Duyurular

PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLERİ

PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLERİ

Peygamber Efendimiz;

  • Mekke'de doğduğu ev
  • Süt annesinin evi
  • Evlendiğinde kaldığı Hz Hatice'nin evi
  • Medine'ye hicretten sonra ilk kaldığı Ebu Eyup Ensari'nin evi
  • Mescidi Nebevi ve Hücreyi Saadet

olmak üzere çeşitli evlerde kalmıştır.

 

***

HZ MUHAMMED'İN DOĞDUĞU EV

Ebû Tâlib mahallesinde Resûl-i Ekrem (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in doğduğu ev büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf'a aitti. Onun vefatıyla oğlu Abdülmuttalib’e miras kalan ev Abdülmuttalib’in mallarını çocukları arasında taksim etmesi sırasında Abdullah'a düşmüş, ondan da Hz. Muhammed (s.a.v)’e intikal etmişti. Hz. Peygamber (s.a.v) Medine'ye hicret ettikten sonra bunda herhangi bir hak talep etmemiş, Mekke'ye geldiği zaman bu evi kullanmamıştır.

Abbâsî halifelerinden Mehdî-Billâh'ın (MS 873-MS 3 Nisan 934) eşi olan Hayzürân (D.:MS 789-Ö.:?) Hz. Peygamber(s.a.v)’in doğduğu evi tamir ettirerek mescide çevirmişti. İki kubbesi olan bu mescidin içerisinde Hz. Muhammed 'in  (s.a.v) ’ doğduğu yer olarak kabul edilen alan kırmızı örtülü bir kulübe içerisine alınarak belirlenmiştir.

1296’da (M. 1879) yapılan tamiratta bu alan bir kafes içerisine alınarak üzerine yeşil atlastan bir örtü örtülmüş, kubbeleri içten ve dıştan süslenmiştir.

Bu evin her yıl Rebîülevvel ayının 12. günü Mekke’de bulunanlarca ziyaret edilmesi âdettendi. OsmanlI Sultanı II. Mustafa, (Hüküm süresi 6 Şubat 1605 -22 Ağustos 1703) burada Ramazan'ın 27. gecesinde Hz. Peygamber  (s.a.v) ’in nübüvvetini tâ’zim ve Rebîülevvel'in 12. gecesinde Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in doğumunu kutlamak amacıyla mevlit törenleri düzenlenmesini emretmiş ve bunun için tahsisat ayırmıştır. Daha sonra bu kutlamalar sadece 12 Rebîülevvel’de sürdürülmüştür.

Peygamberimizin (s.a.v) doğduğu ev şu anda ne olarak kullanılıyor?

Bugün Safâ ve Merve tepeleri arasındaki sa'y yerinin tam karşısında, Mina ve Aziziye’ye giden tünelin girişine yakın yerde mevcut olan bu ev, 1379 (1959) yılından beri Mekke Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir.

 

Mekke'de She'eb Beni Haşim'de bulunan bu kütüphane,

 

Rebiülevvel'de 'Fil Yılı'nda (Nisan, MS 571) dünyaya gelen Peygamberimizi ) doğum yeri üzerine inşa edilmiştir . Nesli İbrahim Peygambere (عليه السلام) kadar uzanmaktadır.

Peygamber (s.a.v.)'in babası

Peygamber'in (s.a.v) babası Abdullah, doğumundan yaklaşık altı ay önce vefat etti. Kuzeyde Gazze ve Suriye'ye bir ticaret seferine çıkmış ve dönüş yolunda Yesrib'de (daha sonra Medine olarak anılacaktır ) babaannesinin ailesinin yanında konaklamıştı . Hastalandı, öldü ve orada gömüldü. Böylece Peygamber (s.a.v) yetim olarak dünyaya geldi.

 

 

 

 

Peygamberimizin (sav) Doğduğu Yerin Konumu

Peygamberimizin (s.a.v) doğumu

Annesi Aminah hamileyken rüyasında vücudunun alt kısmından Suriye saraylarını aydınlatan bir ışık yayıldığını gördü. Doğuma başladığında Abdul Rahman bin Avf'un (رضي الله عنها) annesi Shifa bint Amr ebe olarak görev yaptı. Abdülmuttalib, torununun doğum haberini sevinçle karşıladı. Yeni doğan bebeği Kâbe'ye götürüp Allah'a salât ve selâm diledi. Torununun büyüyünce çok övüleceğine inanan Abdülmuttalib, ona 'övülen' anlamına gelen Muhammed adını verdi. Arap geleneğine uygun olarak bebeğin kafasını kazıdı ve ardından Mekkeli dostlarını bir ziyafete davet etti.

 

 

 

Kütüphanenin arkadan görünümü

Ebu'l-Fida'nın rivayetine göre, halk Abdülmuttalib'e torununa neden Muhammed dediğini ve atalarının isimlerine tercih ettiğini sorduğunda, "Torunumun övülmesine özlem duyduğum için" cevabını verdi . ve dünyadaki herkes tarafından takdir edildi.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)

Hz. Muhammed'i (s.a.v) önce annesi, sonra babasının kölesi Ümmü Eymen emzirdi.Asıl adı Bereke olan Habeşli (Etiyopyalı) Müslüman olup oğlunun ismine dayanarak Ümmü Eymen lakabıyla anılmıştır. İslamiyet'in doğuşundan sonra oğlu ile birlikte Müslüman oldu Medine'ye hicret etmiş ve Peygamberimizin vefatından altı ay sonra burada vefat etmiştir. Bereket (رضي الله عنها) böylece Peygamber Efendimizi(s.a.v) en uzun süre tanıyan kişi olma özelliğini taşıyordu.

Muhammed'in (ﷺ) amcası Ebu Leheb'in kölesi Süveybe de bebeği emzirdi. O sırada Thuwaybah, kendi çocuğu Masrooh'un yanı sıra Hamzah bin Abdul Muttalib ve Abu Salamah bin Abdul Makhzoomi'yi de emziriyordu. Dolayısıyla bu erkekler aynı memeden emzirildikleri için süt kardeş oldular. Süveybe, Peygamber'i (ﷺ) yedi gün emzirdi ve sekizinci gün Beni Sa'd kabilesinden Haleemah'a onu çölde büyütmesi için emanet edildi.

Peygamberimize süt emziren anneleri

Hz Peygamber'in öz annesi Amine, süt anneleri Süveybe ve Halime, "Annemden sonraki annerndir" dediği kişiler de Ürnrnü Eyınen el-Bereke ve Fatıma bint Esed'dir.

 

 

 

evin düzeni

Peygamber Efendimiz (sav)'in Doğum Yerinin Düzeni

Doğum anında yaşanan mucizevi olaylar

Peygamber (s.a.v.)'in doğduğu dönemde bazı mucizevi olayların meydana geldiği bildirilmektedir. Bununla birlikte, çoğu, otantik olarak ilişkili değildir ve bu nedenle, kesin kanıt olarak güvenilemez. 

  • Kisraa'nın (Pers Kralı'nın) sarayının bazı galerilerinin parçalanarak çöktüğü,
  • Fars Tapınağı'nda 1000 yıldır yanan Mecusilerin kutsal ateşinin söndüğü ve
  • (Irak'ta) Sevah Gölü'ndeki bazı kiliselerin yıkılarak battığını.

Ancak Rasûlullah (s.a.v.)'in dediği sahihtir. “Ben, babam İbrahim (عليه السلام)'in duası ve İsa (عليه السلام)'nın getirdiği müjdelerdenim. Ve annem -beni doğurduğu zaman- ondan Suriye'deki sarayları aydınlatan bir nur çıktığını gördü.” [el-Hakim]

 

Doğum tarihi ile ilgili görüşler

Alimlerin tercih ettiği görüş, Peygamber'in (s.a.v) 8. veya 9. Rebiülevvel'de (MS 19 veya 20 Nisan 571) doğduğu, diğerleri ise 1. veya 2. Rebiülevvel'in (12 veya 13 Nisan 571) doğduğu yönündedir. CE) olası tarihlerdir. Bazıları bunun 12. Rebiülevvel olduğuna inanıyor. Peygamber (s.a.v.)'in kesin doğum tarihi konusunda alimler arasında görüş birliği olmadığı görülmektedir.

Pazartesi mübarek bir gündür, çünkü İmam Ahmed'ten şöyle dediği nakledilmiştir: İbn Abbas (رضي الله عنه) şöyle dedi: " Peygamber (s.a.v.) Pazartesi günü doğdu, Pazartesi günü peygamberlikle görevlendirildi, Pazartesi günü vefat etti. Pazartesi günü Mekke'den Medine'ye muhacir olarak yola çıkan, Pazartesi günü Medine'ye varan ve Pazartesi günü Kara Taş'ı kaldıran Hz.

 

Peygamber'in (s.a.v.)  soyu

Kusayy'ın oğlu Adb Menaf'ın oğlu Haşim oğlu Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah oğlu Muhammed'dir. Kinane oğlu Nadr oğlu Malik oğlu Fihr oğlu Ghalib oğlu Ghalib oğlu Ka'b oğlu Ka'b oğlu Murrah oğlu Kilab'ın Mudrike oğlu Huzeyeyme oğlu Adnan oğlu Ma'add oğlu Nizar oğlu Mudar oğlu İlyas oğlu Hz. İbrahim'in oğlu Hz. عليه السلام).

Peygamber (sav)'in doğduğu eve ne oldu?

Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret (M. 622) ettiğinde, ev Akil bin Ebî Talib tarafından müsadere edildi. ʿAqīl ibn Abī Ṭālib, c. 580 – 670 veya 683, İslam peygamberi Muhammed'in kuzeni (amcasının oğlu) ve Ali ile Cafer ibn Abi Talib'in ağabeyiydi. H.z. Muhammed'e ve ilk Müslümanlara karşı Mekke'nin Kureyşli hükümdarlarının yanında savaştıktan sonra, peygamberin 632'deki ölümünden birkaç yıl önce İslam'ı kabul etti.

 

Peygamber'in (s.a.v) MS 632'de vefatından sonra, bu ev başlangıçta Akil bin Ebi Talib'in ailesinin elinde kaldı. 

Daha sonra Irak’In güçlü valisi Haccac-ı Zalim bin Yusuf'un (D: 661-Ö: 714)   vali yardımcılığı yapan kardeşi Muhammed bin Yusuf el-Sakafi (D: 713/714-Ö: 715) tarafından satın alındı. Bundan dolayıdır ki bu mülk, birçok ilk kitaplarda Muhammed bin Yusuf'un mülkü olarak kayıtlıdır. 

 

Abbasi halifesi Harun er-Reşid'in annesi Hayzuran (D:?-Ö: 789) bir yıl hacca gittiğinde bu mülkü satın aldı. Peygamber'in (s.a.v) doğum yerini, insanların namaz kıldığı ve aynı zamanda Peygamber (s.a.v) 'in doğduğu yeri görmek için ziyaret ettikleri bir camiye çevirdi. 

 

 

Camiye dönüştürüldükten sonra doğum yerinin 1910 krokisi

Ev, yüzyıllar boyunca mescit olarak hizmet vermeye devam etti ve yüzyıllar boyunca çeşitli halifeler tarafından korunmuş, bakımı yapılmış ve yenilenmiştir. İç düzeni de korundu ve caminin yirminci yüzyılın sonlarına kadar haritalarda görünmesi sağlandı. 

 

 

 

 

 

caminin yeri

 

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Doğum Yeri'ndeki mescidi gösteren büyütülmüş görüntü

Bir kitaplığa dönüştürme

Cami 1950'de yoktu. Zamanın önemli dini figürlerinin baskısı altında, yeni Suudi hükümeti, insanların abartılı bir saygı kaynağı haline getireceği korkusuyla evi (ve diğer önemli tarihi yerleri) yerle bir etmişti.

Ancak dönemin Mekke Belediye Başkanı Şeyh Abbas Yusuf Kattan bu gelişmeler karşısında paniğe kapıldı. Sitenin kontrolünü ele geçirmek için yasal bir belge almayı başardı ve 1953'te evin temellerinin üzerine küçük bir kütüphane kurdu.

 

Mekke kütüphanesinin tarihi fotoğrafı

Kütüphane, ana cephesi batıda Mescid-i Haram'a bakan, dikdörtgen planlı iki küçük kattan oluşmaktadır. Geniş bir el yazması koleksiyonuna ve pek çok nadir yerel, Arap ve İslami gazete ve süreli yayına ev sahipliği yapmaktadır.

 

İç mekan fotoğrafları:

Kütüphane içi (1) – Fotoğraf: 3DMmekanlar.co

 

 

 

Kütüphane içi (2 adet) – Fotoğraf: 3DMmekanlar.comKütüphane içi (3 adet) – Fotoğraf: 3DMmekanlar.comKütüphane içi (4 adet) – Fotoğraf: 3DMmekanlar.com


Kaynaklar:  

Son Peygamber Muhammed – Seyyid Abul Hasan Ali Nadwi, Ay Yarıldığında

– Safiur Rahman Mubarakpuri, Muhammed'in hayatı

– Tahia Al Ismail, Muslimaccess.com . 

Islamicportal.co.uk,

Hazreti Muhammed (PBUH) zamanında Mekke

– BinImad Al-Ateeqi

https://www.islamiclandmarks.com/makkah-other/birthplace-of-the-prophet-saw

 

 

https://www.islamiclandmarks.com/makkah-other/birthplace-of-the-prophet-saw  

https://www.rizqankareem.com/prophets-tribe-ahlal-bayt-family--righteous-successors/origin-of-banu-hashim-and-history-of-the-leadership-in-makkah

SÜT ANNESİNDE KALDIĞI EV

BENİ SAAD

Peygamber efendimiz (s.a.v)’min Süt Annesi Hz. Halime Validemizin Beni Seleme Yurdundaki Evinin bulunduğu yer.

Cebrail ( a.s.) Peygamberimizin kalbini bu evin yakınlarında kuzuları otlatırken bir ağacın gölgesinde tefekkür ederken zemzem ile yıkamıştır.

 

Ben-i  Sa´d - Hz.Halime Es-Sa´di´nin (r.a.) Memleketi 

Hz Peygamber´in (s.a.v.) çocukluğunu geçirdiği ,  sut annesi Halime es-Sa´di´nin(ra) memleketi olan Ben-i  Sa´d Yurdu, Taif sehrinin guney dogusunda, Taife 75, Mekkeye 180 km mesafede, yüksek rakımlı (1850 metre) bir plato üzerinde bulunmaktadır

 Yeni doğan çocuklarını sütannelerine vermek, Kureyş ve diğer Arap eşrafının âdetleri idi. Bu da; kadınların kocalarıyla daha rahat meşgul olmalarını ve çocukların da kırda yaşayan Araplar içinde, özellikle havasının güzelliği, rutubetinin azlığı ve suyunun tatlılığı ile tanınan yerlerde yaşayan şerefli kabileler arasında sağlam vücutlu, sıkı etli, cesaretli yetişmelerini ve düzgün ve pürüzsüz konuşmayı öğrenmelerini sağlamak içindi.

Umumiyetle Araplar için tek lügat vardı. Benî Sa´d b. Bekr´lerin ise lügatları yedi idi. Benî Sa´d b. Bekr b. Hevazin´ler; Arap kabileleri içinde, dil bakımından en fesahatli olanı, en açık, en düzgün ve en pürüzsüz konuşanı idi.  Benî Sa´d b. Bekr kabilesi; Arap kabileleri arasında cömertlikleri ve şereflilikleri ile de tanınmış bir kabile idi. Mekke çevresinde ve Harem içinde oturan kabilelerden sütannesi olanlar, her yıl, iki kez, yaz ve güz mevsimlerinde Mekke´ye gelerek, yeni doğan çocukları-ücretle emzirmek üzere-alıp yurtlarına götürürlerdi.  Peygamberimiz (a.s.)ı; Süveybe Hatundan sonra, Benî Sa´d b. Bekrkabilesinden sütannesi Halime Hatun götürüp emzirdi.

 Halime Hatun; Kays b. Aylan´lardan Ebu Züeyb Abdullah b. Hâris´in kızı  ve Sa´d b. Bekr b. Hevazin´lerden Haris b. Abduluzza´nın da zevcesi idi.

 Peygamberimiz (a.s.)ın bu sütanne ve babadan kardeşleri de, Abdullah b. Haris, Üneyse binti Haris ve Şeyma binti Haris idi. Halime Hatun; yanında, kocası ve memedeki küçük oğlu ve Benî Sa´d b. Bekr kadınlarından dal on kadın olduğu halde, emdirilecek oğlan çocuğu arayıp bulmak üzere, yurtlarından yola çıktılar. Mekke´ye geldiler.

 Halime Hatun der ki:

 "İçinde bulunduğumuz kuraklık ve kıtlık yılında, hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Ben, kır merkebimin üzerinde idim. Yanımızda yaşlı bir devemiz de bulunuyordu.

 Vallahi, o bize bir damla bile süt vermiyordu. Fakat, biz, bir yağmura kavuşmayı, darlıktan kurtulmayı umup duruyorduk. Üzerinde bulunduğum arık ve zayıf merkebimin yürüyüşünün ağırlığı, arkadaşların canını sıkacak dereceye varmıştı.

Nihayet, Mekke´ye varıp, emzirilecek oğlan çocukları aramaya başladık. İçimizde hiçbir kadın yoktu ki, o ona arz ve teklif edilsin de, ´Yetimdir!´ denilince onu almaktan kaçınmış olmasın!

 Çünkü, bizler, emzireceğimiz çocuğun babasından bahşişe kavuşmayı umuyor, ve onun [Peygamber (a.s.)’ın] hakkında da: ´Yetimdir. Annesi ve dedesi, bize ne ihsan yapabilecek?´ diyorduk.

 Bunun için, hepimiz, onu emzirmek üzere almak istememiştik. Benimle gelmiş olan kadınlardan, emzirilecek çocuk almayan, benden başka, kalmamıştı. O sırada, Abdulmuttalib, Peygamberimiz (a.s.) için sütannesi arayıp duruyordu.

 Halime Hatun der ki:

 "Abdulmuttalib, benimle karşılaşınca: ´Sen, kimsin?´ diye sordu. ´Ben, Benî Sa´d´lardan bir kadınım!´ dedim. ´İsmin nedir?´ diye sordu. ´Halime´ dedim. Abdulmuttalib gülümsedi:

 ´Ne güzel! Ne güzel! Sa´d ve hilm iki güzel haslettir ki, dünyanın hayrı da, ebediyetin izzet ve şerefi de bunlardadır. Ey Halime! Benim yanımda yetim bir çocuk vardır ki, onu Benî Sa´d kadınlarına teklif ettim.

 ´Biz, götüreceğimiz çocuklardan yararlanmayı, onların babalarından ikram görmeyi umuyoruz´ diyerek, almaya yanaşmadılar. Onu emzirmeyi, sen üzerine alır mısın?

 Belki onun yüzünden saadete, mutluluğa erersin´ dedi. Ben de: ´Bana biraz müsaade et de, kocama bir danışayım´ dedim. Hemen, kocamın yanına dönüp durumu ona haber verdim  ve: ´Mekke´de, bu yetim çocuktan başka, emzirilecek çocuk yoktur! O çocuğu almamızı uygun görür müsün?

 Ben yurdumuza eli boş dönmemizi hoş bulmuyorum. Vallahi, ben, arkadaşlarım arasında, emzirilecek bir çocuk almadan geri dönmeyi istemiyorum. Vallahi, o yetime gideceğim. Ben de onu alacağım!´ dedim. Kocam:

 ´Bunu yapmanda bir sakınca yok. Belki, Allah onun yüzünden bereket ve bolluk ihsan eder. Ey Halime! Git, al onu!´dedi. Döndüğüm zaman, Abdulmuttalib´i oturmuş, beni bekliyor bir halde buldum.

 Kendisine: ´Haydi, çocuğu getir!´ deyince, yüzünde sevinç belirdi ve beni hemen Âmine´nin evine götürdü. Âmine, bana ´Hoş geldin! Safa geldin!´ dedi. Beni Muhammed (a.s.)’ın bulunduğu odaya koydu.

 Odaya girdiğim zaman, o, sütten daha ak bir yün kumaşa sarılmış, kendisinin altına da yeşil ipekten bir sergi serilmişti. Sırtüstü yatırılmış, mışıl mışıl uyuyor, kendisinden misk kokusu geliyordu!

 Sevimliliğine ve yüzünün güzelliğine hayran oldum. Kendisini uykudan uyandırmaya kıyamadım. Ellerimi göğsünün üstüne yavaşça koyduğum zaman, gülümsedi ve bana bakmak için gözlerini açtı. Hemen, iki gözünün arasından öptüm ve kucağıma aldım. "

 Hz. Âmine: "Bana, üç gece: ´Oğlunu, Benî Sa´d b. Bekr´lerde Ebu´z-Züeyb ailesi içinde emzireceksin!´ denildi" dedi.

 Halime Hatun: "İşte, bu kucağımdaki çocuğun sütbabası Ebu´z-Züeyb´dir. O benim babamdır" dedi.

 Hz. Âmine gerek hamilelik, gerek doğum sırasında gördüklerini haber verip "Oğlumu iyi koru!" diyerek Halime Hatuna sıkı sıkı tenbihatta bulundu.

 Halime Hatunun içi son derecede ferahladı, işittiği şeyler kendisini sevindirdi.

Halime Hatun, hatıralarını anlatmaya devamla derki: "Ben onu, ancak başkasını bulamadığım için almıştım. Binitimin ve yolculuk eşyalarımın yanına döndüğüm ve kucağıma alıp emzirmek istediğim zaman, ona, memelerimden, dilediği kadar süt geldi!

 O da, onunla birlikte sütkardeşi de, kanasıya emdiler ve uyudular. Halbuki, bundan önce, bizim çocuk, kendisiyle birlikte bizi de hiç uyutmamıştı.

 Kocam, kalkıp o yaşlı ve sütsüz devemizin yanına vardığı zaman, onun da memelerinin sütle dolu olduğunu gördü .Kendisi, ondan, içeceği kadar süt sağıp içti. Kendisiyle birlikte, ben de içtim.

 Her ikimiz de süte kandık ve doyduk! Bambaşka ve hayırlı bir gece geçirdik. Sabaha çıktığımız zaman, kocam, bana: Vallahi, ey Halime! İyi bil ki, sen mübarek bir çocuk almış bulunuyorsun, dedi. ´Vallahi, ben de böyle olmasını umuyor ve diliyordum, dedim. Sonra, hayvanıma bindim. Çocuğu da kucağıma aldım."

 Haris ise yaşlı devesinin üzerine bindi; Sirer vadisinde yol arkadaşlarına yetiştiler. "Kadınlar´  Ey Halime! Ne yaptın´ diye sordular. ´Vallahi, hayır ve bereketi en büyük olan bir çocuğu görüp aldım.´

 ´Yoksa, o kucağındaki, Abdulmuttalib´in oğlu [torunu] mu?´ dediler. ´Evet!´ dedim. Kadınlarımızdan bazılarının kıskandıklarını gördüm. Vallahi, benim merkebim öyle hızlı gidiyordu ki, hepsinin önüne geçti.

 Kafiledekilerin merkeplerinden hiçbirisi ona yetişemediler. Nihayet, kadın arkadaşlarım, bana: ´Ey Ebu Züeyb´in kızı! Yazıklar olsun sana! Biraz durup bizi beklesene? Gelirken üzerine binmiş olduğun merkep bu değil miydi?´ diyerek sesleniyorlar; ben de onlara:

 ´Evet! Vallahi, işte o merkeptir´ diyordum. Şaşırıyorlar ve: ´Vallahi, buna şaşılacak bir şey olmuş!´ diyorlardı. Nihayet, Benî Sa´d yurtlarındaki evlerimize geldik.

 Ben; Allah´ın yarattığı yerlerden, Benî  Sa´d yurdundan daha kurak bir yer bulunduğunu bilmiyorum. Fakat, çocuğu yanımıza getirdiğimizden beri, davarlarımız akşamları karınları tok ve memeleri sütlü olarak dönüyor ve biz de onlardan süt sağıp içiyorduk.

 Halbuki, hiç kimse, davarlarından sağıp içecek bir damla süt bulamıyordu. Hatta, kavmimizden, çevremizde bulunanlar, çobanlarına:

 ´Yazıklar olsun size! Ebu Züeyb´in kızının çobanı nerede yayıyor, otlatıyorsa, siz de onunla birlikte yaysanız ya´ diyerek çıkışmakta idiler.

 Fakat, onların davarları akşamları karınları aç, memelerinde bir damla bile süt sızmaz bir halde dönerlerken, bizim davarların karınları tok, memeleri sütle dolu olarak dönerlerdi! Yüce Allah, bize, onun [Peygamberimiz (a.s.)’ın] yüzünden hayır ve bereketi arttırdı durdu. Onun büyüyüp yetişmesi de başka çocuklara benzemiyordu."

  Peygamberimiz (a.s.), daima, sütannesinin memesinden birisini emmekle yetinip diğerini emmekten kaçınır; onu, süt ortağı, sütkardeşi Abdullah´a bırakırdı.

 Başka çocukların bir aydaki büyümelerini o bir günde büyüyor, başka çocukların bir yıldaki büyümelerini o bir ayda büyüyordu!

 Peygamberimiz (a.s.); daha iki aylık iken, her tarafa yuvarlanmaya çalışıyordu.

 Üç aylık olunca, ayağa kalkıp tay duruyordu!

 Dört aylık olunca, duvara tutunup yürüyordu!

 Beş aylık olunca, bir yere tutunmadan yürüyebiliyordu!

 Altı ayı tamamlayınca, yürümeyi hızlandırmıştı.

Yedi aylık iken, konuşuyor, her tarafa gidip geliyordu.

 Sekiz aylık iken, konuşuyor, konuşulanı anlıyordu.

 Dokuz aylık iken, açık ve düzgün konuşmaya başlamıştı.

On aylık iken, çocuklarla ok atıyordu.

 Peygamberimiz (a.s.)ın Göğsünün Melekler Tarafından Yarılışı ve Tartılışı:

Sütannesi Halime Hatun yemin ederek der ki:"...[Muhammed (a.s.)], sütkardeşi [Abdullah] ile birlikte evlerimizin arkasında küçük kuzularımızın yanında bulundukları sırada, sütkardeşi telaş ve heyecanla koşarak bize geldi. Bana ve babasına:

 ´Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, o Kureyşî  kardeşimi tutup yere yatırdılar, kendisinin karnını yardılar! Şimdi, onun içini karıştırıyorlar´ dedi. Ben ve babası, hemen ona doğru vardık.

 Kendisini, ayakta ve yüzü sararmış bir halde bulduk. Ben, hemen tutup onu bağrıma bastım. Babası da bağrına bastı. ´Sana ne oldu yavrucuğum?´ diye sorduk. ´Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam gelip beni yatırdılar, karnımı yardılar. Karnımda, bilemediğim bir şey aradılar, dedi.

 Birlikte, çadırımıza döndük. Sütbabası Haris: ´Ey Halime! Ben, bu çocuğun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum! Sen, başına bir felaket gelmeden önce, onu hemen ailesine götürüp teslim et!´ dedi."

 Bu hadise, bazı kaynaklara göre, Peygamberimiz (a.s.)  dört-beş yaşlarında bulunduğu sırada vuku bulmuştur.

 Peygamberimiz (a.s.) da bu hususta şu açıklamada bulunmuşlardır

 "Ben, Sa´d b. Bekrler´de emzirilip büyütüldüm. O sıralarda, sütkardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kendimize ait küçük kuzuları yayıyor, otlatıyorduk. Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, içi kar dolu, altından bir leğen ile yanıma geldi. Beni tutup karnımı yardılar.

 Kalbimi çıkardılar. Onu da yardılar. Kalbimin içinden, kara, pıhtılaşmış bir kan parçası çıkarıp attılar. Sonra, kalbimi, karnımı, o karla iyice yıkayıp temizlediler.

 Sonra da, onlardan birisi, arkadaşına: ´Onu, ümmetinden on kişi ile tart!´ dedi. Beni onlarla tarttı. Ben onlardan ağır geldim.

 ´Onu ümmetinden yüz kişi ile tart!´ dedi. Beni onlarla tarttı. Ben yine onlardan ağır geldim. ´Onu ümmetinden bin kişi ile tart!´ dedi. Beni onlarla tarttı. Ben onlardan da ağır geldim.

 Bunun üzerine: ´Artık onu tartmayı bırak! Vallahi, onu bütün ümmeti ile tartacak olsan, yine de o ağır gelir´ dedi."

 

 Halime Hatun der ki: "Sütoğlumu annesine götürdüğümüz zaman: ´Onu ne diye getirdin ey sütannesi? Halbuki, yanında kalması için ne kadar ısrar etmiş durmuştun?´ dedi.

 ´Allah oğlumu büyüttü. Ben artık üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş bulunuyorum. Doğrusu, kendisinin başına bir şeyler gelmesinden de korktum. Şimdi, onu, istediğin gibi, sana teslim ediyorum´ dedim.

 ´Sen bu halde değildin. Bana doğrusunu haber ver?´ dedi. Kendisine her şeyi haber vermedikçe beni bırakmadı, ve: ´Yoksa, sen ona şeytanın musallat olduğundan mı korktun?´ dedi.

 ´Evet´ dedim. ´Hayır! Vallahi, şeytan için, ona musallat olmaya, sataşmaya asla yol yoktur. Hiç şüphesiz, benim oğlum için büyük bir hal ve şan vardır. Ben sana onun haberini bildireyim mi?´ dedi.

 ´Evet! Bildir, dedim. ´Ben ona hamile olduğum zaman, Şam topraklarından Busra´nın köşklerini bana aydınlatıp gösteren bir nurun benden çıktığını gördüm.

 Ona hamileliğimde de, vallahi, bana hamilelikten daha hafif, daha kolay gelen bir şey görmedim. Doğurduğum zaman, o, başka çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip, ellerini yere dayamış, başını semaya kaldırmış olarak doğmuştur.

Şimdi, sen onu bana bırakıp doğruca yurduna gidebilirsin artık´ dedi."

 Peygamberimiz (a.s.)’ın Halime Hatuna Sevgi ve Saygısı:

Peygamberimiz (a.s.), Halime Hatunu gördükçe: "Benim annem, annem! Benim annem!" der, kendisine candan sevgi ve saygı gösterir, omuz atkısını yere serip onu oturtur,  bir dileği varsa hemen yerine getirirdi.

 Halime Hatun, bir gün, Peygamberimiz (a.s.)’ı görmek için Mekke´ye gelmişti. Peygamberimiz (a.s.), o zaman, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu. Halime Hatun’u konukladılar ve ağırladılar.

 Halime Hatun; yurtlarında hüküm süren kuraklık ve kıtlıktan, hayvanlarının kırıldığından dert yandı. Peygamberimiz (a.s.), bu hususta Hz. Hatice ile konuştu. Hz. Hatice, ona kırk koyun ile, binmek ve yüklerini taşımak üzere, bir de deve verdi.

 Peygamberimiz (a.s.); Mekke´nin fethinde Ebtah mevkiinde bulunduğu sırada, Halime Hatunun kız kardeşi, görümcesi (kocasının kız kardeşi) ile birlikte, Peygamberimiz (a.s.)’ı ziyaret ve bir dağarcık içinde keş peyniri (çökelek) ve yoğurt kurusu ile eritilmiş yağ hediye etmişti. Peygamberimiz (a.s.), ona hemen Halime Hatunu sordu. Vefat etmiş olduğu söylenince, Peygamberimiz (a.s.)’ın gözleri yaşla doldu.

 Onun, geride kimlerinin kaldığını da sorup bilgi aldı. Bu sütannenin kardeşine elbise giydirilmesini, bir deveye bindirilmesini, kendisine ayrıca 200 dirhem gümüş para da verilmesini emretti.

 Kadıncağız sevinerek yurduna dönerken: "Sen, küçük iken de, büyüdükten sonra da ne güzel kefil olunansın, bakılansın!" demekte idi.

 Hevazin temsilcileri içinde Medine´ye gelen ve Peygamberimiz (a.s.)’e sütannesi dolayısıyla amca düşen Ebu Servan da:

 "Yâ Rasûlallah! Biz seni süt emer olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı süt emenini görmedik! Biz seni sütten kesilmiş olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı sütten kesilenini görmedik! Biz seni genç iken de gördük. Fakat senden daha hayırlı genç görmedik!" demiştir.

Kaynak:  Rahmetli M. Asım Köksal , İslam Tarihi adli eserinde, Sütannesi Halime Hatunun Peygamberimiz (a.s.)’ı  Emzirişi ve Büyütüşü ile ilgili bölüm :

 

 

***

Resulüllah (s.a.v.) Hazretleri’nin süt annesi olan Halime Hatun şöyle anlatır: Beni Sa’d kabilesinden bazı hanımlar ile beraber küçük çocukları alıp emzirmek, süt annelik yapmak için Mekke-i Mükerreme’ye geldim. Benimle gelen hanımların hepsine Resulüllah (s.a.v.) Hazretleri’ni emzirmeleri söylendi. “Yetimdir”, diye kimse emzirmek istemedi. Her biri bir oğlan bulup aldılar. Ben de Resulüllah’tan başkasını bulamadım. Zevcime; “Bizimle gelen hanımların her biri bir çocuk bulup aldı. Benim çocuk bulmadan dönmem zoruma gider”, dedim ve Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) almaya karar verdim.


Mübarek vücudunu yeşil bir ipeğe sarmışlar, üstüne de sütten beyaz ve misk rayihalı beyaz bir yün örtmüşlerdi. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) mübarek arkası üstüne yatırmışlardı. Uyuyordu. Cemal-i şerifine baktım, uyandırmaya kıyamadım. Yavaş yavaş yanına vardım. Elimi göğsünün üstüne koydum. Mübarek gözlerini açıp yüzüme baktı, güldü ve gözlerinden çıkan nurun ta göklere eriştiğini gördüm. Onu, iki gözlerinin arasından öptüm ve sağ mememi verdim, aldı ve istediği kadar emdi. Sonra sol mememi verdim, almadı. Ondan sonra daima bu şekilde yaptı. Sağ taraftan emdi, hiç sol taraftan emmedi.


Bazı ulema bunu şöyle izah ettiler: Sol memenin sahibi Halime’nin kendi oğlu idi. Allah Teâlâ bunu ona bildirmişti. Onun için adalet edip kendi sağ memeden ve sütkardeşi sol memeden emmişlerdi.
Sonra Halime Hatun dedi ki: “Bir dişi devemiz vardı, oğlumuza gıda olacak kadar süt vermez idi. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) evimize getirdiğimiz zaman, zevcem deveyi sağmaya gitti. Gördü ki devenin memeleri dopdolu süt olmuş. Onu sağıp sütünü getirdi. Ondan içtik. Bu olanlar üzerine zevcim, “Ya Halime, aldığın yetimin ayakları mübarek imiş. Gelir gelmez bereketi zahir oldu ve gecemiz bir başka oldu.’ dedi.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v) süt annesi Hz. Halime'nin evi nerededir?

Mekkeli aileler yeni doğan çocuklarını, çölün sağlıklı havasında büyümeleri ve fasih Arapça'yı öğrenmeleri için bedevî kabilelerden bir sütanneye verirlerdi. Hevâzin kabilesinin Sa'd b. Bekir koluna mensup olan Halîme, bir kıtlık yılında kabilesinden bazı kadınlarla birlikte Mekke’ye gittiğinde zengin bir aile çocuğu bulamadı; yetim olması sebebiyle Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i almakta tereddüt gösterdiyse de boş dönmemek için ona sütanneliği yapmayı kabul etti. Halîme ve ailesinin Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yanlarına aldıktan sonra bolluk ve berekete kavuşmaları başta olmak üzere, bu esnada şakk-ı sadr (göğsünün açılıp kalbinin yıkanması) gibi bazı fevkalâde olaylar meydana gelmişti. Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sütannesinin yanında beş yaşına kadar kaldı. Halîme bi'setten sonra ve Mekke’nin fethinden önce İslâmiyet’i kabul ederek vefat etti. Ölüm tarihi bilinmeyen Halîme'nin kabrinin Cennetü’l-Baki'da olduğuna dair geç döneme ait eserlerde bilgi vardır. Ama diğer önemli şahsiyetlerin olduğu gibi onun için de bir makamın yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sütannesi Halime es-Sa'diyye'nin köyü Züveybât adıyla Benî Sa'd vadisindedir. Halîme'nin evi taşlarla çevrili bir alan olarak korunmaktadır. Burada Hz. Halîme'ye nisbet edilen mescid 1985’e kadar ayaktaydı.

Kaynak: Diyanet Kutsal Topraklar Rehberi

 

https://www.islamveihsan.com/hz-halimenin-evi-nerededir.html#:~:text=Peygamber%20%2Dsall%C3%A2ll%C3%A2hu%20aleyhi%20ve%20sellem,mescid%201985'e%20kadar%20ayaktayd%C4%B1.

EVLENDİKTEN SONRA KALDIĞI HZ HATİCE'NİN EVİ

 

Hatice'nin Evi (RA)

Anlatılan Ebu Hureyre: Cibril (Cebrail), Peygamber'e (selam ve bereket onun üzerine olsun) geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resulü! Bu, et çorbası (veya biraz yiyecek veya içecek) içeren bir yemekle size gelen Hatice'dir. Yanına vardığında, Rabbi adına ve benim adıma ona selâm ver ve onu cennette kasaptan yapılmış, içinde gürültü ve zahmet olmayan bir köşkle müjdele. sorun vb.)”  [Buhari]

Hatice'nin (ra) evi de Banu Haşim semtinde, Peygamber (SAV)'in doğduğu evin yakınındaydı.

" data-medium-file="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg?w=300" data-large-file="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg?w=474" src="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg?w=300&h=188" alt="Khadjia'nın evinin eskiden nerede olduğuna dair çok kaba bir tahmin" width="300" height="188" srcset="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg?w=300&h=188 300w, https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg?w=150&h=94 150w, https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house_of_khadija_ra.jpg 525w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />
Khadjia'nın evinin eskiden nerede olduğuna dair çok kaba bir tahmin

 

 

 

 

 

 

Peygamber (sav) evlendikten sonra ve Hicret'e kadar yetişkinlik hayatının çoğunu burada geçirdi. Peygamber (s.a.v.)'e ilk vahiylerin geldiği yer burasıdır. Çocuklarının çoğu burada doğdu. Kureyş'in zulmü altında Mekke'de yaşarken en zor yıllarından bazılarını burada geçirdi. Ali'yi (ra) mübarek yatağında bırakarak önemli hicretine başladığı yer burasıydı.

" data-medium-file="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg?w=289" data-large-file="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg?w=474" src="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg?w=289&h=300" alt="Hatice Evi 1920" width="289" height="300" srcset="https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg?w=289&h=300 289w, https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg?w=144&h=150 144w, https://drjash.files.wordpress.com/2014/05/house-of-khadija-1920.jpg 489w" sizes="(max-width: 289px) 100vw, 289px" />
Hatice Evi 1920

Oradaki ev, mevcut Camii'nin genişletilmesi için yer açmak için yıkıldı. 1989 yılında evin büyüklüğünü ortaya çıkarmak için bölgede bir kazı yapıldı. Kazılardan bazı resimler aşağıda bulunabilir (çoğunlukla google'dan alınmıştır):

kazılar 1kazılar 2beyt-el-sayyida-al-hadija

Evin 5 kilit alanı olduğu bildirildi. 1. alan misafir alanı / veya artık bildiğimiz şekliyle kabul odasıydı. 2. bölge ise çocuk bölümü ve Fatima'nın (RA) doğduğu yerdi. 3. bölge Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in namaz kıldığı mescit, 4. bölge ise Hatice'nin (ra) mübarek odasıdır. 5. bölge koridorlar ve sirkülasyon alanını oluşturdu.

Hatice Evi Planı

Evin tam olarak nerede oturduğu artık net olarak bilinmemekle birlikte, Merve kapılarının arkasında mevcut abdest alanlarının olduğu yere yakındı.

Aşağıda Dr. Ahmed Zeki Yemeni'nin bir konferansı var ve burada Hatice'nin Evi'nin önemini ve sitenin kazısına katılımını açıklıyor.

Yetkililer en azından eski evin bulunduğu yere bir plaket koysalardı, böylece insanlar en azından onun nerede olduğunu ve İslam'ın bazı erken dönem olaylarının nerede geliştiğini görebilseydi iyi olurdu.

Eyüp Sabri Paşa, Mirat’ül Haremeyn adlı kitabında, “İnsanlar Kâbe’den sonra dua etmek için en çok buraya gelirlerdi” diyor.

Hz. Hatice annemizin ( Allah Ondan ve hepsinden razı olsun ) ile birlikte yaşadığı evin yeri Peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselam Hz. Hatice Validemiz ile evlenerek onun evine yerleşmiştir ve hicret edinceye kadar orada yaşamıştır.

Bu yeni evinde Medine’ye hicret edinceye kadar hayatını sürdürmüş, Nur dağında aldığı kutlu emanet’in ilk heyecanını, annemiz Hz. Hatice’nin kollarında bu yeni evinde atmaya çalışmış,

Müddessir suresinin “ ey örtüsüne bürünüp yatan!..” ayeti nazil olduğunda bu evin odasında yatıp bürünmüş, hüzün yılında eşini kaybedince bu evin çatısı başına çöker gibi olmuş, hicret edip gideceği gece yeğeni Hz. Ali bu evde O’nun nurlandırdığı yatakta yatmış, İslam’ın nuru bütün dünyaya buradan yayılmaya başlamıştır..

Bu evin yeri Merve kapısından dışarıya berberlerin sıkça bulunduğu alana doğru on – on beş adım kadar önünüzde zamanında Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.s.) mübarek evleri bulunmaktaydı. 1950 yılına kadar Kız Okulu olarak kullanılan bu ev ilk Harem genişletme çalışmalarında yıkılarak Harem’in sınırlarına dahil edilmiştir

İşte buradan çıkışta Hz. Hatice ile evlilik sonrası yaşadıkları mübarek mekâna bulunduğu alana girmiş olursunuz… Üç odalı saadet yuvasının eski halinden hiçbir kalıntı yok.

Bu kerpiç evin sol odasında Hz. Fatıma dünyaya gelmişti, sağ odası defalarca vahyin geldiği bir mekândı.

***

DOĞDUĞU EVE TEKRAR GELMESİ

 

Efendimiz sütannesi olan Halime tarafından annesi Hz. Amine’ye teslim edildiği vakit dört yaşını bitirerek beş yaşına ayak basmıştı. Takvim yaprakları ise Miladi 575 tarihini gösteriyordu.

Hz. Amine biricik oğluna kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Peygamberimiz (a.s.v.) annesi ile beraber yaşamanın heyecanı ve güzelliğini yaşıyordu. Bununla birlikte yaşından beklenmeyecek kadar olgun davranışlarıyla dikkat çekiyordu.

Peygamberimizin Annesiyle Geçen Yılları

Hz. Peygamberimiz (s.a.v) süt annesi Halime‘nin yanındayken gösterdiği güzel davranışları annesinin yanında da devam ettirmiştir. Peygamberimizin Annesi ondan ne kötü bir söz duymamış ne de onun hakkında bir şikayet almamıştır. Her zaman temiz, düzenli ve derli toplu bir çocuk olmuştur.

Sevgili Peygamberimiz hem Annesine hem çevresindeki insanlara her zaman yardım etmekten büyük keyif alıyordu. O hem yardımsever hem hürmetkardı. Arkadaşlarına yardımım etmekten zevk alırdı. Bu nedenle arkadaşları da onu çokça sever, sayar ve onunla gezip dolaşmaya adeta can atarlardı. Allah peygamberlik vazifesi vereceği Resulünü, en güzel bir şekilde büyütüyor ve en mükemmel surette terbiye ediyordu.

Bir vakit Peygamberimizin Annesi ona akrabalarını tanıtmak ve babasının kabrini ziyaret etmek için Peygamberimizi (s.a.v) Medine’ye götürmek istediğini ifade etti. Hz. Peygamberimiz (s.a.v) ise annesinin bu isteğini severek kabul etti. Bu ziyarette Peygamberimiz dayıları Neccaroğulları kabilesini de yakından görmüş ve tanımış olacaktı.

Peygamberimizin Annesiyle Yolculuğu

Bu yol çok uzun çok zorlu olduğu için iyi bir hazırlık yaptılar. Hazırlıklar bittiği bir zamanda, Medine tarafına gidecek bir kervanın hareket etmek üzere olduğu haberi ulaştı. Peygamberimiz (s.a.v), Peygamberimizin Annesi Amine ve emektar bakıcısı olan Ümmü Eymen üçlüsünden oluşan kafile bu kervana katıldı. Hem Abdulmuttalib başta olmak üzere akrabalar onları yolcu etmeye gelmişlerdi.

Mekke ile Medine arası kervanla 13-14 günlük bir zaman alıyordu. Yolculuk uzun, yorucu ve bazı tehlikeleri beraberinde taşıyordu. Kervan bu nedenle dikkatli bir şekilde yoluna devam ediyordu. Kervan bazen çölden, bazen taşlık araziden ve kayalıklardan, bazen de yeşil alanlardan geçiyorlardı.

Öyle ki gündüzleri kavurucu sıcak olurken, geceler ise çok soğuk geçiyordu. Yolculuk sırasında çöl fırtınaları, çölün kumlarını gözlere ve ağızlara savuruyordu. Sevgili Peygamberimizin İki hafta süren bu zorlu yolculukta en küçük bir şikayeti olmamıştı. Kervanda her kim varsa sevgisini ve takdirini kazanmıştı

Peygamberimiz ve yanındakiler Medine’ye geldiklerinde büyük bir sevgiyle karşılandılar. Neccaroğulları da misafirlerini çok iyi bir şekilde karşıladı ve ağırladı. Peygamberimiz babasının olduğu mezar kaldıkları evin avlusunda bulunuyordu.

Peygamberimiz hiç görmediği babasının kabri başına gelince hüzünlendi. Belki de yetimliğin acısını bu kadar içten hiç hissetmişti. Peygamberimiz burada kaldıkları zarfında annesini hiç üzmemiş ve herkesin gözdesi olmuştur. Büyükleriyle ve küçükleri ile ilişkilerinde, onlarla konuşmalarında, şakalaşmalarında ve davranışında ayrı bir güzellik ve incelik bulunuyordu.

Peygamberimiz (s.a.v), Medine’de iken kaldıkları evin yakınlarında bulunan bir havuzda yüzmeyi de öğrendi. Peygamberimiz yıllar sonra Medine’ye hicret ettiği zaman kaldığı bu evi ve çocukluk hatıraları gözünde canlanarak şunları söylemiştir: “Çocukluğumda şu köşkün çevresinde iken Yesribli çocuklarla oyunlar oynardım. Dayılarımın çocuklarından bazıları da yanımda idi. Annemle birlikte şurada misafir olmuştuk. Babamın kabri de bu evin avlusundaydı. Ben o vakitler buradaki bir havuzda yüzmeyi de öğrenmiştim.”

Burada kaldıkları zaman içerisinde Peygamberimiz dadısı ile beraber kapı önünde iken oradan geçmekte olan iki yahudi alimi onları görünce dikkatlerini çekti. Hemen onlara yaklaşarak bu çocuk kimdir dediler. Ümmü eymen başlarda çekinse de onlar sözleriyle güven verince onun ismi Ahmed’dir dedi. İyice şaşıran bu alimler hemen sırtında bulunan mühre baktılar ve onun peygamberliğini teyit ettiler.

Hz. Amine’nin Vefatı

Peygamberimiz (s.a.v), Peygamberimizin Annesi ve Ümmü Eymen’le gerçekleştirdiği Medine ziyareti yaklaşık bir ay sürdü. Mekke’ye dönerken Ebva köyüne geldikleri zaman Hz. Amine hastalandı. Yakın bir gölgelikte konaklayarak çareler aramaya başladılar.

 

Hz. Amine anneydi ve biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu. Hastalığının ağır olduğu hissini uyandırmamak için durumunu soran oğluna “İyiyim canım oğlum, bir şeyim yok” diye cevap verdi. Durumu ağırlaşıyor ve artık konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir vakit “Su” dediği işitildi. Bunu işiten Hz. Peygamber yaydan fırlayan ok hızıyla annesine suyu yetiştirdi.

Hz. Amine o suyu içti ve ciğerparesinin yumuşacık ellerinden tuttu. Şefkatle onu okşadı. Belki de hastalığından daha çok onu düşünüyordu. Hz. Amine bu ağır hastalıktan kurtulamayacağını anlamıştı. Yavrusunun yüzüne ayrılığın verdiği duygu ile baktı. Ellerini tuutu ve doya doya kokladı. Sonra ona “Allah seni aziz kılsın. Şayet rüyamda gördüklerim doğruysa, sen yüce Allah tarafından Adem oğullarına helal ve haramı anlatmak üzere bir peygamber olarak gönderileceksin. Sen ceddin İbrâhim`in dinini tamamlamak için gönderileceksin.” dedi

Daha sonra oğluna muhabbetle baktı ve şunları söyledi “Ah benim sevgili yavrum! Unutma ki her hayat sahibi, her canlı ölecek! Her yeni eskiyecek! Ben de öleceğim! Ne mutlu bana ki senin gibi nurlar nuru bir gül goncası bırakarak göçüyorum bu dünyadan!

Peygamberimizin Annesi Nerede Vefat Etmiştir?

Çok geçmeden Peygamberimizin Annesi Hz. Amine 576 tarihinde Ebva köyünde vefat etti. Bu haberi alan Ebva köylüleri gelmişlerdi. Bir taraftan yetim ve öksüz Hz. Muhammed (s.a.v) ile vefalı Ümmü Eymen’i teselli ediyor diğer yandan Hz. Amine’yi toprağa veriyorlardı. Henüz doğmadan evvel babasını kaybeden sevgili Peygamberimiz (s.a.v), annesini de kaybedince öksüz kalmıştı.

Peygamberimizin annesine olan sevgisi çok büyüktü. Böylesine sevdiği annesini de artık ebediyete uğurlamıştı. Hz. Amine’yi Ebva köyüne defnettikten sonra tekrar yola koyuldular. Kervandaki develerden birine binen Ümmü Eymen, sevgili yetimini de önüne oturtup kucakladı

Annesi ile Ebvâ’da vedalaşıp bakıcısı Ümmü Eymen tarafından Mekke’ye getirilen Peygamberimiz (s.a.v), dedesi olan Abdulmuttalib’e teslim edildi. Abdulmuttalib ve akrabaları tarafından büyük bir sevgi ve şefkatle bağırlarına bastılar. Bundan sonra öksüz ve yetim kaldığı için bütün akrabaları Peygamberimizin (s.a.v) üzerine titremişlerdir.

***

Peygamber Efendimizin yaşadığı ev nerede?

Peygamber Efendimizin Doğduğu Evin Yeri, Bugün Mekke Kütüphanesi Olarak Kullanılan Binanın Bulunduğu Yerdir. Harem-İ Şerif'in Kuzeyinde, Yaklaşık 300 Metre Uzaklıktadır.

 

 

Peygamber Efendimizin Medine’de kaldığı ilk ev neresidir?

Allâh Resûlü’nün Medîne’ye hicretiyle İslâm ve Müslü­manlar için yeni bir safha ve târihî bir dönem başlamış oldu.

 

Peygamber Efendimiz, Medîne’de bir mültecî durumunda değildi. Bilâkis O, müstakbel bir dünyânın baş mîmârı, lideri, rehberi, yeni kurulan İslâm Devleti’nin başkanı, velhâsıl her şeyiydi. O’nun Medîne’ye teşrîfiyle İslâm’ın teblîği ve Müslümanların hareket tarzı, büyük bir hamle gücü kazandı.

 

PEYGAMBERİMİZİN MEDİNE’DEKİ İLK İKAMETİ

Allâh Resûlü, “Mescid-i Nebî” yapılıncaya kadar Eyüp Sultan’ın evinde yedi ay misâfir kaldı. Mihmandâr-ı Resûl Eyüp Sultan Hazretlerinin evindeki bu misâfirliğin, asırlar öncesine dayanan uzun bir mâzîsi vardı:

Yedi yüz sene evvel, Medîne’ye (o zamanki ismiyle Yesrib’e) gelen Yemen hükümdarlarından Tübba’ Ebû Kerib, Resûlullâh’ın Mekke’de zuhûr edip Medîne’ye hicret edeceğini Yahûdî âlimlerinden öğrenince, orada bir ev yaptırmıştı. Bir de mektup yazarak altın mühürle mühürledikten sonra Medîne âlimlerinin en büyüğüne vermiş, kendisi erişemezse nesilden nesile emânet edilerek Hazret-i Peygamber’e takdîm edilmesini emretmişti.[1]

Tübba’ daha o zamandan Allâh Resûlü’ne îmân ederek Müslüman olmuştu.[2]

 

MÜBAREK EV

İşte bu ev, babadan evlâda aktarılarak Medîne âlimlerinden birinin neslinden gelen Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd’e (r.a.) intikâl etmişti. Bu mübârek ev, Mescid-i Nebevî’nin doğusunda idi.

Tübba’nın mektubunu ellerinde bulunduranlar, Allâh Resûlü’nün Medîne’ye gelmekte olduğunu öğrenince, mektubu O’na teslîm etmek üzere Süleym kabîlesinden güvenilir bir zât olan Ebû Leylâ’yı gönderdiler. Ebû Leylâ, Mekke yolunda Peygamber Efendimiz’e rastladı. Allâh Resûlü, onu görünce yanına çağırdı ve:

“−Sen Ebû Leylâ mısın?” diye sordu. Ebû Leylâ:

“−Evet!” deyince Resûlullâh:

“−Senin yanında Tübba’ın mektubu var! Getir, ver bana o mektubu!” buyurdu. Ebû Leylâ, Resûlullâh’ı henüz tanımıyordu. Çok şaşırdı ve:

“−Sen kimsin? Ben Sen’in yüzünde sihirbazlık alâmeti görmüyorum. Sen bende mektup olduğunu nasıl bildin?!” dedi. Allâh Resûlü:

“−Ben Muhammed’im! Getir, ver mektubu bana!” buyurdu.

Ebû Leylâ mektubu sakladığı yerden çıkarıp Peygamber Efendimiz’e takdîm etti. Hz. Ebûbekir mektubu okuyunca, Hz. Peygamber üç defâ:

“–Merhabâ sâlih kardeş Tübba’!” buyurdu.

Ebû Leylâ’ya da Medîne’ye dönmesini emretti. Ebû Leylâ, Medîne’ye dönüp, onlara Hz. Peygamber’in gelmekte olduğunu müjdeledi. Medînelilerden her biri, bu müjdesinden dolayı ona ikramda bulundu.[3]

[1] İbn-i Asâkir, III, 334-335; Semhûdî, I, 188-189.

[2] Ahmed, V, 340.

[3] İbn-i Asâkir, III, 335; Aynî, IV, 176.

 

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

 

Peygamber Efendimizin Evleri

Allah Rasûlü (sav) mescidi yaptıktan sonra, mescidin yanına evlerini (hücrelerini) kerpiçle yaptırdı.

Evlerin tavanı hurma gövde ve dallarıyla, etrafı (duvarları) kerpiçle, iç bölümler ise çamurla sıvanmış hurma dalları ve yünden çullarla yapılmıştı.

Bu hücrelere hava geçişini güzelce sağlayacak, giriş ve çıkışı kolaylıkla ve süratle temin edecek kapılar koydu.

Hz. Âişe Annemiz’in evi, Hz. Fâtıma’nın evinin sırasında idi ve kıble tarafına açılan bir kapısı vardı.

İbn Zebâle’nin şu sözleri de bunu teyid eder:

“Hz. Hafsa ile Hz. Âişe’nin evleri arasında bir yol vardı. Her ikisi de evlerinde bulundukları halde, evlerinin yakınlığından dolayı birbirleriyle karşılıklı konuşuyorlardı. Hz. Hafsa’nın evi, Hz. Âişe’nin güneydoğusunda bulunan Âl-i Ömer’in evinin sağında idi. Bu ikisinin evlerinin aşağısında Rasûlullah’ın diğer hanımlarının evleri yer alıyordu. Hz. Fâtıma’nın evinde, babasının evine bakan bir pencere kafesi vardı. Rasûlullah Aleyhisselâm oradan, onun durumuna muttali oluyordu.[1]

Bir diğer kaynakta ise şöyle anlatılır: 

Hz. Peygamber’in evleri dokuz taneydi. Bazıları taş ya da kerpiçle örüldükten sonra çamurla sıvanmıştı. Evlerin tavanları da hurma dallarındandı. Bazıları ise üst üste konulmuş taşlarla yapılmış ve tavanları yine hurma dallarındandı. Her evin bir hücresi (içinde ekstra bir odası) vardı. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın hücresi, ar’ar ağacıyla tutturulmuş kıl örgülüydü.[2]

Evlerin sayısının dokuz olduğunu ve her evde zaruri olarak abdest ile gusûl almak için uygun yerler bulunduğunu biliyoruz. Ayrıca mutfak olarak kullanılacak yemek yapma yeri mevcuttu. Bir de günlük ve yıllık zahire gibi şeyleri saklamak için bitişikte meşrebe adı verilen yeri de unutmamak lazım. Bütün bunların yanında Rasûlullah Aleyhisselâm’ın o temiz ve nezih hanımlarıyla geceleyeceği özel bir yer bulunduğunu ifade etmek gerekir.

Bunlardan başka, Rasûlullah’ın halkla görüşmek için bir yer, silâh ve nakil âletleri depolama yeri, yine Rasûlullah’a veya beytülmale ait malların konulacağı bir yer olması kaçınılmazdır.

Duruma göre kalıcı olarak gelen misafirlerin ağırlanacağı bir yer de vardı.

Ayrıca ileri taraflarda da koyun, sığır, at, eşek ve deve gibi hayvanların barınma ve korunma yerleri vardı.

Mescid-i Nebî müştemilatı dâhilinde Ehl-i Suffe’nin ders göreceği ve barınacağı yer, hastaların yatılı olarak tedavi edileceği yer, savaş ya da başka bir şekilde esir edilenler ve suçlular için bir hapishane, bütün bunların yanında diğer ihtiyaçlar için ayrılan yerleri de ilave etmemiz lazım.

Bütün bu yapıların ve yapı aralarının, bahçelerinin büyüklüğünü ve bu bölümlerin genişliğini daha doğru bir şekilde anlamış oluruz.

Yapı için gerekli olan bu bölümleri, maalesef çok eksik biliyoruz. Dolayısıyla da bazıları zannederler ki Rasûlullah’ın evleri son derece dar ve az sayıda idi! Biz yeminle ifade ederiz ki, Rasûlullah (sav), başlangıçta bu kadarını yapmış olur da, sonra bundan daha genişini nasıl yapamaz? Medine’de hicretten sonra on yıl yaşayıp da savaşlardan, ordular çıkarmak ve etrafa seriyyeler göndermekten başka işlerle uğraşabilseydi, bakınız o zaman daha neler yapardı![3]

Hz. Peygamber’in Medine’deki evi, Mescid-i Nebevî’nin doğu duvarı boyunca sıralanmış 10x7 zira (yaklaşık 5x3.5 metre) ebadında 9 hücreden ibaretti. Temeli taş, duvarları kerpiçten olan ve tavanları elle dokunulabilecek bir yükseklikte olan bu odalar, servi ağacından dikmelerle tutturulmuş bir perde ile ikiye ayrılmıştı. Mâriye Annemiz’in evi ise, Medine’nin Avali denilen doğu kısmında olup, kare plânlı, iki katlı ve bahçeliydi.[4]

Bilindiği gibi Mescidin yanına, kerpiçten, önce iki oda yapıldı ve bu odaların üzerleri de, hurma gövdeleri ve dallarıyla tavanlandı. [5]

Peygamberimiz Aleyhisselâmın daha sonraki zevceleri için de, Hz. Âişe Annemiz’in odasıyla Kıble arasında, Mescidin doğusuna düşen kısmında odalar yapıldı ve yapılan odaların sayısı zamanla dokuzu buldu. [6]

Odalardan dördü kerpiçten, beşi taştandı. [7]

Odalardan bazısı hurma gövdelerinden, Bağdadî tarzında yapılarak üzerleri çamurla sıvanmış, hurma dallarıyla tavanlanmışlardı.

Bu odaların tavanları kısa bir süre sonra da kerpiç ile (bu günkü beton gibi) yapılmıştı.

Peygamberimiz Aleyhisselâm; Mescid ile yanındaki odalar yapılıncaya kadar Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’nin evinde kaldıktan sonra, kendi evine taşındı. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde yedi ay kaldı. [8]

Peygamber Efendimiz’in evlerine ilişkin çok şeyler yazılıp söylenmiştir. Ancak bu evleri incelerken, günümüz evleriyle kıyaslayarak incelemek bizi yanlış sonuçlara götürür. Zira bu evler, nerede ve ne zaman yapıldıysa, oradaki o zamanın evleriyle kıyas edilmelidir.

Bu konuda uzun soluklu bir kitap çalışması içinde olduğumuzu burada vurgulamak istiyorum. Bir dergi formatı için özetlediğim bu kadarcık bir malumatın bile, bazı yanlış anlayış ve bilgilerimizi tashih eder mahiyette olduğu, erbabınca görülecektir.

Peygamber Efendimiz hakkında yazıp konuşuyorsak, çok dikkatli hareket etmek zorunda olduğumuzun altını özellikle çizmek isterim.

Sallallahu aleyhi ve sellem…

 

[1] Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ, c. 1, s. 326; el-Hiref ve’s-Sanat, s. 200-205.

[2] Süheylî, er-Ravdü’l-Ünf, c. 4, s. 267; Semhûdî, Veâfâu’l-Vefâ, c. 1, s. 329.

[3] Kettânî, et-Terâtîbu’l-İdâriyye, c. 2, s. 303-304; 41-42.

[4] Halil Atalay, Edebü’l-Müfred Tercümesi ve Şerhi, c. 2, s. 35.

[5] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 1, s. 240.

[6] Şüheylî, Ravdu’l-Ünf, c. 4, s. 267; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hâmîs, c. 1, s. 346.

[7] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 500.

[8] İbn İshâk - İbn Hişâm, Sîre, c. 2, s. 143; İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 237, Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, c. 1, s. 267; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 3, s. 104-105.

Yazar: 

Adem SARAÇ

 

https://www.siyerinebi.com/tr/adem-sarac/peygamber-efendimizin-evleri

Suudi Arabistan'ın Medine kentinde Hazreti Muhammed'in evinin ve o dönemdeki Mescid-i Nebevi'nin maketi sergileniyor.

İşte Hz. Muhammedin evi

Suudi Arabistan'ın Medine kentinde Hazreti Muhammed'in evinin ve o dönemdeki Mescid-i Nebevi'nin maketi sergileniyor.

Mescid-i Nebevi'nin hemen yanıbaşında sergilenen Peygamberimizin evinin maketine umreciler yoğun ilgi gösteriyor.

Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye gelişinin hemen ardından çamur ve hurma dallarından yapıldığı kaydedilen, Hazreti Aişe ile beraber yaşadığı evin küçüklüğü ziyaretçileri şaşırtıyor. Hadislerde Hazreti Aişe'nin "Birimiz istirahat ederken öbürümüz zor şartlar altında namaz kılabiliyorduk" diyerek anlattığı evin tavanının alçak olduğu maket evde de görülüyor.

Mescid-i Nebevi'ye bitişik olarak inşa edilen evin, Peygamberimizin kabr-i şerifinin bulunduğu Ravza-ı Mutahhara olduğu belirtiliyor. Hazreti Peygamber vefat ettiğinde Hazreti Aişe'nin odasına defnedilmişti.

Mescid-i Nebevi'nin ilk haline benzetilmek istenen makette sadece 4 duvar olarak görülen yerde hurma yapraklarından cami inşa edilmiş. Hemen yanıbaşında ise Peygamberimizin evi (hane-i saadet) görülüyor. "Hane-i saadet"ten Mescid-i Nebevi'ye doğrudan giriş bulunuyor.

 

 

 

 

 

 

 

**********

Hz. Hatice'nin evini tuvalet yaptılar

İslam'ın iki kutsal şehri Mekke ve Medine için çok söz söylendi ancak iki şehrin çehresini değiştiren mega-projeler gelecek adına oldukça endişe veriyor...

 

Dünyanın en yüksek emlak piyasasının bulunduğu yerlerin başında Monaco geliyor. Kumarhaneleriyle ünlü küçük prenslikte emlak fiyatları metrekaresi 43 bin dolara kadar varıyor.

Ancak son dönemlerde Müslümanların kıblesi Kabe'nin bulunduğu Mekke şehrinde metrekaresi 200 bin dolara kadar çıkan emlak fiyatları Monaco'ya rahmet okutturacak cinsten. Her karışı son peygamber ve sahabesinin izlerine, İslam'ın doğuşu ve gelişimine şahitlik etmiş Mekke'de öyle hummalı bir mega-yapılaşma hüküm sürüyor ki son yılların gözde şehirleri Dubai ve Abu Dabi'deki şatafatı dahi gölgede bırakacak gibi görünüyor.

Hz. Hatice'nin evi tuvalet oldu

İslam dünyasının kalbi Kabe'nin 600 metre yakınında yükselen ve 30 kilometre mesafeden görülebilen, Londra'daki Big Ben'i bile gölgede bırakan dünyanın en büyük saat kulesi Abraj el-Beyt ve Kabe'nin etrafını çevreleyen lüks oteller ve alışveriş merkezlerinden kurulu gösterişli projeleri artık duymayan kalmadı.

2011 yılında sona eren ve 15 milyar dolara mal olan bu projenin yerindeliği çok tartışılsa da sadece tartışıldığıyla kaldı. Kabe'ye tepeden bakan ve bütünlüğü içerisinde onu haritada küçük bir nokta gibi bırakan dev kompleks 1781 yılında Osmanlılar tarafından Mekke'yi korumak için inşa edilen Ecyad Kalesi yıkılarak yapılmıştı.

Ecyad Kalesi Suudiler tarafından 2002 yılında yıkılırken ülkemiz başta olmak üzere tüm dünyada teessüflere neden olmuş ancak bu tarihi ve kültürel miras yıkımına karşı yükselen seslere "Devlet otoritemizin kararına kimse karışamaz" cevabı veren Suudi Dışişleri Bakanı'na karşı hiçbir etkisi olmamıştı.

Mekke toprakları üzerinde milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamak üzere birbiri ardına yükseltilen dev projeler birbirini izlerken İslam'ın ilk günlerinden bugüne dek ayakta kalmayı başarabilmiş sembolik ve kültürel değerlerinin çok ötesinde pek çok varlık da onlara yer açabilmek için göz kırpılmadan yerle bir ediliyor.

Örneğin Hz. Muhammed'in eşi Hz. Hatice'nin evi umumi tuvaletlere yer açmak için rahatlıkla feda edilmiş durumda. Peygamber'in büyük dostu ve halifelerinin birincisi Hz. Ebu Bekir'in evinin yerinde ise Hilton Oteli yükseliyor. Yine Hz. Peygamber'in torunlarının evlerinin yerinde bugün Kral'a ait saraylardan biri yer alıyor. Bunlar sadece kültürel miras olmakla kalmayıp dini açıdan da önemli sembolik değeri bulunan ama rant uğruna feda edilen sayısız mahalden ancak birkaçı.

Bu yıkıma cılız itirazlar sadece dışarıdan değil, Suudi Arabistan'ın içinden de geliyor. Örneğin 30 yıldır bu şekilde yok edilen tarihi ve dini yerlere fazlasıyla şahitlik etmiş olan Cidde Hac Araştırma Merkezi "Mübarek şehrin; kültürel varlığı, kültürü, kimliği ve doğal çevresi olmayan bir makineye dönüştürüldüğü"nü düşünüyor.

Suudi rejiminin Vehhabi anlayışını payanda yaparak gerçekleştirdiği bu dev yapılaşmaya karşı dağlar bile dayanamıyor ve bir bir ortadan kayboluyorlar. Ecyad Kalesi yıkılırken tıraşlanarak dümdüz edilen üzerinde kurulduğu tepe bunlardan yalnızca biri.

Kabe civarı ve Mekke topraklarında mantar gibi yükselmeye devam eden dev ve lüks projeler bu kadarla sınırlı olmadığı gibi hem tarihi hem de dini kültürel değerlerin yıkımı da salt Osmanlı yadigarı Ecyad Kalesi'yle sınırlı kalmıyor. Mekke'de ilk kuleleri hızla yükselen bir başka milyarlık proje de Cebel-i Ömer tesisleri. 100 bin kişiyi ağırlamak üzere tasarlanan bu büyük proje de 26 lüks otel, 4 bin mağaza ve 500 restoranı içeriyor. Dev apartman bloklarından oluşan bu yapının da kimi noktalarda 200 metre yüksekliğe ulaşması planlanıyor. Bunu takip eden bir başka proje ise El Şamiye muhitinde yükseliyor. 10 milyar dolarlık yatırım bedeline ulaşan ve tamamlanması an meselesi olan bu yapı kümesi de 400 bin metrekarelik bir cami eklentisi. Böylelikle Kabe'nin etrafını çevreleyen Mescid-i Haram'a 1 milyon 200 bin kişi için ibadet alanı sağlanmış olacak. Mescid-i Haram'ın Kuzey bölgesinde eklenti olarak yapılan bu ibadet alanının mal olduğu bedelse sadece 10 milyar dolarla sınırlı değil. Zira bu bölge şehrin en tarihi bölümü içerisinde yer alıyor ve ek kompleksin yapımı bu bölgedeki tarihi ve sembolik ne varsa yok edilmesi anlamına geliyor.

Vehhabilik kültürel değer dinlemiyor

Mekke'nin Doğu tepeleri üzerinde yapımı devam eden bir başka projeninse büyük ihtimalle Hz. Muhammed'in doğduğu semti yok edeceği öngörülüyor. Bu öngörüde bulunansa Londra'da İslami kültürel varlıkları korumak üzere kurulmuş olan İslam Mirası Araştırma Vakfı başkanı İrfan El-Alevi. El Alevi'ye göre dev projeler uğruna dini sembolik yerlerin tahrip edilmesi kesinlikle kazara olan bir şey değil tam tersine Suudi Arabistan rejimi tarafından resmen benimsenen "Vehhabilik anlayışı tarafından teşvik ediliyor". İslam'ın ve Kur'an'ın oldukça sert ve yüzeysel bir yorumuna dayanan Vehhabilik anlayışı Muhammed Bin Abdülvehhab tarafından 18'inci yüzyılda geliştirildi. O dönemde Suud ailesi tarafından korunan ve aileye damat olarak alınan Bin Abdülvehhab'ın, Vehhabi görüşü o tarihten itibaren Suudi iktidarının da resmi mezhebi olarak benimsendi. Türbe, kabir ziyaretlerini şirk sayan görüşe göre, tarihi ya da kültürel varlıklara özel bir değer atfedilmesi dinen sakıncalı. Bu anlayışa göre böylelikle sembolik ve tarihi varlıkların kutsallaştırılmasının, tabulaştırılmasının önüne geçilmiş oluyor. Ancak işin ironik tarafı aynı görüşü resmi mezhep olarak benimseyen Suud yönetiminin İslam'ın ilk yıllarının doğal müzesi niteliğindeki yapı ve coğrafyayı dümdüz ederken, kendi hanedanlarının beşiği niteliğindeki Dariya'nın Unesco'nun dünya mirası listesine alınması için büyük baskı ve ısrarlarda bulunması.

Mekke'de devam eden ve tarihi sembolik ne kadar yapı ve mahal varsa dümdüz eden uygulamaları üzüntüyle seyredenlere göre Mekke'yi "bir tür Disneyland" haline getiren bu yapılaşma bir başka açıdan İslam tarihinin bir müzesi olarak "Mekke'nin yok edilmesi" anlamına da geliyor. Son olarak Kabe'nin etrafını saran açık alanının genişleterek saate 130 bin kişinin ziyaretini sağlamak üzere başlayan çalışmaların Mimar Sinan tarafından tasarlanan kısımları yok edebilecek olması ya da Abbasi döneminden kalan sütunların itirazlara rağmen yıkılmış olması da bu pervasızlığın bir başka örneği.

Ancak bu tarih ve kültür yıkımının Mekke tam bir ticaret ve lüks şehir haline getirilirken durdurulması pek de mümkün görünmüyor. Çünkü artan taleplerle beraber şehrin gelecek yıllarda ziyaretçi kapasitesinin giderek artırılması kaçınılmaz. Mekke'ye yakın Cidde şehri havaalanı yılda 80 milyon yolcuyu ağırlayacak şekilde genişletilmeye başlandı bile. Hac ve Umre ziyaretçileri yoğunluklu yılda 12 milyon kişiyi ağırlayan Mekke'nin 2015'te bu kapasitesi 17 milyon kişiye çıkarılması planlanıyor.

Medine de tehdit altında

Madalyonun bir yanında Hac ve Umre ziyaretçilerinin artışıyla ihtiyaca cevap verme arayışı, öte yanda Mekke'yi lüks bir ticaret merkezi haline getirme çalışmaları... Madalyonun diğer yüzündeyse ortadan kaldırılmasında hiçbir sakınca görülmeyen ve buldozerlerle rahatlıkla dümdüz edilen tarihi, kültürel ve sembolik yerler... Ancak bu yıkımın mağduru sadece Mekke değil. İslam dini açısından en az onun kadar önemli olan Medine için de aynı tahribat söz konusu. Hac ve Umre ziyaretçilerinin bir diğer uğrak noktası olan ve Hz. Peygamber'in medfun bulunduğu Medine'nin de aynı hoyratlıktan nasıl muzdarip olduğunu Suudi Arabistanlı gazeteci Eşref İhsan El Fakih blogunda oldukça net dile getiriyor. El Fakih'e göre 30-40 yıldır hacılar için altyapı çalışması ya da sembolik yerlerin tabulaştırılmasının önüne geçilmesi bahanesi altında yapılan yıkımlar karşısında Hicaz bölgesi halkı kendi kimliklerinin silinmeye çalışıldığı yönünde bir komployla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. El Fakih'e göre Mekke'deki modern yapılaşma ve onun getirdiği kültürel tahribat Medine'de de aynen yaşanıyor. Örneğin Hz. Muhammed'in vefatından sonra Müslümanların toplandığı ve ilk halifeyi seçtikleri Beni Saide Gölgeliği artık yok. Uhud Savaşı'na sahne olan Uhud Dağı yol genişletme çalışmalarının tehdidi altında dümdüz edileceği günü bekliyor. Hendek Savaşı sırasında Hz. Peygamber'in dua ettiği yerlerde kurulan yedi caminin yıkılması gerçekleştirilecek projelerin tehdidi altında. Dördüncü Halife Hz. Osman'ın Medinelilere su getirmek için satın aldığı su kuyuları unutulmaya terk edilmiş durumda. Kısacası El Fakih'e göre Ümeyyeoğulları, Abbasiler, Fatımiler, Memluklar ve Osmanlılar dönemlerinde korunması uygun görülen İslam tarihine ait varlıkların hepsi bugün Medine'de de yok olma tehlikesi altında.

Bu anlamda Medine'yi tehdit eden projelerden biri ise Mescid-i Nebevi'nin genişletilmesi projesi. Temeli kral tarafından geçen yıl atılan proje bitirildiğinde Medine'nin de herhangi bir Batı şehrinden farklı olmayacağı tartışılıyor. Pek çoklarına göre tüm bu çalışmalar "Mekke ve Medine'yi İslami tarih ve kimliğinden koparıyor". İslam'ın iki kutsal şehrinin karşı karşıya kaldığı tehlikeye dair pek çok görüş ileri sürülüyor ancak belki de bu tehlikenin niteliğini en iyi "Paris Hilton'un Mekke'deki alışveriş merkezlerinden birinde kendi mağazasını açacağını duyurması" haberi açıklıyor.

 

https://www.memleket.com.tr/hz-haticenin-evini-tuvalet-yaptilar-165421h.htm

https://osmanlicaogren.com/peygamberimizin-annesi-ile-birlikte-medineye-yolculugu/

https://www.islamveihsan.com/peygamberimizin-medinedeki-ilk-evi.html

http://ehlelmedine.com/2016/04/peygamber-efendimizin-s-a-v-sut-annelerinin-evleri/ 

 

https://taifturkokulu.meb.k12.tr/icerikler/beni-saad_2339351.html

Bu sayfa 3173 kişi tarafından okunmuştur
<