dergah'a Bediüzzaman'ın kabrinin bulunduğu yere getirildi. O ana kadar nereye gittiklerini onlar da bilmiyordu. İlk balyozu Siirt'li Hüsnü salladı. Vurdu vurdu ama mermer lahiti kıramadı. Bir başkası aldı o da vurdu vurdu kıramadı. Sonra balyozu Pehlivan lakaplı Trabzonlu Yusuf aldı. Tarabzonlu Yusuf balyozu salladı salladı olmadı. Üstten vurdu olmadı, ayak ucuna geçti. Mezarın yıkılması işlemi tam bir saat sürdü. Jandarma Er Yusuf Hayol şöyle diyor: 'Bizler de mezar taşlarını kıramayınca, alttan ayak tarafından eştik, tabutu oradan çekip çıkardık” şeklinde anlatıyor.

ASKERİYE DELİLLERİ YOK ETTİ

Urfa'daki Dergah'tan alınan Said Nursi'nin naaşı, tabuta konulur ve ve askeri bir uçakla havaalanına getirilir. Ancak tabut alanda hazır bekleyen uçağa sığmaz. Bu duruma fena halde sinirlenen Cemal Tural ikinci bir uçak ister ve Nursi'nin naaşı o uçakla Afyon'a götürülür. Ancak Halilurrahman Dergahındaki parçalanan Nursi'nin kabri ile ilgili tüm deliller yok edilmesi gerekir. Abdülkadir Selvi kitabında bu olayı şahitlerin ağızlarından şöyle anlatır: “Urfa'da sabah olmadan parçalanan mezarın izlerini yok etmeye çalışıyorlardı. Parçalanan mermer lahitin parçaları Kuruköprü'deki Jandarma alayının yemekhanesinin bir köşesine gizlendi. Jandarma Er Yusuf Savaş o günleri anlatırken şu ifadeleri kullanıyordu:

Abdülkadir Badıllının koleksisyonunda muhafaza altına alınan Bediüzzamanın kabir mermerleri.

'Sivil halk görmesin diye parçaları dahi oralara sokuşturmuşlardı. Mermer kırıkları görünür de askeriyenin çaldığı bilinir ve anlaşılır diye çekiniyorlardı.' Mermer parçaları gizlenmiş Dergah'taki ipek halılar gece yarısı gizlice önce vilayete, ardından da Suriye topraklarında bulunan Caber kalesine kaçırılmıştı...”

TABUT YANMAYINCA GÖMDÜK

Mezarın parçaları ve diğer eşyalar kaybedildikten sonra sıra tabuta gelmişti. “Ateşten Yıllar - Siyasette Said Nursi Tartışması” isimli kitabında Selvi, tabut ile ilgili olarak yapılanları yine dönemin şahitlerinin ağzından şöyle aktarıyor: “ Şimdi yok edilme sırası tabuta gelmişti. Jandarma Er Yusuf Hayol'dan dinleyelim:

'Biz yedi jandarma tabutu aldık, boş olarak Urfa'dan çıktık. Diyarbakır yolunda Karaköy Köprüsü vardır. O tepeye gidip boş tabutun üzerine iki bidon benzin döktük, etişledik, benzinler yanıyor ama galvanizli tabut yanmıyordu. Dört bidon daha döktük, yine tabutu yakamadık. Bunun üzerine tabutu oraya gömdük.”

ISPARTA'DA BİR GECE YARISI

Said Nursi'nin naşının Urfa'dan alınarak uçakla Afyon'a oradan da karayoluyla Isparta'ya götürülmesi ve yaşananlar ile ilgili Selvi kitabında şunları anlatıyor:

“Bir gece önce Urfa'daki telaş bu kez Isparta'da yaşanıyordu. Şehirde sadece askerlerin ayak sesleri, devriye gezen araçların gürültüleri işitiliyordu. Şehir zifiri karanlığa gömülmüş, şehir mezarlığının etrafı askerlerce sarılmıştı. Mezarlığa giden yollar askeri araçlarla tutuldu, şehirdeki devriyelerin sayısı arttırıldı, o gece sokağa çıkma yasağı uygulandı. Askeri araçlar şehir mezarlığına doğru yaklaştırıldı. Urfa'dan getirilen tabut, Isparta şehir mezarlığının yola en yakın kısmında araçtan çıkarıldı. Etrafta kuş uçurtulmuyordu. Araçların farları kapatıldı. Ağaçlar tarafından kapatılan bir yarın kenarına gece karanlığında el fenerlerinin ışığında kazılan bir mezara defnedildi.”

Abdülkadir Selvi defin işlemi ile ilgili olarak da Isparta'da tutulan ve Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivlerinde muhafaza edilen tutanağa da kitabının sayfaları arasında yer veriyor.

 

Siyaset üstü bir kitap

 

Abdülkadir Selvi'nin olay yaratacak son kitabı, “Ateşten Yıllar - Siyasette Said Nursi Tartışması” Türkiye'nin bir dönemine de ışık tutuyor. “Siyaseti değil, siyaset üstü bir meseleyi okumayı vaad eden” kitabında Selvi, Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatından kesitler sunuyor. Üstad'ın siyasete bakışı, hizmetleri, yaşantısı gibi konulara da değinen Yazar, siyasilerin Said Nursi'ye bakışlarını ise farklı bir dille irdeliyor. Selvi, Türkiye'nin siyasi tarihine damgasını vuran üç isim Adnan Menderes, Süleyman Demirel ve İsmet İnönü'nün Nursi hakkındaki düşüncelerine ışık tutuyor. Said Nursi isminin bazı dönemlerde gündeme gelmesine de değinen Selvi, son olarak “Demokratik Açılım”ın sembol isminin yine Nursi olduğuna dikkat çekiyor. Nesil yayınlarından çıkan Abdülkadir Selvi'nin son kitabında ilk kez yayınlanan Bakanlar Kurulu tutanakları da arşiv çalışması yapanlar için büyük bir fırsat sunuyor.

 

***

Said Nursi'nin kabri nerede?

Araştırmacı-yazar Müfid Yüksel, Bediüzzaman Said-i Nursi'nin mezarıyla ilgili yapılan tartışmaları açıklık getirdi. Nursi'nin mezarının Isparta'da bulunduğunu o döneme ait belgelerle ortaya koydu.

Araştırmacı-yazar Müfid Yüksel'in resmi sitesinden yayınladığı bilgilerde şu ifadeler yer aldı:

Bediüzzaman Said-i Nursi, 23 Mart 1960 tarihinde, son yolculuğunun son durağı olan Urfa’da İpek Palas otelinde vefat eder ve ertesi gün Ulu Cami’de öğle namazının akabinde kılınan cenaze namazının ardından Mevlid-i Halil dergahınınn eyvanlarından birinde defnedilir.  Kendisine Adana’dan getirilen mermerlerle de bir mezar yaptırılıp, kitabesi dahi konur. Ancak aradan birkaç ay geçmeden 11 Temmuz 1960’ta mezarın bulunduğu dergah, Balıklı Göl ve çevresinde askeri tertibat alınır. 27 Mayıs cuntasının emriyle Kabir askerler tarafından parçalanarak, Bediüzzaman’ın na’şı bir tabuta konarak, 12 Temmuz’da uçakla Afyon’a götürülür ve oradan da Isparta’ya götürülür. O zamandan bugüne, Bediüzzaman’ın kabrinin 27 Mayıs ihtilali cuntası  tarafından kırılıp, na’şının kaçırılması ve dahası bilinmeyen kabrinin yeri tartışılıp durmakta, zaman zaman bu konu basın ve medyada da gündeme gelmektedir. 2010 yılında bir aile dostu aracılığıyla, Bediüzzaman’ın kabrinin yerinin bilinmemesi ile ilgili vasiyyetinin,  talebelerinden Abdülkâdir  Ceylan Çalışkan’ın el yazısı ile olan nüshası elime geçti. Vasiyyetnâmenin bizzat şahidi olan Merhum Ceylan Çalışkan’ın el yazısı ile olması hasebiyle de metin önem arzetmektedir. Bu yüzden eldeki metni latin harflerine çevirerek burada derc ediyoruz.

Said Nursi'nin vefat etmeden bir yıl önce kaleme aldığı vasiyeti:

“ Benim kabrimi gâyet gizli bir yerde bir iki talebemden başka kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyyet ediyorum. Çünki, Dünyada beni şöhretten men eden bir hakikat elbette vefatımdan sonra da, o hakikat o suretle beni mecbur ediyor..”

Biz de üstâdımıza sorduk: “ Kabri ziyârete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba, siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyâret etmeği men ediyorsunuz? Cevâben üstâdımız dedi ki: “ Bu dehşetli zamanda eski zamandaki firavunların dünyevî şân ve şeref arzusuyla heykeller ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi; enâniyyet ve benliğin verdiği gafletle heykeller ve gazetelerle nazarları ma’na-yı harfîden ma’na-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtici ve uhrevî istikbâlden ziyâde dünyevî istikbâli gâye-i hayâl edinmiş olmalarıyla eski zamandaki Allah için ziyâret mukâbili ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhâlif olarak mevtânın şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verip öyle ziyâret ediyorlar. Ben de Risâle-i Nur’daki a’zamî ihlâsı kırmamak için o ihlâsın sırrıyla kabrimi bildirmemeği vasiyyet ediyorum. Hem şarkta, hem garpta, hem kim olursa olsun okudukları Fatiha ervâha gider. Dünyada beni sohbetden men eden bir hakikat elbette vefâtımdan sonra da, o hakikat bu suretle beni sevâb cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeğe mecbur edecek” dedi.”

Bu konuyu 2010 yılında  yine Bediüzzaman’ın talebelerinden ve bu sözlü olup sonradan yazıya geçirilmiş vasiyyetnâmenin şahitlerinden aile dostumuz merhum Özer Şenler ile de müzakere ettik. Özer Şenler, Bediüzzaman’ın vefatından 1-2 yıl evvel bu sözlü vasiyyetnâmeyi söylerken, Abdülkâdir Ceylan Çalışkan ile birlikte Üstadın yanında olduğunu ve Bediüzzaman’ın, bu sözlü vasiyyetinin Ceylan Çalışkan tarafından yazıya geçirildiğini, ancak Bediüzzaman’ın bu ifadelerin hemen ardından ilave ettiği bir sözün yazıya geçirilmesinin ise unutulmuş olduğunu söyledi. Özer Şenler’in bize aktardığına göre Bediüzzaman “ Ve zaten mezarım bilinmeyecek, bilmeyecekler” diye ilave etmiş.

Bediüzzaman’ın na’şının akibeti ile ilgili basında zaman zaman tartışma yer alırken Hürriyet gazetesine Emniyet Genel müdürlüğünden ulaşan bir belge 23 Haziran 2006 tarihinde şu şekilde yayınlanır:

 

Zabıt Varakası

Konya İmam Hatip Okulu fahri Arabî hocası Abdülmecit Ünlükul’un Urfa’da medfun kardeşi Said-i Nursi’nin cesedini nakl-i kubûr suretiyle Isparta’ya defnine müsaade olunmasına dair 4/Temmuz/1960 tarihli dilekçesi üzerine işbu talebi is’af edilerek 12 /Temmuz/1960 günü Afyon’a getirilmiş bulunan mevtâya ait tabut Afyon’dan teslim alınarak Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşamı kardeşi Abdülmecit Ünlükul da hazır bulunduğu halde aşağıda imzaları bulunan şahıslar huzurunda Isparta şehir mezarlığında ihzar edilmiş bulunan kabre defn edildiğine dair işbu zabıt mahallinde tanzim ve hep birlikte imza altına alındı. 12/7/1960

Isparta Vali Muavini: Besim Ulcay (İmza)
Eminyet Müdürü: Zeki Vural (İmza)
Vilâyet Jandarma K. : Zekeriya Kantekin (İmza)
Merkez Kumandanı: Yarbay Hamdi Atamer (İmza)
Merkez Hükümet Ve Belediye Tabibi: Dr. Rifat Öner (İmza)
Mevtanın Kardeşi: Abdülmecit Ünlükul (imza)”

 

Said Nursi'nin mezarının Isparta'da yer aldığını gösteren resmi belge:

 

 

 

Dualar ve tekbirler eşliğinde... Bediüzzaman’ın cenaze haberi yurdun dört bir yanına hızla yayılmış, talebeleri yanında Urfa halkı da akın akın cenazesine koşmuştu. O kadar büyük bir kalabalık vardı ki, kaldığı otelden alınıp iki kilometre mesafedeki Dergâh’a tam iki saatte götürülebilmişti.

Yukarıda alıntıladığımız belgeye göre, 4 Temmuz 1960’ta Bediüzzaaman’ın kardeşi ve Konya İmam Hatip Okulu Arapça hocası olan Abdülmecid Ünlükul bir dilekçe verir ve bu dilekçeye göre kardeşinin na’şının Urfa’da, kendisinin ise Konya’da bulunduğundan bahisle Na’şın Urfa’dan alınarak Isparta’ya defnine müsaade edilmesini talep etmiş. Ancak, Abdülkadir Badıllı’nin bizzat Molla Abdülmecîd’ten naklettiğine göre bu dilekçe kendisine dönemin Konya valisi Necdet Yalçın ve ordu komutanı Cemal Tural tarafından vilayete çağrılarak zorla imzalatılmış.

Yine bu belgeye göre, Bediüzzaman’ın na’şı uçakla 12 Temmuz’da Afyon’a oradan da alınıp Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşam, Isparta şehir mezarlığında hazırlanmış olan bir kabre, kardeşi ve belgede imzaları bulunanların hazır bulunması ile defn edilmiş. Hürriyet gazetesi bu belge ile birlikte bir habere daha yer verir. Buna göre emekli bankacı Hasan Özbek adlı bir şahıs, Bediüzzaman’ı defn edenler arasında o dönemde Isparta’da komiser olan babası Kanber Şevket Özbek’in de bulunduğunu söyler.

Bediüzzaman’ın na’şının akibeti konusunda, çok başka söylentiler de yer almaktadır. 1993 yılında, İsmet Bozdağın, DP dönemi Milli Müdafaa Vekili Ethem Menderes’ten nakettiğine göre, na’şı uçakla götürülerek denize atılmış. Aynı iddia 1993’te o zaman RP İstanbul milletvekili olan Hasan Mezarcı tarafından da ortaya atılmıştı. Yine, Soner Yalçın da 2006 yılında yayınadığı “ Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” adlı çalışmasında da aynı iddiayı dile getirir. Zaten, Hürriyet gazetesinde yayınlanan belge, Soner Yalçın'ın bu iddiası karşılığında Emniyet müdürlüğünce yayına verilir. Ancak yine, Özer Şenler’in bize aktardığına göre, Bediüzzaman’ın bir kısım talebeleri, Isparta şehir mezarlığındaki mezarın yerini keşfedip bulurlar. Bazı kanıtlanamayan söylentilere göre, bunu haber alan 27 Mayıs cuntasının, yani  Milli Birlik Komitesinin emriyle na’ş buradan da alınıp çinko bir tabut içine konarak uçağa bindirilmiş ve Akdenizin ortasına bu çinko tabutla birlikte bırakılmış.

 

 

 

 

 

Vasiyetnamede bir cümle unutulmuş! “Zaten mezarım bilinmeyecek, bilmeyecekler ”

MÜFİT YÜKSEL

05 MAYIS 2017 , CUMA 11:53 

Bediüzzaman'ın 1960 yılında vefatının üzerinden geçen onca yıla rağmen naşının nerede olduğu hala büyük bir sır. Bu sırrın arkasındaki gerçekleri Araştırmacı-Yazar Müfid Yüksel Derin Tarih'te okurları için kaleme aldı.

Bediüzzaman Said Nursi 23 Mart 1960 tarihinde hayat yolculuğunun son durağı olan Urfa’daki İpek Palas Oteli’nde vefat eder ve ertesi gün Ulu Cami’de öğle namazını müteakib kılınan cenaze namazının ardından Mevlid- i Halil Dergâhı’nın eyvanlarından birinde defnedilir. Adana’dan getirilen mermerlerle de bir mezar yaptırılıp kitabesi konulur.

Ancak aradan birkaç ay geçmeden, 11 Temmuz 1960’da mezarın bulunduğu Dergâh, Balıklı Göl ve çevresinde askerî tertibat alınır. 27 Mayıs cuntasının emriyle kabir, askerler tarafından parçalanarak Bediüzzaman’ın nâşı bir tabuta konulup 12 Temmuz’da uçakla Afyon’a, oradan da Isparta’ya götürülür. O gün bu gündür Bediüzzaman’ın kabrinin kırılıp nâşının kaçırılması ve dahası kabrinin yeri tartışılıp durulmakta, zaman zaman bu konu medyada da gündeme gelmektedir.

Geçenlerde bir aile dostu aracılığıyla Bediüzzaman’ın kabrinin yerinin bilinmemesiyle ilgili vasiyetinin, talebelerinden Abdülkadir Ceylan Çalışkan’ın elyazısıyla bir nüshası elime geçti. Gerçi bu vasiyetname başka kaynaklarda da yer almakta; ancak elimizdeki nüsha bizzat şahidi olan Merhum Çalışkan’ın kendi el yazısıyla yazılmış olması hasebiyle önem arz etmektedir.

Aşağıda görselini de bulabileceğiniz vasiyetnamenin metni şöyledir:

 

Üstad’ın vasiyeti Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Abdülkadir Ceylan Çalışkan tarafından kaleme alınan vasiyetinin bir nüshası.

Üstad’ın vasiyeti Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Abdülkadir Ceylan Çalışkan tarafından kaleme alınan vasiyetinin bir nüshası.

“Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin vefat etmeden bir sene evvel etmiş olduğu vasiyyetnâme:

Benim kabrimi gayet gizli bir yerde bir iki talebemden başka kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyyet ediyorum. Çünki, dünyada beni şöhretten men eden bir hakikat elbette vefatımdan sonra da, o hakikat o suretle beni mecbur ediyor.

Biz de üstâdımıza sorduk: Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba, siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyaret etmeği men ediyorsunuz? Cevaben üstadımız dedi ki:

‘Bu dehşetli zamanda eski zamandaki firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve mumyalarla nazar-ı beşerî kendilerine çevirmeleri gibi enâniyyet ve benliğin verdiği gafletle heykeller ve gazetelerle nazarları mana-yı harfîden mana-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtici ve uhrevî istikbâlden ziyade dünyevî istikbâli gâye-i hayâl edinmiş olmalarıyla eski zamandaki Allah için ziyaret mukâbili ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtânın şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verip öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki azamî ihlâsı kırmamak için o ihlâsın sırrıyla kabrimi bildirmemeği vasiyyet ediyorum. Hem şarkta, hem garpta, hem kim olursa olsun okudukları Fatiha ervâha (ruhlara) gider. Dünyada beni sohbetden men eden bir hakikat elbette vefatımdan sonra da, o hakikat bu suretle beni sevâb cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeğe mecbur edecek’ dedi.”

Vasiyetnamenin şahitlerinden aile dostumuz Özer Şenler’le de bu konuyu 2010 Nisan’ında müzakere ettik. Kendisi Bediüzzaman’ın talebelerindendi. Özer Şenler Bediüzzaman’ın, vefatından bir iki yıl evvel bu sözlü vasiyetnameyi söylerken Ceylan Çalışkan’la birlikte Bediüzzaman’ın yanında olduğunu ve bu sözlü vasiyetin Ceylan Çalışkan tarafından yazıya geçirildiğini, ancak Bediüzzaman’ın bu ifadelerin hemen ardından ilave ettiği bir sözün yazıya geçirilmesinin ise unutulduğunu söyledi. Özer Şenler’in bize aktardığına göre Bediüzzaman “Ve zaten mezarım bilinmeyecek, bilmeyecekler” diye bir ilavede bulunmuş fakat bu söz vasiyetname metnine geçmemiş.

Bediüzzaman’ın nâşının akıbetiyle ilgili basında zaman zaman tartışma yer alırken Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Hürriyet gazetesine ulaşan bir belge 23 Haziran 2006 tarihinde şu şekilde yayınlanır:

Zabıt Varakaı

Konya İmam Hatip Okulu fahri Arabî hocası Abdülmecit Ünlükul’un Urfa’da medfun kardeşi Said-i Nursi’nin cesedini nakl-i kubûr suretiyle Isparta’ya defnine müsaade olunmasına dair 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesi üzerine işbu talebi is’af edilerek 12 Temmuz 1960 günü Afyon’a getirilmiş bulunan mevtâya ait tabut Afyon’dan teslim alınarak Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşamı kardeşi Abdülmecit Ünlükul da hazır bulunduğu halde aşağıda imzaları bulunan şahıslar huzurunda Isparta şehir mezarlığında ihzar edilmiş bulunan kabre defn edildiğine dair işbu zabıt mahallinde tanzim ve hep birlikte imza altına alındı.(12. 7. 1960)

Isparta Vali Muavini: Besim Ulcay(İmza)

Eminyet Müdürü: Zeki Vural(İmza)

Vilâyet Jandarma K.: Zekeriya Kantekin(İmza)

Merkez Kumandanı: Yarbay Hamdi Atamer (İmza)

Merkez Hükümet Ve Belediye Tabibi: Dr. Rifat Öner (İmza)

Mevtanın Kardeşi: Abdülmecit Ünlükul(imza)”

Yukarıda alıntıladığımız belgeye göre 4 Temmuz 1960’da Bediüzzaman’ın kardeşi ve Konya İmam Hatip Okulu Arapça hocası Abdülmecid Ünlükul bir dilekçe verir. Bu dilekçeye göre kardeşinin nâşının Urfa’da, kendisinin ise Konya’da bulunduğundan bahisle nâşın Urfa’dan alınarak Isparta’ya defnine müsaade edilmesini talep eder. Ancak Abdülkadir Badıllı’nın bizzat Abdülmecid Nursi’den naklettiğine göre dönemin Konya valisi Necdet Yalçın ile ordu komutanı Cemal Tural tarafından vilayete çağrılarak bu dilekçe kendisine zorla imzalatılmıştır.

Yine bu belgeye göre Bediüzzaman’ın nâşı uçakla 12 Temmuz’da Afyon’a, oradan da alınıp Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşam, Isparta Şehir Mezarlığı’nda hazırlanmış olan bir kabre, kardeşi ve belgede imzaları bulunanların hazır bulunması ile defnedilmişti.

Hürriyet gazetesi bu belgeyle birlikte bir habere daha yer verir. Buna göre emekli bankacı Hasan Özbek adlı bir şahıs Bediüzzaman’ı defnedenler arasında o dönemde Isparta’da komiser olan babası Kanber Şevket Özbek’in de bulunduğunu söylemektedir.

Bediüzzaman’ın nâşının akıbeti konusunda başka söylentiler de yer almaktadır. 1993 yılında İsmet Bozdağ’ın DP dönemi Milli Müdafaa Vekili Ethem Menderes’ten naklettiğine göre nâşı uçakla götürülerek denize atılmış.

Aynı iddiayı 1993’te RP İstanbul Milletvekili olan Hasan Mezarcı da gündeme getirmişti. Soner Yalçın da Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı (2006) adlı çalışmasında da aynı iddiayı dile getirir. Hürriyet’te yayınlanan belge Soner Yalçın’ın bu iddiası karşılığında Emniyet Müdürlüğünce yayına verilir.

Ancak yine Özer Şenler’in bize aktardığına göre Bediüzzaman’ın bazı talebeleri, Isparta Şehir Mezarlığı’ndaki mezarın yerini bulurlar. Bunu haber alan 27 Mayıs cuntasının, yani Milli Birlik Komitesi’nin emriyle nâş buradan alınıp çinko bir tabut içine konularak uçağa bindirilmiş ve Akdeniz’in ortasına bırakılmıştır.

Tüm bunlara rağmen Bediüzzaman’ın nâşının nerede olduğu hâlâ bir sır. Nâşını aramak boynumuzun borcu mu? Yoksa vasiyetnamesindeki “Zaten mezarım bilinmeyecek, bilmeyecekler” sözüne uyarak bu sevdadan vazgeçmek mi gerekir? Karar sizin.

 

 

Nursi'nin ilk mezarını kim parçaladı!

Bediüzzaman Said Nursi vefat ettikten sonra ilk olarak buraya defnedildi. Ancak 27 Mayıs'ta darbeciler bu mezarı parçalayarak naaşını buradan çıkarıp meçhul bir yere götürdüler.

"Bediüzzaman Said Nursi vefat ettikten sonra 1960'da ilk olarak Makam-ı İbrahim'deki bu bölüme defnedildi. Ancak 27 Mayıs'ta darbeciler naaşını buradan çıkarıp meçhul bir yere götürdüler..."

İlk mezar yeri sökülüp, parçalanarak Nursi'nin mezarı mechule götürüldü. Ve o gün başlayan tartışma hala sürüyor.

Konuyla ilgili tartışma dün bir kez daha alevlendi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, 27 Mayıs Darbesi'nin ardından vefat eden ve naaşı cunta tarafından saklanan Nursi'nin nereye defnedildiğini ortaya çıkarılması için girişim başlattı.

Bu girişim nasıl bir sonuç verecek bilinmez ama biz gelin geçen yıl bu konudaki tartışmaları hatırlayalım:

Tarihçi yazar Murat Bardakçı, geçen yıl 4 Mayıs 2011 tarihli Haberturk gazesinde kaleme aldığı "Said Nursi'nin kayıp kabri" yazısı ile Said Nursi'nin naaşının denize atıldığı yazmış ve tartışmayı haraketlendirmişti.

 

Oysa iddia yeni değildi. Ergenekon Davası kapsamında Oda TV davasından sanık olarak hapiste bulunan yazar Soner Yalçın, Haziran 2006 tarihinde Doğan Kitap etiketiyle yayınlanan 'Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2' adlı kitabında, 13 Mart 1960'da Urfa'da ölen Said Nursi'nin, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra mezarından çıkartılarak Kıbrıs açıklarında denize atıldığını öne sürmüştü.

 

"Said-i Nursi'yle ilgili bilinmeyen bir gerçeği ilk kez bu kitapta açıklıyorum:

Said-i Nursi 23 Mart 1960'da Urfa'da vefat etti. İsteği üzerine Halliürrahman Camii haziresine defnedildi. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra, 'Mezarı siyasi bir sembol haline getiriliyor' iddiasıyla, 12 Temmuz'da mezarından çıkarıldı ve bilinmeyen bir yere götürüldü. Bugüne kadar bilinmeyen yerin Isparta olduğu söyleniyor ve yazılıyordu. Doğrusu şudur: Mezardan çıkarılan Said-i Nursi'nin tabutu Kıbrıs açıklarında denize atıldı. Evet, Said-i Nursi'nin cesedi Akdeniz'e atıldı. Bu nedenle Said-i Nursi'nin cesedi bulunamamaktadır. Ne yazık ki dönemin şartları gereği yapılan bu anlamsız ve çirkin hareketi bugün Türkiye'de savunacak bir kişi bulamazsınız." diyordu Soner Yalçın kitabında.

 

AKSİYON'UN ŞAHİTLİ HABERİ TERSİNİ SÖYLÜYORDU

 

Oysa kitap yayına girmeden bir kaç önce haftalık haber dergisi Aksiyon'da İbranim Doğan İmzalı, "Üstad'ın mezarını taşıyan askerler" başlıklı haberde Said Nursi'nin ilk mezarını kıran er Yusuf Hayal'in anlattıkları eşi eşi Emine Hayal ve asker arkadaşı Şenol Başaslan'ın ağzından aktarılarak diğer askerlerin de anlatımları ile naaşın Isparta'da meçhul bir yere gömüldüğü haberi yer alıyordu.

 

Haberde, Şanlıurfa'daki mezara ilk kazmanın nasıl vurulduğu şöyle aktarılıyordu: "1960'ın 12 Temmuz'u… Vakit, gece yarısına yaklaşıyor. Urfa'daki Halil İbrahim Dergahı'ndan balyoz sesleri yükseliyor. Etrafı askerlerle çevrili türbede, 111 gün evvel vefat eden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri yatıyor. İhtilal komitesi üstadın mezarını taşıma kararı almış. Ancak balyozları tutan askerler mermeri bir türlü kıramıyor. Nihayetinde komutan sesleniyor: "Mezarı kim kırarsa 30 gün izin." Pehlivan lakaplı Yusuf öne çıkıyor: "Ben kırarım." Orada kimin yattığından ne onun ne de diğer askerlerin haberi var. Verilen emir gereği Pehlivan Yusuf olanca gücüyle balyozu sallıyor. Önce mermer kırılıyor, sonra toprak kazılıyor. Said Nursi'nin naaşı bozulmamış kefeniyle kabirden çıkarılıyor."

Haberde dikkat çeken bir ayrıntı da mezarın taşınmasını isteyenlerin Masonlar olduğu yönündeydi.

SELVİ KİTABINDA TUTANAĞI YAYINLADI VE MEZARLIK ZULMÜNÜN AYRINTILARINA YER VERDİ

Gazeteci Abdülkadir Selvi ise Bardakçı'nın yazısından bir ay önce Nesil Yayınlarından neşrettiği “Ateşten Yıllar-Siyasette Said Nursi Tartışması" adlı kitabında Said Nursi'nin kabrinin taşınmasına karar verilen Bakanlar Kurulu toplantısının tutanağını ilk kez kamuoyuyla paylaşmıştı. Bu kitapta yer alan ifadeler Aksiyon Dergisi'nin yıllar önce verdiği haberle örtüşüyor ve o haberin yarım bıraktığı bilgileri tamamlıyordu.

Kitapta yer alan bilgilere göre, 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Toplantı Tutanakları'nın 1. cildinde dönemin İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu'nun, Nursi'nin kabrinin taşınması Kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un da gönderilmesi ve uçağa binildiği zaman gazetelere haber verilmesi görüşüne Başbakan Gürsel, “Matbuata (basına) hiç haber vermeyin… Matbuat sonradan haber alırsa, ‘Kardeşi öyle istedi. Isparta'ya nakledildi' deriz. Herhalde bütün hazırlığı yapacaksınız. Oraya gidilecek… Urfa'daki kıt'alar da hazır olur ve bu iş yapılır” diyerek karşı çıkıyordu.

 

KARDEŞİ ABDÜLMECİD EFENDİYE ZORLA DİLEKÇE İMZALATTILAR

 

Said Nursi'nin kabrini taşımayı en önemli meselelerden gören ihtilalciler halkın tepkisini çekmemek için de Nursi'nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a kabrin değiştirilmesi için zorla dilekçe de imzalatırlar. Selvi kitabında konuyu şöyle anlatıyor: “Devir ihtilal devri emir ise darbecilerin emriydi. Emir, emirdi demiri de keserdi, mezarı da yıkardı. Polis nezaretinde Konya Valiliğine çağrılan Abdülmecid Ünlükul'a paşalar; ‘Bu dilekçeyi imzalamaya mecbursun. Devlet böyle istiyor' dediler. Abdülmecid Ünlükul, kendisine uzatılan evrakı imzalamış ancak işi henüz bitmemişti. Cemal Tural bu iş için Diyarbakır'dan özel bir uçakla gelmişti. Abdülmecid Ünlükul'u da yanına alarak Urfa'ya hareket etti. 10 Temmuz 1960 günüydü. Urfa'ya varıldığında öğle vakti henüz aşılmıştı. Akşamın olması karanlığın kavuşması beklenecekti. Abdülmecid Ünlükul Karaköprü mevkiindeki alaya götürüldü. Nöbetçi subaya teslim edildi. Sadece mühim bir zat olduğu dikkat edilmesi gerektiği talimatı verildi…”

 

Selvi kitabının sayfalarında Nursi'nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a zorla imzalattırılan belgeye de yer veriyor.

 

İKİNCİ BİR İHTİLAL YAPILIYOR SANDIK

 

Kabrin naklinden önce Ankara, Konya, Diyarbakır, Urfa ve Isparta'da olağanüstü hal ilan edildiği ve Isparta ve Urfa'daki nurcular tek tek gözaltına alındığını belirten Selvi kitabında Urfa'daki “Dehşet gecesini” şöyle anlatıyor: “Urfa'nın giriş ve çıkışları tutulmuş, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, polisler izinli sayılmış, gece bekçilerinin dahi evlerinden çıkmasına izin verilmemişti. Askeri cemselerin biri geliyor diğeri gidiyor, tankların paletlerinın çıkardığı sesler gecenin karanlığında Urfa'ya dehşet salıyordu. Urfa'da tam bir dehşet gecesi yaşanıyordu…”

 

Abdülkadir Selvi “Dehşet gecesini” olayın şahitlerinden şöyle yansıtıyor:

“Sadece Dergah değil, tüm Urfa hem de sokak tutulmuştu. Astsubay Recep Tomaçoğlu, ‘Sanki şehirde bir savaş meydana gelmiş gibiydi' diye anlatıyordu o geceyi. Astsubay Cavit Şahin, ‘İkinci bir ihtilal oluyor herhalde. Acaba bu ihtilali kim yapıyor diye kendi aramızda konuşmuştuk. Bütün kışlayı ikinci bir emre kadar dışarı bırakmamışlardı."

 

Bediüzzaman Said Nursi'nin kabrinin açılması için gecenin çökmesinin beklendiğini belirten Abdülkadir Selvi kitabında, “Yatsı namazından sonra iri yarı dört asker Dergah'a Bediüzzaman'ın kabrinin bulunduğu yere getirildi. O ana kadar nereye gittiklerini onlar da bilmiyordu. İlk balyozu Siirt'li Hüsnü salladı. Vurdu vurdu ama mermer lahiti kıramadı. Bir başkası aldı o da vurdu vurdu kıramadı. Sonra balyozu Pehlivan lakaplı Trabzonlu Yusuf aldı. Tarabzonlu Yusuf balyozu salladı salladı olmadı. Üstten vurdu olmadı, ayak ucuna geçti. Mezarın yıkılması işlemi tam bir saat sürdü. Jandarma Er Yusuf Hayol şöyle diyor: ‘Bizler de mezar taşlarını kıramayınca, alttan ayak tarafından eştik, tabutu oradan çekip çıkardık” şeklinde anlatıyor.

 

ASKERİYE DELİLLERİ YOK ETTİ

 

Urfa'daki Dergah'tan alınan Said Nursi'nin naaşı, tabuta konulur ve ve askeri bir uçakla havaalanına getirilir. Ancak tabut alanda hazır bekleyen uçağa sığmaz. Bu duruma fena halde sinirlenen Cemal Tural ikinci bir uçak ister ve Nursi'nin naaşı o uçakla Afyon'a götürülür. Ancak Halilurrahman Dergahındaki parçalanan Nursi'nin kabri ile ilgili tüm deliller yok edilmesi gerekir. Abdülkadir Selvi kitabında bu olayı şahitlerin ağızlarından şöyle anlatır: “Urfa'da sabah olmadan parçalanan mezarın izlerini yok etmeye çalışıyorlardı. Parçalanan mermer lahitin parçaları Kuruköprü'deki Jandarma alayının yemekhanesinin bir köşesine gizlendi. Jandarma Er Yusuf Savaş o günleri anlatırken şu ifadeleri kullanıyordu: ‘Sivil halk görmesin diye parçaları dahi oralara sokuşturmuşlardı. Mermer kırıkları görünür de askeriyenin çaldığı bilinir ve anlaşılır diye çekiniyorlardı.' Mermer parçaları gizlenmiş Dergah'taki ipek halılar gece yarısı gizlice önce vilayete, ardından da Suriye topraklarında bulunan Caber kalesine kaçırılmıştı…”

 

TABUT YANMAYINCA GÖMDÜK

 

Mezarın parçaları ve diğer eşyalar kaybedildikten sonra sıra tabuta gelmişti. “Ateşten Yıllar - Siyasette Said Nursi Tartışması” isimli kitabında Selvi, tabut ile ilgili olarak yapılanları yine dönemin şahitlerinin ağzından şöyle aktarıyor: ”Şimdi yok edilme sırası tabuta gelmişti. Jandarma Er Yusuf Hayol'dan dinleyelim: ‘Biz yedi jandarma tabutu aldık, boş olarak Urfa'dan çıktık. Diyarbakır yolunda Karaköy Köprüsü vardır. O tepeye gidip boş tabutun üzerine iki bidon benzin döktük, etişledik, benzinler yanıyor ama galvanizli tabut yanmıyordu. Dört bidon daha döktük, yine tabutu yakamadık. Bunun üzerine tabutu oraya gömdük.”

 

ISPARTA'DA BİR GECE YARISI

 

Said Nursi'nin naşının Urfa'dan alınarak uçakla Afyon'a oradan da karayoluyla Isparta'ya götürülmesi ve yaşananlar ile ilgili Selvi kitabında şunları anlatıyor: “Bir gece önce Urfa'daki telaş bu kez Isparta'da yaşanıyordu. Şehirde sadece askerlerin ayak sesleri, devriye gezen araçların gürültüleri işitiliyordu. Şehir zifiri karanlığa gömülmüş, şehir mezarlığının etrafı askerlerce sarılmıştı. Mezarlığa giden yollar askeri araçlarla tutuldu, şehirdeki devriyelerin sayısı arttırıldı, o gece sokağa çıkma yasağı uygulandı. Askeri araçlar şehir mezarlığına doğru yaklaştırıldı. Urfa'dan getirilen tabut, Isparta şehir mezarlığının yola en yakın kısmında araçtan çıkarıldı. Etrafta kuş uçurtulmuyordu. Araçların farları kapatıldı. Ağaçlar tarafından kapatılan bir yarın kenarına gece karanlığında el fenerlerinin ışığında kazılan bir mezara defnedildi.”

 

Abdülkadir Selvi defin işlemi ile ilgili olarak da Isparta'da tutulan ve Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivlerinde muhafaza edilen tutanağa da kitabının sayfaları arasında yer veriyor.

 

***

 

Bediüzzaman Said Nursi`nin kabrinin açılması için gecenin çökmesinin beklendiğini belirten Abdülkadir Selvi kitabında, “Yatsı namazından sonra iri yarı dört asker Dergah`a Bediüzzaman`ın kabrinin bulunduğu yere getirildi. O ana kadar nereye gittiklerini onlar da bilmiyordu. İlk balyozu Siirt`li Hüsnü salladı. Vurdu vurdu ama mermer lahiti kıramadı. Bir başkası aldı o da vurdu vurdu kıramadı. Sonra balyozu Pehlivan lakaplı Trabzonlu Yusuf aldı. Tarabzonlu Yusuf balyozu salladı salladı olmadı. Üstten vurdu olmadı, ayak ucuna geçti. Mezarın yıkılması işlemi tam bir saat sürdü. Jandarma Er Yusuf Hayol şöyle diyor: `Bizler de mezar taşlarını kıramayınca, alttan ayak tarafından eştik, tabutu oradan çekip çıkardık” şeklinde anlatıyor.

 

ASKERİYE DELİLLERİ YOK ETTİ

 

Urfa`daki Dergah`tan alınan Said Nursi`nin naaşı, tabuta konulur ve ve askeri bir uçakla havaalanına getirilir. Ancak tabut alanda hazır bekleyen uçağa sığmaz. Bu duruma fena halde sinirlenen Cemal Tural ikinci bir uçak ister ve Nursi`nin naaşı o uçakla Afyon`a götürülür. Ancak Halilurrahman Dergahındaki parçalanan Nursi`nin kabri ile ilgili tüm deliller yok edilmesi gerekir. Abdülkadir Selvi kitabında bu olayı şahitlerin ağızlarından şöyle anlatır: “Urfa`da sabah olmadan parçalanan mezarın izlerini yok etmeye çalışıyorlardı. Parçalanan mermer lahitin parçaları Kuruköprü`deki Jandarma alayının yemekhanesinin bir köşesine gizlendi. Jandarma Er Yusuf Savaş o günleri anlatırken şu ifadeleri kullanıyordu: `Sivil halk görmesin diye parçaları dahi oralara sokuşturmuşlardı. Mermer kırıkları görünür de askeriyenin çaldığı bilinir ve anlaşılır diye çekiniyorlardı.` Mermer parçaları gizlenmiş Dergah`taki ipek halılar gece yarısı gizlice önce vilayete, ardından da Suriye topraklarında bulunan Caber kalesine kaçırılmıştı…”

 

ARMAĞAN'IN GÜNDEME GETİRDİĞİ İDDİA: MEZARIMIN YERİ BİLİNMESİN

 

Mustafa Armağan, zaman gazetesinde geçen yıl 10 Mayıs'ta kaleme aldığı "Bediüzzaman'ın naşı denize mi atıldı?" başlıklı yazısında " Birinci mezarı Urfa'daydı, darbeciler kaldırıp Isparta'ya defnettiler. Burası bilinmeye başlanınca talebeleri tarafından 1967'de çıkartılıp Sav köyüne defnedildi. Oraya da gelip gidenler artınca bugünkü 4. mezarına nakledildi. İnsanın aklına geliyor: Acaba 5. mezarı olacak mı?Tıpkı Hz. Ali'nin 5 ayrı mezarı olması gibi onun da Anadolu'nun ak saçlı toprağında imanın kokusunu yayarak yattığını bilmek yetiyor fakire. Hem milyonlarca seveni kalplerini ona manevî kabir yapmışlar. Yetmez mi?" diye soruyor ve mezaı başında dua eden talebelerinin resimini yayınlıyordu.

 

Armağan yazısında Bediüzzaman'ın mezarının yerini iki talebesinden başka kimsenin bilmemesini istediğini içeren bir rivayete de yer veriyordu:

 

"Geçenlerde bir konferans vermek üzere Nazilli'ye gitmiştim. Nazilli'ye gidip de Nursi'nin talebelerinden Tahir Güldere, nam-ı diğer "Teyip Tahir" ile görüşmeden dönmek olmazdı. Kendisi tam 12 saat boyunca Risale-i Nur Külliyatı'nı ezberinden adeta bir teyp gibi okuyor.

 

Nursi'nin mezarını soruyoruz Teyip Tahir'e. O gür sesiyle "Üstad hazretleri" diyor, "1951 senesinde gönderdiği mektupta 'Benim mezarımın yerini bir iki talebemden başka kimse bilmeyecek' demişti. Talebesi Ali İhsan Tola'ya Isparta'da sormuştum. 'Ben mezarın yerini biliyorum kardeşim ama kimseye söylemem' dediydi."

 

Said Nursi sağlığında halk dünyevi amaçlarla ziyaret eder endişesi yüzünden 'Benim kabrim de Hz. Ali'ninki gibi gizli kalsın' vasiyetinde bulunmuştur"

 

ATTIM DEMİŞSE YALAN SÖYLEMİŞTİR

 

Mustafa Armağan şöyle sürüyordu. "Bana göre "Attım" demişse yalan söylemiştir. Neden mi? Bakanlar Kurulu Tutanağı'nda "Isparta'ya naaşının nakli" işleminin tamamlandığından söz ediliyor, bir.

 

6 imzalı resmi "Zabıt Varakası"nda "mevtaya ait tabutun" Afyon'dan teslim alınarak Isparta'ya getirildiği ve Isparta Şehir Mezarlığı'nda hazırlanan kabre defnedildiği belirtilmektedir, iki.

 

Cenazeyi Urfa'dan alıp Afyon'a indiren C-47 uçağının pilotu Kadir Özkartal'ın 17 Temmuz 2005 tarihli "Yeni Asya"da çıkan açıklamasında Afyon'a indiklerinde Isparta ve Afyon valilerinin hazır bulunduklarını, cenazenin bir ambulansa konulduğunu vs. anlatıyor, üç.

 

AFYON'A GETİRİLDİĞİ KESİN

 

Demek ki, cenazenin Isparta'ya naklinin Bakanlar Kurulu'nda kararlaştırıldığı, zabıt tutulduğu ve Afyon'a getirildiği kesin. Şimdi bundan sonrasını görelim.

 

Halen Gaziantep'in bir köyünde yaşayan ve o sırada asker olan Ahmet Çam'ı telefonla aradım, tam da 2. pilotun bıraktığı yerden anlatmaya başladı: "Saat 3 gibi tabutu Afyon'dan teslim aldık. Toplam 5 arabayla Isparta'ya doğru yola çıktık. Karanlık bastı. Bir dağın yamacında durduk. Etraf eli silahlı subaylarla çevriliydi. Tabutu indirip portatif kürek ve kazmalarla defin işlemini yaptık.

 

BEDİÜZZAMAN'IN KARDEŞİNİN TANIKLIĞI VAR

 

"Bir de bu sürecin tamamında hazır bulunan Bediüzzaman'ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un kitaplara geçmiş olan tanıklığı var (halen sağ olan kızı Saadet Hanım da bu bilgileri N. Şahiner'e doğrulamıştır). En sağlam tanık olan Ünlükul, uçakla Afyon'a indikten sonra tabutu askerî bir kamyonete yerleştirdiklerini, dağlık bir bölgeye 7 saatte gittiklerini, karanlıkta askerlerin tabutu kabre koyup üzerini kapattıklarını söylemiş Abdülkadir Badıllı'ya (3 ciltlik Bediüzzaman biyografisine bakınız).

 

Konuyu dünkü toplantıda komisyon gündemine getiren AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, Said-i Nursi vefat ettiğinde MBK üyesi Ahmet Er'in yurt dışında olduğunu, ancak bir başka MBK üyesi Numan Esin'in, Nursi'nin naaşının bilinmeyen bir yere taşındığını Er'e söylediğini dile getirdi ve konunun açıklığa çıkarılması istedi.

 

Gelin haberi burada noktalayalım ve bunca tartışmanın ortasında Said Nursi'nin yeri ilk mezarının olduğu yer ve o mezarın taşınırken nasıl kırıldığını gösteren bir kaç tarihi fotoğrafı içeren galerimizi gezelim...

 

(Haber 7)

KAYNAKLAR:

http://www.urfahaber24.com/sanliurfa-guncel/said-nursinin-mezari-ispartada-degil-h10789.html

https://www.ajans32.com/said-nursiyi-ispartada-babam-defnetti-13989h.htm

http://www.rne.com.tr/portreler/nur-postacisi-abdullah-cavus-kula/

https://www.yenisafak.com/gundem/bediuzzamanin-tabutu-yanmayinca-gomduler-317089

https://www.habervakti.com/said-nursinin-kabri-nerede

https://www.mynet.com/said-nursinin-mezari-ispartada-180100713701

https://www.gzt.com/derin-tarih/vasiyetnamede-bir-cumle-unutulmus-zaten-mezarim-bilinmeyecek-bilmeyecekler--2653368 

https://www.risalehaber.com/iste-said-nursinin-ispartadaki-mezari-291461h.htm

 https://www.ensonhaber.com/gundem/ispartadaki-said-nursiye-ait-oldugu-iddia-edilen-mezar-2013-02-22

https://www.yeniakit.com.tr/haber/bediuzzaman-said-nursinin-mezarinin-yeri-ortaya-cikti-58156.html

https://www.risalehaber.com/said-nursinin-kabri-degil-fikirleri-arastirilsin-147087h.htm

https://www.yeniasya.com.tr/cevher-ilhan/bediuzzaman-in-mezarinin-nakli-ve-kabrinin-bilinmemesi-duasi-ve-vasiyeti_209721

https://www.risalehaber.com/alparslan-turkes-said-nursinin-mezari-cinar-agacinin-altinda-324452h.htm

Bu sayfa 6356 kişi tarafından okunmuştur
<